Pazartesi, 3 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)
“Bir gece rüya gördüm. Rüyamdaki giysinin 35 düğmesi vardı. Rüyamda, 1 milyar Çinlinin hepsine bir ceket satınca, aynı zamanda 35 milyar düğme satmış oluyordum ve birden dünyanın en zengin adamıydım. Bu rüya sayesinde Çin’e açıldım.”
“Dünden Bugüne Pierre Cardin” defilesi için İstanbul’a gelen Pierre Cardin, Çin‘e yaptığı yatırımın arka planını böyle açıklıyor. Cardin, 84 yaşında ve hala rüyasına kadar stratejik sınıf çıkarlarına kilitlenmişliğini sürdürüyor.
Tekelinki rüyalarına kadar iner de konfeksiyon işçilerinin hayalleri olmaz mı? Öyleyse buyrun Firuzköy‘deki bir konfeksiyon fabrikasına:
Çalıştığın yerde, işçiler hangi hayalleri kurup yaşıyorlar?
Örneğin, ‘ben Taksim’e gidiyorum’ dediğimde, ‘vay, Taksim’e ha!’ diye özeniyorlar. Çünkü İstanbul’da ama hayatı boyunca Taksim’e gitmemiş. Ona göre Taksim’e gitmek müthiş bir şey, bir hayal. Denize, tatile gitmek de... Evli olmayanlar, yakışıklı birini bulmayı, onun da kendilerini sevmesini istiyorlar. Erkek işçiler için de aynı.
Bu aşk hayalinde nasıl bir toplumsal, sınıfsal şekillenme var? Sabancı vb.nin oğlunun kendisini isteyeceği... Beyaz atlı prens...
Yok! Öyle bir hayali yok. Konfeksiyonda çalışıyor olabilir. Pek çoğu, kendileri gibi konfeksiyon işçileriyle evleniyorlar. Hayali de gerçeği de bu. Hayali, ‘bir işim, evim, ailem olsun’dan ileriye gitmiyor.
Ev neden hayal edilecek bir şey oluyor?
12-15 kişilik büyük aileler bunlarınki. Evlenip ayrılıp, kendine bir ev düşsün istiyor. Kondupartmanlar bunlar; çocuklar evlenip ayrılınca, evin üstüne onlara da bir kat çıkılıyor. Kutu gibi bir ev, iki oda olsun yeter. Bir kısmı da kirada oturuyor. ‘Kira ödemeyeyim’; çünkü 400 YTL ücret alıyor, eşi de o kadar. ‘Yarın çocuklarım olacak, çocuğa da birşey bırakmak gerek’ diyor.
Önceki dönemlerde, mülksüzleştirilerek kırdan kente göçmeye zorlananlar, kent çeperindeki boş arazilere (“hazine mülkiyeti”) evlerini yaparlardı; “gecekondu.” İşgücünün değerini düşürdüğü için de sermaye ve devleti tarafından el altından destekleniyordu. Şimdiyse, yükselen rantlar, özelleştirme, sürekli ve topyekün kondu yıkımları, mortgage vb. ile bu olanak ortadan kaldırılıyor. Bu gelişmeler işçilerin hayallerine işliyor mu eski kondu hayali sürüyor mu?
Derinleşen bir korku olarak işliyor; eski kondu hayali de sürmekte.
Konfeksiyoncu eş, kutu ev...
Konfeksiyoncu yakışıklı bir koca, güzel bir konfeksiyoncu kız. Sevgilisiyle birlikte gezmek vb. artık hayallerde dahi pek yok. Evlenecek; bitti! Babasının evinden, kiradan kurtulacak. Sevecek, sevilecek. Korkunç bir sevgisizlik olduğu için, sevilmek istiyor.
Sevileceğine inanıyor mu?
Orada epey çelişkiye düşüyor. Sevginin emek vermekle bağını anlatmaya çalışıyorsun. Bu onların kafasında hiçbir şekilde yer almıyor; ‘emek vermek’ten anladıkları, çocuklarına bakmak, ev işleri. Kafalarında ne var dersen; sadece görmek, yakışıklı olması ve sevmesi. ‘Ben onu sevcem, o da beni sevcek, evimiz olacak, çocuğumuz olacak.’
Dünyaları...
İşyeri ve evden ibaret. İnanılmaz dar bir dünya; hücre.
Çalışmayla ilgili hayalleri?
Daha iyi bir iş bulma, daha yüksek ücret, daha az iş yoğunluğu, eziyet vb. hayal ve umutları çok azalmış halde. Herkeste büyük bir korku yaşamalarına karşın, sanki müthiş bir güven duyuyormuş hali var; “…miş gibi” yapıyorlar. ‘Bu kadar olmaz, ben bu işten çıkacağım!’ diyor. Dehşetli korkuyor aslında; ‘çıkarsam iş bulabilir miyim, başka bir yerde yapabilir miyim?’ Bütün bu eziyet ve zorlukları çekerken, katlanırken, kendilerini şöyle rahatlatıyorlar: ‘Ben istersem ayrılırım!’
***
Önceki dönemlerde, iş bulmak görece daha kolaydı. İşten atma dışında çıkışlar da fazlaydı. Ancak, artık bu da çok zorlaştı. İşten çıktığında/atıldığında, işgücü piyasasından tümden dışlanma ya da bulsa dahi, daha alt statüde, daha zor koşullarda, daha az ücretle. Hayallerin hemen tümü, dünkü ortalama işçi çalışma ve yaşam standartlarına; bugün yitirilmekte olana dair.
