Kadın emeği karşısındaki hoyratlığı gösteren film bizi 1968'lere götürüyor
Kadının Fendi, 1968 yılında Londra’daki (Dagenham) Ford Fabrikası'nda çalışan 187 kadın işçinin eşit işe eşit ücret talebiyle başlattıkları direnişi anlatan bir film. Direnişi yaşandığı dönemin ruhundan kopararak ele almış olsa da mercek altına almaya çalıştığı temayı işlemekte oldukça başarılı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz.
Film, içeriğiyle ironik bir tezatlık oluşturan bir otomobil reklamıyla başlıyor. Ford’un gücünün propaganda edildiği reklamın esas malzemesi kadın bedenidir! Hemen ardından filmin konusunu oluşturacak tarihsel-rakamsal bilgiler verilerek konuya giriliyor. Bu bilgilere göre o dönemde fabrikada 55 bin erkek işçiye karşın 187 kadın işçi çalışıyor. Kadın işçiler otomobil koltuklarına kılıf dikiyorlar. Çalıştıkları mekan fabrikanın derme çatma bir bölümüdür. Film, mekana dair çarpıcı tasvirleriyle daha başında kadın emeği karşısındaki hoyratlığı anlatmaya başlar.
Herhangi bir politik bilinci olmayan kadınlar, en doğal halleriyle resmedilir. Patronları, sendika ve erkek sınıf kardeşleri onları dev çaplı üretim organizasyonunun en anlamsız zinciri olarak görürler. Fakat bu “anlamsız zincir” kendisi için sınıf olma yolunda attığı adımlarla o dev çaplı üretim zinciri içinde nasıl bir yerde durduğunu tüm çıplaklığıyla gösterir. Bu açıdan film kolektif işçi kavramının somut bir deşifrasyonu da olur.
“Makineciler” olarak adlandırılan kadın işçilerin direnişi, “vasıflı işçi” olduklarının kabul edilmesi talebiyle başlar. Bu talep doğrultusunda işyerinde örgütlü sendikanın temsilcileriyle fabrika yönetimi bir görüşme yaparlar. Görüşmeye usulen sendikanın işyeri temsilcisi kadın işçi ve daha sonra direnişin lideri haline gelen Rita isimli işçi de götürülür. Rita’nın gidişi kadın emeğinin sömürüsü konusunda duyarlılık sahibi olan sendikacının inisiyatifiyle olur. Görüşmeye işyerinde kadın işçilerle muhatap olan bu sendikacının yanı sıra sendika bürokratlarından Monty Taylor da katılır. Taylor sendika bürokrasisinin cinsiyetçi, bağnaz bir o kadar da kirli yüzünün temsilcisidir. Daha görüşmeye girmeden önce kadın işçilere içerde asla konuşmamaları, başlarını hep öne eğik tutmalarını salık verir. Film sendika bürokrasisinin sadece bu erkek egemen yaklaşımını teşhir etmekle sınırlı kalmaz. Taylor şahsında sendika bürokrasisi ve bir bütün olarak emek sömürüsü arasındaki dolaysız ilişkiyi de deşifre ederek ilerler.
Onların o satılık yüzünü… Tabii sendikayla organik ilişki içinde olan ve asıl olarak sendika üzerinden yükselen İşçi Partisi’nin ipliğini de pazara çıkarır.
Yarattığı karakterleri canlı hayatın içinden resmederek derinleştirmeye çalışan film yer yüzeyselleşse de bunda başarılı olur. Filmin esas karakteri işçi lideri haline gelen Rita’dır. Rita evli, iki çocuk annesi, siyasal eğilimi olmayan bir işçidir. Fakat karakterini oluşturan temel çizgiler son derece tutarlıdır. Bu çizgilerden birini de sezgisel de olsa sınıfın bir parçası olduğu “bilinci” oluşturur. Bu sezgisel bilinç hayatın her alnında karşılaştığı eşitsizliklere duyduğu tepkiyle tutarlı bir nitelik kazanmıştır. Film bunu seçtiği çarpıcı “ayrıntılarla” çizer.
