Pazar, 16 Ekim 2011 (15 yıl 1 hafta önce)
Borç krizi için G-20 devrede
G-20 üyesi ülkelerin maliye bakanları
Paris’te bir araya geldiler ve Euro bölgesinin borç krizini görüştüler.
Euro Bölgesi siyasetçileri 23 Ekim‘deki AB zirvesinden önce bölgenin borç krizine çözüm planını oluşturmaya çalışıyorlar.
Fransa Maliye bakanı François Baroin bu ay sonunda yapılacak
AB zirvesinden borç kriziyle mücadele konusunda ‘kararlı adımlar atılacağını’ söylemiş. Merkez bankalarının özel bankalara para akıtmaya devam edeceği yönünde genel bir mutabakat sağlandığı anlaşılıyor. Ayrıca
IMF’nin “yardım” fonlarının da gerekli düzeyde olmasının sağlanması konusunda Avrupalı emperyalistlerin görüş birliğinde oldukları görülüyor. Fakat IMF’nin bu rolü üstlenmesi konusunda ABD’nin karşı çıkışları var.
Demek ki o her şeye kadir büyük büyük bankalar kapitalist devlet ve onun kurumları olmadan hükmünü sürdürmekte büyük sıkıntılar yaşıyormuş! Kan emiciliğine devam etmek ve mali sermaye olarak egemenliğini sürdürebilmek için kapitalist devletin doğrudan müdahalelerine -tüm liberal safsatalara karşın- hala ihtiyaç duyuyormuş!
Görece özerkleştirilmiş (liberallere sorulursa “
bağımsız”) Merkez bankalarının özel bankalara fon aktarabilmesi için devletlerin bakanları oturup karar almak zorunda kalıyorlar!
Eskiden uluslararası ödemelerde altın standardı sistemi geçerliydi. Herhangi bir ülkenin kasasında ne kadar altın stoku varsa o ölçüde ödeme yapabiliyordu. Yani altın uluslararası ödeme aracıydı. Sonraki dönemde ABD’nin hegemonik güç haline gelişiyle birlikte altın-dolar standardı sistemi yürürlüğe sokuldu. Dünya altın stokunun önemli bir bölümü ABD’nin kasasında bulunduruluyor ve ABD Merkez Bankası elindeki altının hacmi/ağırlığının karşılığı olarak uluslararası piyasalara dolar dağıtıyordu. Altın yerine uluslararası para rolünü dolar oynuyordu. Bu iki sistemin işleyişinde, Merkez bankalarına çok büyük roller düşmüyordu, daha doğrusu bunların ulusal ölçekte
bankaların bankası olma nitelikleri olmakla birlikte uluslararası ödemelerde ve uluslararası para piyasası ile ulusal düzey arasında aracılık yapmanın ötesine geçen rolleri yoktu (
FED dışında. Çünkü o dünyaya dolar dağıtıyordu).
Fakat her iki sistem de çöktü. Emperyalist kapitalizmin krizleri bu sistemleri yerlebir etti! 1970’lerin ortalarına gelindiğinde ABD’nin dünya para piyasalarına bol keseden dolar akıttığı, elindeki altın stokunun çok çok üzerinde bir dolar miktarının ortalıkta dolaştığı (burjuva dilinde buna “karşılıksız para” deniyor) açığa çıktı. Dolar dünya parası olma özelliğini devam ettirmekle birlikte rolünü kendini altına eşitleyerek oynadığı dönem kapanmış oldu. Sonuç; doların dizginsiz şekilde çok büyük miktarlarda dünya piyasalarına çıkarılması, ABD’nin çok düşük maliyetle bastığı dolarları uluslararası ödemelerde/kredilerde/borç vermelerde rahatça tepe tepe kullanması ve dünya ölçeğinde sürekli yükselen enflasyon!
Doların altın gibi sabit bir belirleyenden özgürleşmesi ve hangi miktarlarda dünyaya saçılacağında hiçbir bağlayıcı faktörün kalmamasının sonucunda yürürlüğe giren parasal sistem “dalgalı kur” oldu. İşte bu yeni dönemde Merkez bankalarının oynadığı rol arttı. Doların dünya ölçeğinde dolaşma trafiğine ve daha bir dizi etkene bağlı olarak sürekli yükselip düşen döviz kurlarını ayarlamak ve bunlarla ulusal para piyasaları arasındaki ilişkileri düzenlemek görevi Merkez bankalarına düştü. Merkez bankaları ellerindeki döviz miktarlarına ve ulusal piyasaların durumuna göre piyasalardan gerektiğinde döviz alıyorlar ya da piyasalara döviz dağıtıyorlar ve bu türden işlemleri sürekli bir değişkenlik içerisinde yapıyorlar. Böylelikle kur ayarlamaları üzerinden uluslararası para piyasası ile ulusal piyasalar arasındaki düzenlemelerde çok önemli roller üstleniyorlar. Merkez bankalarının özerkleştirilmeleri süreçlerinin bu yöndeki gelişmelere paralel olarak gelişmesi tesadüf değildir. Oynadıkları roller o denli önemli ki bunların işleyişi sürekli değişen hükümetlere bırakılamazdı! 1980’lerden sonra kapitalistlerin, Merkez bankalarının hükümetlerin belirleyiciliğinden kurtarılması ve özerk kurumlar haline getirilmeleri yönündeki çığırtkanlıklarının sebebi burada yatıyor.
Fakat bu özerkliğin ya da bağımsızlığın gerçekte hiç de kapitalist devletin müdahalelerine ihtiyaç duymayan bir bağımsızlık ya da özerklik olmadığı her kriz döneminde yeniden yeniden açığa çıkmaktadır.
Emperyalist kapitalizmin krizi “sürdürülebilir” kılabilmesi bağlamında Yunanistan gibi ülkelerin tamamen çökmemesi için borçlarının hiç değilse bir kısmının bir şekilde silinmesine çalışılıyor. Bunun bir kısmını sözümona özel bankalar üstlenecek. Gerçekte ise bunu yapabilmeleri için devlete dayanmak, Merkez bankaları dolayımıyla devletten para transfer etmek zorunda kalıyorlar!