Suyu boşaltılmış havuzun dibinde tortular var. Eti’nin bisküvileri gibi kokmuyor, burnumuzun direği kırılacak neredeyse
Son dersten sonra üniversiteden çıkmış direkt eve geçmek üzere yürüyordum. Ev, üniversitenin ön kapısından çıkılan, küçük burjuva züppelerin “gözde” mekânlarının bulunduğu caddede değil genelde işçi ve emekçilerin oturduğu, orta kapıdan çıktıktan sonra 15 dakika yürünerek varılan mahalledeydi.
Mahallenin gençleri, telefonlarındaki “kadere” küfreden müziği son ses açmış, oturdukları mekândan etrafı kesiyorlardı. Kafamdaki binbir düşünceyle buluşan müzik beni daha da öfkelendirdi. Son dönemde parasızlıktan gittiğim işler yüzünden ağır derslerin birinden kopmuştum ve devamsızlık da sınırdaydı. Yine parasızdım ve nerede çalışabilirim diye düşünüyordum.
Üniversite, dersler, faturalar, parasızlık, geleceğin belirsizliği, diplomalı işsizlik... çalıştığım işler geçiyor kafamdan bir bir… Çalışma koşulları, ustalar, patronlar, şefler, işçiler… İş kazaları… Yeni yaşanan, ufacık bir aleti patronun para harcamamak için almaması yüzünden işçilerin ölümüne malolan maden göçüğü nedeniyle duvardaki yazılama en son aklımdan geçen: “Kader değil cinayet. Madencinin katili kapitalizm!”
Evet, kader değil cinayet bu! Ama bir yandan katil kapitalizm, mahallenin işsiz gençliğinin telefonuna “kadere” küfreden müzikleri yüklemesini ve son ses dinletmesini de biliyor. Katil titiz çalışıyor! Evin kapısına varırken içimdeki öfke patlama noktasına geldi. Kafamın içinde haykırıyorum: “Ama biz bu cinayeti çözeceğiz!” Yüzümde onurlu bir mücadelenin yarattığı gülümsemeyle açıyorum kapıyı.
Ben bir öğrenciyim. Daha doğrusu işçi bir ailenin çocuğu olduğum ve YÖK’ün har(a)çlarını ödeyemediğim -ödesem de geçinemediğim için- çalışmak zorundayım. Yani ben öğrenci-işçiyim. Aynı zamanda işsizim de. Çünkü bir öğrencinin derslerini engellemeyecek bir iş bulması hiç kolay değil. Zaten iş bulmak kolay mı ki o kolay olsun! “Evde kalıyorsun ama…” denilebilir. Evet, benim gibi öğrenci-işçi beş arkadaşımla birlikte aynı evde kalıyoruz.
O akşam şanslıydım. Elektrik işlerinden para kazanan bir arkadaşımdan telefon geldi çünkü. “50 lira yevmiye, 8 saat çalışır mısın?”. Düşünecek fazla bir şey yok; çalışmak zorundayım. “Ne diyorsun? Koşa koşa 50 kâğıt mı? Çok iyi!” Diyalog bundan ibaretti. İşin ne olduğunu bile sormadım.
Ertesi sabah saat 8′de kalktım ve buluşma yerinde inşaat işçisini andıran biriyle buluştum. Kamyonetin arkasına atladım. Tütünümü sardım, yaktım. Tütünümü gören öğrenci arkadaşlar takıldılar: “Adam tam işçi ya!..”
Yolda, kesilen buluşma noktalarında sayımız gitgide artıyor. Çoğunluk işçi; ancak biz de az değiliz. Organize Sanayi’ye geldiğimizde durduk. İlk buluştuğum insan taşeronmuş. Beşimizi, “Organize sanayiye gidin, girişinde sizi bekliyorlar” diyerek yönlendirdi. İlk buluşmadan beri ne iş yapacağımızı soruyorum; ancak arayan arkadaş bilmiyor, taşeron da “çamur temizleyeceksiniz” diye geçiştiriyor. Zaten böyle sorulara pek alışkın değil. Etrafta sorgusuz sualsiz çalışacak onlarca işsiz ondaki bu rahatlığı yaratan. Organize'ye giriyoruz; yürüyoruz ha yürüyoruz. Vardık: “Organize Sanayi Bölgesi Atık Temizleme Birimi.”
