Fiyakalı imzalar

Çizilen sınırların dışına çıktığı anda sistem karşıtı haline gelir ve bunun karşılığını da şiddet eşliğinde öder! Çünkü o da artık bir tür “terörist”tir!

KADIN
Cuma, 23 Aralık 2011 (14 yıl 10 ay önce)

Tarih 25 Kasım 2011… Türkiye, kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke oldu. Kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin uluslararası anlaşmalar yeni olmadığı gibi, Türkiye de bu içerikte bir anlaşmayı ilk defa onaylamıyor. Uluslararası hukuk açısından kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin ilk önemli belge, 20 Aralık 1993 tarihinde BM Genel Kurulu’nda kabul edilen ‘Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge’dir.

Medya bu haberi büyük puntolarla manşetlerden duyurdu. Oysa durumun yasalarla farklılaşamayacak kadar kapsamlı bir arka plana sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Gerek toplumsal gerekse devlet ve onun kolluk güçlerinin, yargısının, adli tıbbının erkek egemen zihniyet yönünden birbirini tamamlayan yaklaşımları sayısız örnekle ortada.

Bu ülkede her gün üç ya da beş kadın, evde ya da sokakta cinsel saldırıya uğruyor, dövülüyor, katlediliyor. Bu ülkenin mahkemeleri, kolluk güçleri, adli tıbbı bu kadın kırımı karşısında sistemin en önemli kodlarından biri olan erkek egemen zihniyetin bekçiliğini yapıyor.

Sadece birkaç örnek … Şiddet kurbanı üç kadının davasında failler duruşmalardaki ‘iyi halleri’ nedeniyle indirimden faydalandı!

Mahkemelerden bu kararlar çıkarken, kadın cinayetlerinin hız kesmeden sürmemesi mümkün mü? Ya da bu mahkeme kararlarının, kararlı bir mücadele ile toplumsal bir baskı altına alınmadan tek başına uluslararası sözleşmelere imza atarak değiştirilmesi mümkün mü? Değil elbette! Caydırıcılığı olmayan bu cezai uygulamaların kadın cinayetlerini adeta teşvik etmesi de kaçınılmazdır.

Bilindiği gibi Yargıtay Başsavcılığı, 13 yaşında, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç.’nin bu işi ‘rızasıyla yaptığı’ yolundaki karara itiraz etmedi. Aynı mantık kısa bir süre sonra Karaman’da karşımıza çıktı. Küçük yaşta kız çocuğuna cinsel istismar iddiasıyla biri kadın 8 kişi tutuklandı. Emniyetteki ifadelerinden sonra adliyeye sevk edilen sanıklardan, küçük kızın teyzesi ile 7 erkek tutuklandı, anne H.C. ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Örnekleri çoğaltmaya gerek var mı?

Erkeğin kadın üzerindeki denetiminin, aile kurumunun korunması fikrinin her şeyin önüne konulması, kapitalist sömürü sistemi açısından kaçınılmazdır. Kadının özgürleşmeye dönük her adımı, erkek egemen cendereyi kırmaya dönük her girişimi, sistemin temel denetim aracı olan aile kurumunun, dolayısıyla sistemin kendisinin sarsılması olarak okunduğu için “tez elden kafası uçurula” anlayışı, sistemin tüm kurumlarının dayandığı temel fikirdir. Kadın, çizilen sınırların dışına çıktığı anda sistem karşıtı haline gelir ve bunun karşılığını da, devletin yazılı olmayan, içselleştirilmiş uygulamaları ile alır! Çünkü o da artık bir tür “terörist”tir!

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan “Kadına Yönelik Şiddet Raporu"na göre, 7 yılda 4190 kadın erkekler tarafından öldürüldü.

Kadın cinayetlerine dair 7 yıllık verilerin incelendiği raporda, tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında yüzde 38’lik bir artış olduğu, kadın cinayetlerinin nedenleri arasında ilk sıralarda; “namus davası”, “yoksulluk”, “işsizlik”, “aldatma”, “evi terketme” “boşanma”, “cinsel ilişkiye girmek istememe”nin yer aldığı belirtiliyor.

Rapora göre cinayetler en çok cinayet 2009 yılında işlenmiş: 2007 yılında 1011, 2009 yılında 1126 kadın öldürülmüş!

2005-2011’in ilk 8 ayında yargıya intikal eden 3074 tecavüz vakası var. Tecavüz edenler kamuda görevli polis, asker, öğretmen ve sivil kişilerdir.

2005-2011 yılları arasında 3320 kadın, tacize uğradığı gerekçesiyle yargıya başvurmuş; fakat kamuoyu araştırmasına göre, bu yıllarda 110 binin üzerinde kadının cinsel saldırıya maruz kaldığı tahmin ediliyor. Kadın mağdurların yüzde 40’ının aile, akraba, sevgili ve törelerden korktukları için şikâyetçi olmadıkları belirlenmiş.


Sistemin tüm sınırlarını parçalayan muhalif ya da devrimci-komünist kadınlar ise toplumun geleneksel yapısında linç edilmeye mahkum edilir. Tayyip’in Ankara’daki Hopa eylemlerinde tankın üzerine çıkan kadın devrimci için sarfettiği, “Kadın mıdır, kız mıdır…” ifadesi, bu anlayışın en çıplak ifadesi olarak tarihe düştü!

Evde eşinden ya da büyüklerinden şiddet gören kadınlara, karakol ya da polis yerine, caminin imamına gidilmesi önerileri yapılıyor bu ülkede! Dinci sitelerde yayınlanan o iğrenç kadın belirlemelerine bile değinmiyoruz!

Sorun bu zihniyete karşı nasıl bir duruşun sahibi olmamız gerektiğinde. Evde eşimize, işyerlerimizde erkek sınıf kardeşlerimize-patronlarımıza ve topluma; kadının bir birey olduğunu, insan olduğunu ve toplumun yarısı olduğunu kanıtlayacak, anlatacak ve kabullendirecek olan öncelikle bizlerin tutumudur.

Kapitalist sistem aslında çalışan her kesimi yok etmeye çalışırken, kadınlar üzerinde daha fazla baskı uygulamaktadır. Bu nedenle, öncelikle hayatın her alanında kendimizin farkına varmalıyız. İnsanca bir yaşama, ancak sınıfsal savaşım verirsek ulaşabiliriz. Bu nedenle önce emeğimize ve insanlık onurumuza sahip çıkmalı ve bir sınıf bilinci ile mücadele etmeliyiz; “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber, ya hiçbirimiz” diyoruz ve mücadeleye çağırıyoruz.

[Alınteri'nin 20. sayısı için hazırlanmıştır]