Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler gerçekte fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler
Bizler de toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillenerek komünist saflara katılırız ve genellikle daha ilk adım atışımızdan itibaren erkek olanlarımız kadın olanlarımızdan daha avantajlıdırlar. Çünkü söz konusu toplumsal cinsiyet rolleri onlara daha dışa dönük, daha özgüvenli ve sorunlar karşısında daha pratik çözümcü olmayı kazandırmıştır. Daha çocukluklarından itibaren evin dışındaki dünyayla haşır neşir olurlar. Fakat onların bu avantajları aynı zamanda saklı dezavantajlarla doludur. Mesela kadına göre daha pragmatist olurlar. Bu, çözümcülüğü olduğu kadar yüzeyselliği de barındıran bir özelliktir. Sınıf mücadelesine katılmayı tercih eden pekçok erkek, düzeyleri farklı olmakla birlikte bu özellikleriyle birlikte gelir.
Kadınlarsa, toplumsal cinsiyet rollerinin kendilerine giydirdiği pekçok kabukla… Onlar, mücadeleye adım atmazdan önce bu rollerle şekillenmişlerdir zaten. İlk çocukluk ve gençlik yıllarında asıl olarak evin o dar sınırları, kadınlık rolleri, feodal değer yargılarının basıncı temel çizgileriyle benliklerine işlenmiştir. Eğitim ve diğer olanaklara kavuştuklarında bile bu rollere göre edindikleri davranışlar peşlerini bırakmaz. Zaten aile dışındaki tüm bir sivil toplum ve devlet de bu rolleri, kimi zaman ince kimi zaman da kabaca hatırlatmaktan imtina etmez. Fakat kadınlar tüm bu rollere göre kazandıkları çizgilere inat bastırılmışlığın, sınırlanmışlığın içinden edindikleri bir derinliğe ulaşırlar. Erkeklerden farklı olarak sezgisel bir güce, daha soğukkanlı bir öngörüye, bütünlüklü bir yaklaşıma sahip olabilmektedirler. Toplumsal cinsiyet rollerinin onlara giydirdiği sımsıkı zırhlar onlara daha zengin bir iç dünya ve içgörü kazandırmıştır. Hayal güçleri başta olmak üzere, diğer pekçok duyarlılıkları o bunaltıcı toplumsal ablukalara karşı geliştirdikleri birer savunma mekanizması gibidir adeta.
Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler önceden edindikleri bu özellikleriyle fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler. Bu rollerin benliklerde yarattığı etkiler komünistleşme sürecinde de peşlerini kolay kolay bırakmaz. Dezavantajların hükmünü nasıl yürüttüğünü kadının mücadele içindeki konumuna baktığımızda görebiliriz. TDH’nın genel profili bile bunu anlamamız için yeterli verilerle doludur. Örgütlerin genel tablosu içinde kadın yönetici oranının erkeklere göre oldukça düşük olduğu açıktır. Daha da ötesi kadın yöneticilerin ideolojik-siyasal birikim başta olmak üzere pekçok konuda erkekle aynı konumda olsa dahi özünde daha geri bir performans sergiledikleri de bir gerçektir. Mesela teorinin zorlu yolları daha çok erkeklere bırakılırken kadın asıl olarak örgütçü özellikleriyle öne çıkar. Ya da ajitasyon gibi alanlar daha çok erkeklere yazılıdır.
Kadının bu alanlarda adım atması erkekle kıyaslanamayacak düzeyde sancılıdır fakat attığındaysa müthiş bir yaratıcılık ve zenginlik taşır. Bu noktada kendi yoldaşlarımızdan, TDH’nın bütününden ya da dünya devriminden sayısız örnek verebiliriz. Mesela Clara Zetkin… İlk defa bir gösteriye katıldığında müthiş bir konuşma isteği duyar, fakat cesaretini toplayıp konuşamaz. Öyle ki, sesi bile çıkamaz. Fakat daha sonra gösterilerin ateşli konuşmacısı olur, kitleleri bir davaya bağlayacak, harekete geçirecek bir içtenlik ve inanmışlıkla konuşur, konuşur. O kadının sözünü ettiğimiz o ikili özelliklerinin somut bir prototipidir.
Fransız ozan Louis Aragon, Basel Çanları isimli romanında başlangıçta topluluk tarafından konuşmaktan ölesiye korkan bu kadını şu cümlelerle anlatır:
Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi… Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını; ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını.Onun zincirlerini kırarak en cesaretsiz olduğu bir konuda böylesine özgürleştirenin devrim tutkusundan beslenen bireysel çaba ve özgürleşme isteği olduğu açık değil midir? Bu yolları aşarken çok büyük güçlükler yaşamış olduğunu asla unutmayan bu kadın daha sonra neredeyse tüm bir ömrünü kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesine adamıştır. O ve onun gibi pekçok kadın yoldaş ve devrimcinin hayatı bugünün örgütlü kadınları için halen kılavuzdur.
Elbette ki örgütlü mücadele her iki cinsin kendilerini yeniden üretmeleri, özgürleşmeleri açısından en ileri toplumsal ilişkileri ifade eder. Kadın da erkek de sınıf mücadelesi saflarında geçmişin kendilerine kazandırdığı olumlulukları komünist bir senteze kavuşturarak daha ileri bir düzleme taşırlar. Kadın olanlarımız o içgörü, sezgi, soğukkanlılık ve pragmatist değil daha bütünlüklü bakabilme özelliklerini sınıf mücadelesinin ihtiyaçları temelinde daha bilinçli bir erdeme dönüştürürler. Erkek olanlarımızsa çözümcülüklerini, sosyal cesaret ve özgüvenlerini komünist bir temelde yeniden üretirler. Bu iki cinsin hasletleri birbirini tamamlayacak ve aşacak bir senteze ulaştığındaysa sonuç olağanüstü bir farklılaşma olur.