Marks’ın “sermayenin ilkel birikimi” dediği şey devletin politik-askeri zorunun yardımıyla başarıldı
Ekonomi-politik, kapitalizmin şafağında, toplumsal maddi üretim ilişkilerini inceleyip yorumlayan burjuva bir bilim olarak doğup gelişti. Ekonomi ve politika terimleri günümüzde olduğu gibi birbirinden apayrı, birbirini dışlayan, birbiriyle karıştırılmaması gereken, ayrı ayrı yerlerde duran şeyler olarak değil tam tersine birlikte kullanıldığında anlam ve gerçeklik kazanan bir biçim ve içerikte ele alınıyordu.
Ekonomi-politik kavramı, ilk bakışta birbirini dışlayan unsurlardan oluşuyor görünmesine rağmen, bunların aslında bir birlik oluşturdukları şeklinde kavranıyordu. Eskilerin konuyu bu ele alış tarzı çok doğaldı. Ekonomi ve politika terimlerinin apayrı, birinden bahsediliyorsa diğerinden söz açmanın yanlış olacağı gibi saçma düşünceler akıllarına bile gelmiyordu. Lenin’in “politika ekonominin yoğunlaşmış biçimidir” belirlemesi, bu açıklık ve netlikte olmasa bile, eskilerin zihninde doğal bir düşünüş biçimiydi.
Bir çağdan diğer çağa tarihsel bir geçiş dönemi niteliğinde olan Rönesans devrinde, varolan devlet, sonraki aşamada içerik ve biçim olarak modern devleti doğuracak şekilde önce biçim değiştirerek alttan alta gelişen kapitalist üretim ilişkilerinin serpilmesini hızlandıran bir rol oynadı. Politik bir örgütlenme olarak devlet, kapitalist gelişme yoluna giren toplumsal maddi üretim koşullarında, ekonomi alanına müdahale ederek bir bütün olarak modern burjuva toplumun yerleşmesi sürecinde doğrudan işlev üstlendi. Örneğin, Marks’ın “sermayenin ilkel birikimi” dediği şey devletin politik-askeri zorunun yardımıyla başarıldı. Daha bir yığın uygulamalar arasında devlet borçları, vergiler vb. sistemler de sermayenin birikimini hızlandıran öğeler oldular.
Bu nedenle, eskilerin kafasında politika ile ekonomi, doğallığında, birbirini etkilemeyen, ayrı ayrı alanlar değil, birinin diğerine doğrudan etki ettiği şeyler olarak vardı. Devletin başındakiler toplumu iyi yönetirlerse, politik ve hukuksal düzenlemeleri doğru yaparlarsa ekonomik yaşamda görülen sorunlar da düzelebilirdi. Ekonomik yaşamda nesneler üretilir, politik örgütlenme ise bunların toplumun çeşitli kesimlerine yeniden dağıtılmasında etkin roller oynamalıydı. Politika ile ekonomi bir bütündü ve toplumsal maddi üretimin nasıl yapıldığı inceleniyorsa bunun adı ekonomi- politik olmalıydı.
Gelişip büyüyen kapitalizmin tarihsel olarak ölmeye doğru inişe geçtiği dönemde ise burjuva düşünürler birdenbire ekonomi ile politikanın apayrı şeyler olduklarını, birinin diğeriyle karıştırılmaması gerektiğini, ekonomik süreçlere politikanın bulaştırılmasının yanlış olduğunu keşfettiler! Ve toplumda bu türden yanılsamalar yaratmak için ellerinden geleni yapageldiler. Ekonomi ekonomidir, politika da politikadır! Ekonomistler sadece ekonomiyle ilgilenmelidir, politikacıların işlerine karışmamalıdırlar! Politikacılar ise ekonomik akörlerin işlerine burunlarını sokmamalıdırlar! Burjuva devleti yerine göre tepe tepe kullanan kapitalistler, kendi politik aygıtlarına, işlerine gelmediğinde “bize karışma” demektedirler. Her kriz döneminde olduğu gibi bugün de yapılanlara ve söylenenlere bakıldığında bunun nasıl bir ikiyüzlülük olduğu anlaşılır.
Poliikanın ekonomiden, politik süreçlerin ekonomik süreçlerden hiç de ayrı olmadığı, birbirini doğrudan etkileyen, birbirine dönüşen şeyler oldukları toplumsal yaşamın her anında kendini şu veya bu şekilde gösterir. Özellikle kriz koşullarında bu daha kesin bir tarzda olur. Kriz dönemlerinde ekonomik öğelerdeki parçalanma ve rekabet, politik unsurlarda da ayrışmalarla rekabetle atbaşı gider. Bunlar içiçe ve birbirini keskinleştirerek ilerler.
Bunun en uç örnekleri, birinci ve ikinci paylaşım savaşlarını doğuran kriz dönemlerinde görülmüşür. Kapitalist dünya, o tarihlerde ekonomik-politik parçalanmalar yaşamakla kalmamış, sosyalist kampın ortaya çıktığı politik-sınıfsal kopmalarla da ayrı bir darbe almıştır.
Bugün de kapitalizmin varolan çok yönlü krizi sadece ekonomik süreçlerle sınırlı bir seyir izlemiyor. Krizin tetiklediği parçalanma ve amansız rekabet süreçleri ekonomik aktörlerle sınırlı kalmıyor, politik bileşenleri de içine çeken sarmal bir hareket olarak yaşanıyor. Toplumsal sınıf mücadeleleriyle içiçe ve bunlarla karşılıklı etkileşim halinde, burjuva politik örgütlenmede de ayrışmalar, parçalanmalar ve aynı zamanda yeniden dizayn süreçleri işliyor.
Arap ülkelerinde, Kuzey Afrika’da diktatörlerin çöküşü, en son Papandreu’nun gidişi, sıraya Berlusconi’nin girişi... Politik arenada daha çok altüst oluşlar yaşanacak. Ekonomik parçalanmalara politik parçalanmalar eşlik etmeye devam edecek. Bu parçalanma, şimdilik tek tek burjuva hükümetlerin ya da tek tek politikacıların kellesinin alınması düzeyinde görülüyor. Proletaryanın mücadelesinin daha kesin ve burjuvaziyi daha cepheden karşısına alan çizgiler kazanması ölçüsünde parçalanma ve kopuş süreçleri daha farklı bir düzey ve içerik kazanabilecektir!