Hayatın doğal akışı içinde karşılaşılan bu çelişkilerle doğal bir sınıf öfkesine sahip olan Rita fabrika yönetimiyle yapılan o görüşmede sendika bürokratı Taylor’un “tembihini” dinlemeyerek son derece içten ve bir o kadar da net bir konuşmayla neden vasıflı işçi olarak görülmeleri gerektiğini anlatır! Onun bu konuşması sendikacı ve patronlar tarafından şaşkınlıkla izlenir. Rita onların tutumları karşısında kendi inisiyatifiyle sadece fazla mesailere gelmeme eylemiyle sınırlı kalmayacaklarını açıklar. Rita’nın bu inisiyatifi diğer kadınlar tarafından da benimsenir ve ilk elde bir günlük iş bırakma eylemine gidilir. Ne sendika, ne patronlar, ne de işçi olan eşleri onların bu çıkışını ciddiye almazlar. Bunun üzerine direnişi süresiz iş bırakmaya dönüştürürler. Diğer taraftan da İngiltere’deki tüm Ford fabrikalarını dolaşarak birleşik bir direniş örgütlemeye çalışırlar ve bunu sendika genel kurulundaki oylamada da kabul ettirirler. Sonuçta direniş kazanır!
Film tüm bu süreci hem sendika bürokrasisi, hem patronlar ve hem de erkek işçiler ve kadınların eşleri açısından yansımalarıyla işler. Kadının üretim içindeki konumunun kapitalizmde nasıl bir anlam taşıdığını teşhir etmekle kalmaz. Aynı zamanda kadının toplumsal ilişkiler içinde nasıl bir yerde durduğunu da irdeler. Rita’nın aile içindeki konumunu sadece direniş sürecinde ortaya çıkan sonuçlarla ele almaz mesela. Direnişten önceki gündelik hayatta kendisi de çalıştığı halde çocuk bakımı, ev işleri ve yemek de kadının görevidir ve bu adeta doğallaşmış, içselleşmiştir. Direniş sırasında bu işleri devralmak zorunda kalan eşinin bu rol değişimi karşısındaki tepkiselliği filmin önemli karelerinden birini oluşturur. Makineci kadınların direnişi nedeniyle işsiz kalan erkek işçilerin tepkileri de aynı şekilde çarpıcıdır. Erkek işçiler de kadın emeğini aile bütçesine katkı olarak ele alırlar, bütçenin asıl sorumluluğu erkeklerdedir! O nedenle kadın işçilerin hadlerini bilmeden direnişe başlamaları ve “ailenin asıl reislerinin” işsiz kalmalarına neden olmalarını affedemezler! Aynı şey patronlar için de söz konusudur. Kadınların alışılmış bir durumu bozan (çalışan kadın aile bütçesine katkıyla sınırlı bir rol oynayabilir) “eşit işe eşit ücret” talebini büyük bir tepkiyle karşılarlar. Keza bu kapitalist üretimin önemli bir parçası haline gelmiş olan ucuz kadın emeğinin varlığını tehlikeye atacak bir durumdur! Sendikacılar da keza öyledir. Patronlarla aralarında oluşan statükoyu o küçümsedikleri kadınların bozmaya kalkışmasına tahammül edemezler!
Ezilen cins olarak kadın sorununu hem üretim, hem toplumsal hayat içindeki yansımalarıyla başarılı bir bütünlük oluşturacak şekilde ele alan film izlenmeye değer bir çalışma. Tek kusuru sonunu bağlamakta tercih ettiği tema. O da kendisi de bir kadın olan Çalışma Bakanı’yla direnişçi kadınları kadınlık paydası içinde eşitlemeye kalkışmasıdır! Fakat bu kusuru bütünsel mesajlarını gölgelememektedir.
[Alınteri'nin Kasım sayısından alınmıştır]