''Yürü'' dedim ayaklarıma. ''Yürü güneşe doğru, odur kadınlarımızı yok edildikleri toplumda görünür kılacak olan ve mücadele..."
Sevgili Alınteri Gazetesi,
Size sıcak bir yaz günü, terlerimiz şıpır şıpır dökülürken çıktığımız mahalle çalışmasından birazcık söz etmek için yazdım bu mektubu. Aslında aklımda böyle bir mektup yazmak yoktu başlarda. Fakat, gördüğümüz sımsıcak ilgiyi anlatmak, içimizi ferahlatan yüzümüzde güller açtıran Çınartepeli kadınları sizlere yazmak sizde de heyecan uyandırabilir düşüncesiyle sarıldım kaleme kağıda. Söz biraz uzadı isterim ki baştan alayım;
Bir yaz sabahı, koşuşturarak yakalamaya çalıştığımız otobüsün bizi neşe ve sıcaklık dolu Çınartepeli kadınlara götüreceğini bilmiyorduk, tıpkı otobüsün klimalı olduğunu fark ettiğimiz an gibi bu da sürpriz olmuştu bize .
Otobüsümüz çabuk çabuk gideceği yere doğru yol alırken aklımdan türlü türlü şeyler geçiyordu . Kadınlarla sohbet etmek, yasal olmayan katılım paylarından söz etmek, ev, çocuk, iş derken neler çektiklerinden biraz biraz söz açmak. Söz açmak demişken aslında çok konuşkan biriyimdir ama o an fark ettim ki o gün konuşacak olan ben değildim. Ezilmiş, horlanmış, 2.sınıf vatandaş yerine bile konmamış, sofralarda öküzden sonra gelen kadınlarımız, tüm dünya kadınları konuşacaktı benim sesimden. Velhasıl, onları dinledim biraz biraz içimden.
Tam bu arada otobüsümüz ineceğimiz durağa yaklaştı, heyecanlı bir şekilde basamakları zıplar adım inip mahalleliyle görüşeceğimiz yere doğru ilerledik. Samimi bir ilgiyle karşılandıktan sonra söylenen çaylarımızı hızlıca yudumlayıp mahalleye doğru yola koyulduk .
Yokuşu hızlı hızlı çıkan arkadaşım ve mahalleden tanıştığımız pamuk amca (pamuk amca diyorum çünkü bıyıkları gerçekten pamuk gibi bembeyazdı) beni arkalarında bıraktıklarını zaman zaman unutup koyu bir sohbete başladılar. Ben ise ağır adımlarla etrafımı süze süze ilerliyordum Çınartepe'nin dik ve asi yokuşunda. Etrafıma bakınırken birden kaldırıma ilişmiş mor çiçekli fistanıyla, yüzü toprak gibi çatlamış masmavi bir çift göze takıldı gözlerim. Duraksadım . Çakır gözlerini dikti gözlerime.
O an, zaman durdu sanki. Bu ilk olacaktı. İlk defa mahalleye çıkıp insanlarla konuşacaktım. O ana sanki bunu biliyordu ve beni selamlıyordu gözleri. ''Hoşgeldin kızım'' dedi sessizce. ''Hoşbulduk anne, nasılsın?'' dedim. Bu kısacık sohbet bile bizi yakınlaştırmaya yetmişti. Kollarını açtı, usulca yanaştım ve sarıldık. Beni hafifçe itip ''Kaldırımlar için geldiniz değil? Duydum. Allah sizden razı olsun. İyi ki geldiniz, bunlar kuruttu yıllarca bizi, şimdi gözlerini 3 aylığıma dikmişler. İyi ki geldiniz kızım. Açsın? Gel sofra koyayım, iç çayımı. Soluklan hele.'' Hızlı hızlı sarf edilen kelimeler arasında kelimelerim zar zor yer buldu . ''Hele bi dur ana, evet sizin için buradayız, ama şimdi gelemem. Bak arkadaşlar beni bekliyor. Yapılacak iş çok. Söz sana, haftaya geleceğim. O zaman sofranada otururuz çayını da içeriz. Olur? '' dedim . Kaşları kalktı birden ''bah hele, o erkektir onu getirme ama sen gel '', ''o neden gelmesin ana, arkadaşımdır benim '', ''yoook o erkektir bi halttan anlamaz . Ama sen gel emi ? '', ''olur ana olur, sağlıcakla kal '' . Sarıldık, elini öptüm ve gülümsemesinin sıcaklığına sararak ruhumu tekrar başladım yokuşu tırmanmaya.
Her ev, ayrı bir anaydı bizim için. Her kadın konuştukça özgürleşir gibi daha bir sarılıyordu mücadelesine. Hangi ananın kapısını çalsam sofralar seriliyor, çaylar demleniyordu. Ama iş beklemezdi. Kimsenin gönlünü kırmadan, memnun ve mutlu bir şekilde çıkıyordum o dik ve asi yokuşu.
Sonunda tüm evler bitti. O günden geriye uğrayacağıma dair verdiğim sözler ve bir çift maviş göz kaldı belleğimde. O evlerden geriye içimde huzur, onlarda da umut kalmıştı emindim. Yokuş boyu her evden davetler geldi . Ama en önemlisi dertler. Şiddet uygulayan kocalar, hayırsız oğullar, söz hakkı olmayan genç kadınlar. Tüm dertlerini aldım sanki, yüklendim omuzlarıma. ''Yürü'' dedim ayaklarıma . ''Yürü güneşe doğru, odur kadınlarımızı yok edildikleri toplumda görünür kılacak ve mücadele.'' O an kol kolaydık kadınlarımızla. Onlar, ben, mücadele ve güneş. Bizim olacaktı, bizim için doğacaktı artık, biliyorduk.
İşte böyle Alınteri okurları. Mektubuma son verirken, o mahallenin kadınlarıyla bir de siz tanışmalısınız diyorum. O sıcaklığa şahit olmalı, Kürt böreklerinden yemeli, demli çaylarından içmelisiniz. Eh ben artık gideyim, uğrayacak çok ev içilecek çok çay var. Ve sözü henüz söylenmemiş, yahut hikayesini tam anlatamamış çok kadınımız var. Onları dinlemeye gidiyorum. Bir gün tekrar mektup yazacağım sizlere. Ama o zaman kadınlarımız konuşacak benim sesimden. Takılın bakalım kalemimin tersine .
Şimdilik hoşçakalın ..!
İzmir'den bir Alınteri Okuru