Fesleğenin Çağrısı

GÜNCEL
Pazartesi, 29 Mayıs 2006 (20 yıl 5 ay önce)

Toprak çıldırdı! Bereketle özdeş, yaşam kaynağımız toprak, sağlığımız için ölümcül tehlike içeren zehirli atıklar doğurmaya başladı. Yetmezmiş gibi, bir de en gençlerimizi kanserleyip, içine çekiyor.

Gebze-Dilovası, kanserden ölümlerle öne çıkıyor; ölümlerin yüzde 32’si. Komşusu Tuzla‘da, yerin dibinden zehirli atık dolu variller fışkırıyor. Gençleri yuttukça, artıklarını çevreye saçıyor. Çocukların oyun, hayvanların besi, seraların verimli alanı, bire bin zehirli varil veriyor; ölüm kusuyor. Lalelerle üzeri örtülmeye çalışılsa da nafile.

Zehirli varillerin bulunduğu yerde hayvanlarını otlatanlar anlatıyor: “İneğim aniden hastalandı. Veterinere götürdüm ilaç verdi. O sabah ineğim öldü. Bir hafta sonra ikinci ineğim öldü. O zaman buraya varillerin atıldığını bilmiyorduk. Hayvanların hastalıktan öldüğünü sanıyorduk” (Mehmet Beşir); “Geçen yıl iki ay içinde 15 koyunum öldü. Ölümlerin neden olduğunu anlamamıştım. Halen 60 koyunu burada besliyorum” (Cüneyt Şahin).

Sırada o alanda oynayan çocuklar var. Oradaki seralarda yetiştirilen sebzeleri yiyenler var. Zehirli atıkların karıştığı yeraltı sularını, “kaynak suyu” diye içenler var… Liste uzun.

Toprak çıldırdı. Doyuran, cana doymazlaştı. Bereket, zehre döndü…

Sorumlusu kim? Doğa mı? Taş devrinde yaşayan ilkel insanlar olsaydık; doğa yasalarından bihaber olup; yıldırımlar, lavlar, seller, zehirli gazlar, depremler, dinazorlar karşısında elimiz ayağımız kesilseydi; evet, sorumlusu doğa olurdu. Ancak, doğanın zehirli yanını varillere koyup üzerimize salması da, doğa yasalarıyla açıklanabilecek bir şey olmasa gerek!

Sorumlusu kim? Bu liste de uzun ve diğeriyle rekabet halinde.

Çevre bakanlarını nasıl bilirsiniz? Karadeniz‘de çay ekilip kanser biçilirken, karanlık ekranlardan çayı höpürdetip, Çernobilli çayı afiyetle içebileceğimizi; gemi sökümünde işçiler kansere devrilirken, asbestin insan sağlığına zararlı olmadığını; Bergama‘da toprağı, suyu, bitkisi, hayvanı ile yaşam kırılırken, siyanürle altın aramanın insana ve toprağa zarar vermediğini söyleyenlerin hepsi çevre bakanlarıydı.

[foto]feslegen1.jpg[/foto]

Onlarınkiyle biz, komünist, işçi ve emekçilerin çevreye bakışı, uyuşmak ne; birbirini alabildiğine dışlıyor. Her kondunun penceresinde bulunan, konserve kutusundaki fesleğen, onca yoksulluğa, yoksunluğa acı kokusuyla vuruyor. Sürüldükleri sefaletin içinde yaşama tutunma çabasıdır bu. Ölüm Orucu’ndaki yoldaşlarımızın, “Hayata Dönüş” Katliamı’ndan sonra, insana ve doğaya dair herşeyden yoksunlaştırıldıkları süreçte, tek bir limon çekirdeğinden bir limon fidesi yetiştirmeleri; fidenin çiçek açmasıyla, hücreyi özgürleştirmeleri, komünistlerin doğal ve devrimci yaşamı yeniden üretme irade ve tutkusunu ortaya koyuyor.

Çevre bakanlarının çevreye bakışı, işçi ve emekçilerin yaşama tutunma çabasında bir eğilim halinde bulunan; komünistlerde, iradi ve tutkulu bir çizgiye dönüşen doğayı toplumsallaştırmanın tam karşıtıdır; özelleştirme.

Biz, çevreye, doğal-toplumsal yaşam kaynağımız olarak bakarız. Yaşam kaynaklarımızı koruyup geliştirdikçe, ihtiyaçlarımızın da karşılanıp gelişeceğini biliriz. Bu içsel bağlantıdan doğanın, insanın ve toplumun, her birinin hem kendi içinde, hem de birbiriyle ilişkisinde, yeni ve her türlü dolayımdan (meta, sermaye, devlet vb.) özgürleşmiş bir bütünlük kurulacağını bilir; ve bunun mücadelesini veririz, veriyoruz.

Çevre bakanları ise, çevreye, ait oldukları, yolunu açmak için bakan oldukları sınıfın, sermaye sınıfının gözüyle, onun ihtiyaçlarını karşılama doğrultusunda bakarlar. Bizim sahip olamadığımız olanaklarla, uydu görüntülerini, uçaklardan çekilen fotoğrafları, paftaları vb. önlerine serip, verilen siparişler doğrultusunda yaşam kaynaklarımızı ciğerimizden söküp paketlemek için bakarlar.

Çoluk çocuk, cümbür cemaat, sarmalı dolmalı, koşmalı oynamalı bir piknikten başka neyimiz var da, şimdi bir de ormanları satarak, bizi otoban kıyılarında egzos solumaya sürüyorlar. Denizi bir kez dahi olsa görmemiş olan milyonlarca emekçi varken, o bir bakış bile yoksunluğun kendi içine çöken kaderciliğini parçalayıp atabilecekken, günlük geçimin ufku “deniz olunmalı oğlum”a açılabilecekken… Dünyanın en güzel koylarını balık çöplüğüne (“çiftliği”ne) dönüştürüp çürütüyor, tüm kıyıları villalarla işgal ediyor; en iyi halde, mafyöz cafelerle çevirerek, denize bakmayı bile paralı hale getiriyorlar. Metalaştırmak için bakıyorlar, baktıkları yeri metalaştırıyorlar.

Kır papatyasında darbelenen yaşama sevincimizi yeniden keşfeder, keskinleştiririz. Yarin, bizi sevip sevmediğini öğrenmek için, yüreğimiz pır pır tek tek beyaz yapraklarını kopardığımız papatya, bırakalım koparılıp yolunduğu için boynunu bükmeyi; bizi teselli etmek uğruna, tüm bir papatya tarlasını önümüze sürmez mi? Bugün acı acı koksak da, fesleğen, kır papatyası, limon çiçeğiyiz biz. Birbirine karşıt iki anlamıyla da sürgünüz; sürülmüş ve filizlenen.

Fesleğen koyarız pencere kenarına; okşadıkça, iteler üzerimize çöken bunaltıyı. Onlar ise, kamera koyarlar her yere. Toplumsal emeğimiz başta gelecek şekilde gaspettikleri yaşam kaynaklarımız üzerindeki mülkiyetlerini korumak için. Pencere dibindeki fesleğenin çağrısı, “terörle mücadele”ye girdiği için.


Ufuk Çizgisi, 6 Mayıs 2006, Sayı: 37