Hiç aklıma gelmezdi, koskoca burjuvazinin senelik sanayi atıklarını temizleyeceğim! Ki zaten insan olarak bunu yapmanın imkânı yok. Girişten itibaren hava tam anlamıyla kapitalizm kokuyor. Burnunuza pislik kokuları gelmeye başlıyor! Orada bir tip karşılıyor bizi. Büyük ihtimalle şef: “Atık havuzunun dibinde her sene tortular birikir. Senelik temizlik. Kürekle atacağız”. Atacağız dediğine bakmayın; o izleyecek, biz atacağız. Ondan da büyük bir şef gelip çay içmemizi istiyor. Bize çok iyi davranıyor. “Aman” diyor öbürüne “yarım saatte, hatta 15 dakikada bir ara verin”. Burnuma gelen kokular boşuna değil. Ortada bir pislik var.
Sonunda kıyafetlerimizi giyiyoruz. Dışı kauçuk, çizmeyle birleşik tulumlar. Havuza gidiyoruz. Havuz dediğim 20 metreye 10 metre, derinliği de yaklaşık 10 metre olan bir atık havuzu! Eti, Sarar vb. gibi fabrikaların bulunduğu organize sanayide bütün atıklar burada birikiyor. Suyu boşaltılmış olan havuzun dibinde tortular var. Bu tortular Eti’nin bisküvileri gibi kokmuyor, burnumuzun direği kırılacak neredeyse. Aşağı inmek için incecik bir merdiven var ve her adımda sallanıyor. Düşseniz, bir yerinizin kırılmamasına imkân yok; ki bu da büyük ihtimalle kafanız olur. Har(a)ç parası için buradayım YÖK…
İnmeden önce şefe kızgınca sormuştum: “Ağızlık yok mu ya burada?”. “Var” dedi, “ama kimse kullanmaz ki zaten” -Burada fazla yorum yapmayacağım; çünkü kaba kaçabilir. Havuza, elimizde kürekler, düşersek kafamızın kırılacağı bilinciyle o merdivenlerden indik. Öfkeden ve korkudan YÖK’e ve kapitalizme, onun pislik eğitim sistemine dair o kadar şey söyledim ki… Ama söylemek yetmiyor. Bir şeyler yapmak lazım! Örgütlenmek!
Pislik havuzunda yarım saat durabildik. Mide bulantısı!.. Ne idüğü belirsiz, kimyasaldan tutun da içinde her şeyin olduğu atıklara yarım saat kürek sallayabildik. Sonunda bütün işçiler karar verip oradan öfkeyle ayrıldık. Şef, “Size yüz verecektik” dedi. Burada canımız, sağlığımız ortada. Ne yüzü, saniyede yüz, hatta bin kazanan fabrikaların pisliğini canımız pahasına temizlemek için yüz! Yarısını da taşeron çalıyor; bize “50” diyen taşeron. Çarşıya paralarımızı birleştirerek ulaştıktan sonra bir tanıdığın dükkânına gittim ve 20 lira borç istedim; verdi. Eve vardığımda kıyafetlerim hala kokuyordu.
Ben bir öğrenciyim ve işçileşiyorum. Çünkü kapitalizm üniversite kapılarını yüzümüze kapatıyor gün be gün. Ben bir öğrenci-işçiyim. Eğitim sistemine, YÖK’e karşı, bana 50 liraya pisliğini temizlemeyi teklif eden kapitalizme öfkeliyim. İşçi sınıfının yanında, öğrenci olarak üniversitede ya boyun eğeceğimin ya da mücadele edeceğimin bilincindeyim.
Bu mücadele sosyalizm mücadelesi, işçi sınıfının mücadelesi olmazsa kazanamam. Bu yazıyı yazarken ve sonlandırırken kafamda yankılanan ise Kutup Yıldızı’nın şarkısında geçtiği gibi: Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir!
[Bir Komünar]