bizim bilimimiz, sanatımız, felsefemiz, bilişimimiz, müziğimiz, şiirimiz, resmimiz, tiyatromuz için düşünsel üretimimizle bir araya geliyoruz.
…Ve döne döne ateş
Döne döne madde
Gökler yarıla dürüle
Dağlar savrula devrile,
Kırıla döküle yıldız
Sular evrile çevrile
Döğüşe döğüşe madde
Değişe tokuşa madde
Öyle bir vakte erdi ki devran
Döne döne esir
Döne döne gaz
Döne döne atom
Döne döne madde
Döğüşe çekişe madde
Vuruşa vuruşa madde
Ve zaman değişe değişe
Yosun titreşe, yeşilleşe
Işık dura değişe
Öyle bir vakte erdi ki devran…
Enver GÖKÇE
döne döne dünya, öyle bir vakte eren devrana dendi kahpe devran. kahpe devran dendi, çünkü madde kömür olup yakarken biz onu, o zehir oldu yaktı çocuklarımızı.. yanan sönen güneş, döndü tepemizde bir sıcak belaya, çalışırken tükenmiş biz inşaatta. dağlar savrulsundu, batsındı doğsundu ay, dönsündü madde. hele bak bir tükendi inşaattaki işçi, madende kimi. bir güzel çocuk daha kırıldı gitti hastalıktan, bir başkası intihar etti bitmeyen yalnızlık, yoksunluktan. deniyor kahpe devran ama neden, bak benim ürettiğim üstüme göçüverdi de ondan, hani ben yaptım da bu ekmeği, afrika'da açlıktan ölen çocuklarımı sayamadım da ondan…
yabancılaştı(rıldı)k emeğimize, kendimize, dünyaya, güneşe, aya. günlük hesaplar koşuşturmalar içinde kaybettik insanı insan yapan merak duygusunu. her defasında ilk defa bakıyormuş gibi bakmayı, böyle taze, böyle ayrıntılı, böyle. belki de gerçek anlamda hiç yaşamadık böylesi bir çok yönlülüğü. yaşamadık neden, kaybolduk günlük kaygılar içinde, yaşamadık, yapamadık neden? çünkü “mecburduk”, yapacağımız bilimsel bir araştırma ancak kar getirecekse değerliydi. neden, çünkü sanat da artık sadece “son moda, yakışıklı, ilah, genç kızların sevgilisi…” vb. etiketlerle anılan, kolayca alınıp satılan bir meta haline geldi. öyle ki picasso’nun guernica’sı bile bir zenginlik göstergesi oldu kondu burjuva duvarlarına.
kimimiz henüz denizi bile görmemişken hayatında, birileri aya gitti turist olarak. peki bu neydi? bilimin ilerleyişi mi?
birileri cevizden yapılmış parlak masalarında felsefe yaparken, kimimiz ingilizce bilmediğimiz için geri çevrildik felsefe kongresi kapılarından. peki bu neydi? dünyayı yorumlamakla kalmayıp onu değiştirmeye çalışmak mı?
birileri gece lüks yatında denizin ortasında yıldızlara bakıp şiirler okurken sevgilisine, kimimiz okulda okuduğumuz şiirden gözaltına alındık. peki bu neydi?
kimimiz atomun parçalanabilirliğini bulmuşken, birileri onu alıp attı hiroşima’nın üstüne.
kimimiz insanlık için buzul kütlesinin içinde buğday tanesi yetiştirmeyi bulmuşken, birileri milyonlarca ton yiyeceği döktü denize piyasayı kızıştırmak için.
peki neydi tüm bunlar? bilimin, kültürün, sanatın ilerleyişi mi, yoksa özünde insan odaklı olan tüm bu üretimlerin bir avuç asalağın denetiminde metalaşması mı?
öyle ki, okuyacağımız kitapları bile birileri seçmiş durmadan. sınırların dışına çıktığımızda da yakılmış yüzbinlerce kitabımız. kitaplar sadece hitler döneminde mi yakıldı, günümüzde “modern” hitlerler kaç kitap yakıyor biliyor musunuz? tanklara, tüfeklere, nükleer santrallere harcanan maliyetlerin miniciği bile harcanmamış insanı insan yapan, zenginleştiren, insana en büyük keyifleri yaşatan sanata. bir de bakmışız ki kimya laboratuarlarında aids aşısı bulmak yerine, kozmetik ürünlerini geliştirmeye harcamışız tüm emeğimizi. ne bilim ne sanat yapacak zamanımız kalmış, ne de yapılanları izlemeye, öğrenmeye paramız, dermanımız. artık gün ışığına çıkmaya korkar olmuşuz. istediğimiz dünyayı ancak kafamıza yorganı çekerek düşler olmuşuz.
bize öğretilen, bize dayatılan var olanla yetinmek her zaman. okullarımızda, işyerlerimizde, sokaklardaki bilbordlarda, gazete sayfalarında bizi yabancılaştıran, parçalayan, sınırlar çizen bir sistemle kuşatılıyoruz. ve bu sınırların içinden seyrediyoruz etrafımızda olup bitenleri. yabancı, ayrık, dağınık…
ve artık düşünmüyor, sorgulamıyoruz. sanki tarihi yaratan biz değilmişiz gibi. hayatı ölü yıldızlara götürmek yerine, ölümü yanıbaşımıza getirdik. bir zamanlar maviyi, yeşili soluyorken, şimdi zehiri içer olduk. oysa gorki olup yazmanın, leonardo olup resim yapmanın, arshimed, einstein olmanın tadı başkadır.
peki ya onlar, hani roller, etiketler dağıtanlar bizlere, önce üretim araçlarına sahip oldular, sınıflı toplumları yarattılar. sonra bilime, sanata derken bize, genç beyinlerimize sahip oldular. niye mi bilimi, sanatı tekellerine aldılar? amaçlanan nedensiz, ilke ve değer tanımayan, bir sorumluluk taşımayan, yaşamın rastlantısal olduğuna inandırılmış bireylerin böylesi bir yaşama mahkum edilerek gerçek bireysel gelişim ve özneleşmelerinin, sınıfsal ve toplumsal gelişme olanaklarını ele geçirme umudunun kaybettirilmesidir.
onlar, bilimi ve sanatı denetim altında tutmak isterler, çünkü bilim ve sanat gerçekliği farklı bir boyuttan algılamamızı sağlar, gerçeklik kavrayışımız zenginleşir ve derinleşir. onlar bilimi ve sanatı denetim altında tutmak isterler, çünkü bilim ve sanat, bireyin doğa ve toplumla, kendisiyle düşünsel, duygusal ilişkisini geliştirir. onlar bilimi ve sanatı denetim altında tutmak isterler, çünkü bilim ve sanat yaşamı, olayları çelişki ve nüanslarıyla algılamamızı sağlar. özcesi onlar bilimi ve sanatı denetim altında tutmak isterler, azami kar ve azami egemenlikleri için! sonrası mı? sonrası spartaküs’ler, nazım’lar olmaktır. biz düşünmüyorsak, biz üretmiyorsak, eğer biz özgürlüğe söylenen türkü olmuyorsak, eğer biz mayakovski olup dizeleri özgürleştirmiyorsak, özgürlüğün resmini yapan bir fırça olamıyorsak eğer biz, eğer ki gelecekte sıralarda okutulacak kitaplarda adımız geçmeyecekse, biz biz olmadığımız içindir.
bize dayatılan tüm yoksunluklarımızdan doğan bir dinamik var onların o çok korktuğu: inatla bir araya gelmemiz, inatla hayal kurmamız, üretmemiz inatla. onların o çok korktuğudur bizim biz olmamız. türkiye’nin dört bir yanından sınırlarını parçalamak, üretmek isteyen, üniversiteliler, liseliler, emekçiler, akademisyenleriz… 1-4 haziran tarihlerinde istanbul‘da üreti-yorum gençlik günleri‘nde üretimlerimizle bir araya geleceğiz. ilk tohumlarını attığımız sinema, fotoğraf, öykü, şiir, müzik ve atölye çalışmalarımız başladı. engellenen, sansürlenen, kimi zaman gereksiz görülen kendi bağımsız üretimlerimizi, çalışmalarımızı tartışacak, birlikte düşüneceğiz. bizlere bilim olarak, felsefe olarak, kültür-sanat olarak dayatılan zırvalıkları sorgulayacağız. bilim, felsefe, bilişim, sanat seminerleri, müzik/şiir dinletileri, konserler, karikatür/resim/fotoğraf sergileri, halk oyunları, tiyatro gösterimleri, lise ve üniversiteler arası futbol turnuvaları, go turnuvası… belki bunlar henüz mütevazi adımlar, ancak böyle başlayacak, buzu böyle kırıp, yolu böyle açacağız hepbirlikte.
keşfetmek için bakmak lazım dünyaya, tanımak ve tanışmak lazım onunla yeniden -ama başka gözlerle. değiştirmek için bakmak lazım dünyaya, sabırla bıkmadan öğrenerek ve öğreterek. ve hepsi için önce hep beraber “sınırlarımızın” dışına çıkmak lazım; aklımızın gençliğimizin sınırsızlığında çizikler atmak, düşlerimizi çizmek lazım… 1-4 haziran tarihlerinde üreti-yorum gençlik günleri bizi bekliyor!
illa ki gelecek bizim de günlerimiz, ürettikçe yarattıkça insan, gökler yarıla dürüle gebedir güzel günlere de. umudumuz, hayalimiz, uğraşımız, kurtuluşumuz bunda. tam da “döne döne madde…” diye başlayan şiirin devamında:
“…öyle bir vakte erdi ki devran
ha dedi kırdı zincirini
içerdeki adam!…”
[foto]uret.gif[/foto]