“
Büyük dönüşüm/yıkım dönemlerinde, işçi sınıfı hemen tümüyle geçmişe dönük özlemler taşır, bunlar üzerinden harekete geçer.” (İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu; E.P. Thompson)
Rekabet Gücü“Dünya Ticaret Örgütü’nün disiplin ve kuralları çerçevesinde tekstil ve konfeksiyon alanında ticari ilişkilerin normalleşmesi dünya ekonomisi için olumlu bir gelişme olacaktır... Sektörün liberalleştirilmesinin ve yeniden yapılanmasının zorluklarından biri olarak, azgelişmiş ülkelere yönelik potansiyel problemler tartışıldı. Bu ülkelere, finansal yardım, tercihler sistemi, kapasite yapım çalışmalarıyla yardım yolları gibi. Bangladeş, Sri Lanka vb.den gelen bakanlar, azgelişmiş ve gelir düzeyi düşük ülkelerin yüzyüze kaldığı sorunları dile getirdiler... Şunu gözlemledim ki hepimiz, hükümetler, özel sektör, işçi sendikaları ve sivil toplum örgütleri olarak, DTÖ çerçevesinde oluşturulan uluslararası ticaret sisteminde çalışmak istemekteyiz. Zorluklar büyük ve çok boyutludur. Bu zorluklar, ilgili tarafların irade ve isteğini test edecektir. Ve yine bu zorluklar, sistemin dayanıklılığını ve üyelerinin ihtiyaçlarına cevap verme kapasitesini deneyecektir.” (DTÖ Genel Müdür Yardımcısı R. Rana’nın, 2003 yılında Brüksel’de düzenlenen “2005′ten Sonra Tekstil ve Konfeksiyonun Geleceği” Konferansı’nda yaptığı kapanış konuşmasından)
9. Kalkınma Planı (
2007-2013) için çalışan
Tekstil, Hazırgiyim ve Konfekisyon Özel İhtisas Komisyonu‘nun, tekstil-konfeksiyon sanayi için oluşturduğu “Temel Sektörel Vizyon ve Strateji Önerisi”nden:
“Emek yoğun yapısı nedeniyle, konfeksiyon sanayinin, şu anda en yoğun olarak bulunduğu ve Türkiye’de işçiliğin en pahalı olduğu İstanbul’da ve diğer metropollerde mevcudiyetini sürdürebilmesi çok zordur. Bu nedenle konfeksiyon sanayinin, metropollerden el emeğinin ucuz olduğu Anadolu şehirlerine (özellikle vergi ve sigorta primi teşvikleri, enerji desteği olan illere) kaydırılmasında yarar vardır...
Konfeksiyon üretiminin dikim öncesi işlemler (tasarım, satın alma, kalıp çıkarma, serileme, kesim resmi hazırlama, kesim vb.), dikim, dikim sonrası işlemler (kalite kontrol, ütüleme, paketleme vb.), pazarlama (satış, müşteri hizmetleri) adımları arasında da emek yoğunluğu farklılığı vardır. Bunlar arasında en emek yoğun olanı (ve en fazla işçinin çalıştığı adım) dikim ve biraz da dikim sonrası işlemlerdir. Dikim öncesi işlemler artık büyük ölçüde CAD ve hatta CAM şeklinde yapılmaktadır. Dolayısıyla bunlar için az sayıda çok iyi yetişmiş modelist (tasarımcı), stilist, kalıpçı, kesimci gibi özel elemana ihtiyaç vardır. Pazarlama adımı için de dünya modasını ve pazarlarını çok iyi bilen ve yakından takip eden az sayıda çok iyi yetişmiş elemana ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, konfeksiyon sanayinin emek yoğun kısmını oluşturan dikim (kesim dahil) ve dikim sonrası işlemler (gövde) Anadolu’ya kaydırılırken, satın alma ve dikim öncesi işlemlerle (baş), pazarlama (kuyruk) metropollerde kalmalıdır.
‘Baş ve kuyruk’ modeli olarak nitelendirilen bu modelde, eğer bir gün hayat seviyesinin yükselmesi nedeniyle ücretlerin Anadolu’da da çok yükselmesi söz konusu olursa, baş ve kuyruk metropolde kalmaya devam ederken, gövde (dikim ve dikim sonrası işlemler) el emeğinin hala ucuz olduğu fakir Asya veya Afrika ülkelerine kaydırılarak, rekabet gücünün sürdürülmesi sağlanabilecektir...
Asıl olan, teşvik edilmesi gereken husus, teşvik alan illerde yeni konfeksiyon işletmelerinin kurulması değil, İstanbul’da, İzmir’de mevcut olan işletmelerin üretimlerini (kesim, dikim ve dikim sonrası işlemlerini) teşvik alan illere kaydırmalarıdır.” (Prof. Dr. Işık Tarakçıoğlu; Türk Tekstil ve Konfeksiyon Sanayinin Vizyonu ve Acil Bir Çözüm Önerisi)
Emperyalist ve işbirlikçi devlet ve tekellerin stratejik rekabet gücü politikaları olur da konfeksiyon işçilerinin olmaz mı? Öyleyse, buyrun Firuzköy’deki konfeksiyon fabrikasına:
Fabrikada işçiler arasındaki ilişkiler nasıl?
Herkes birbirinin hatasını bulmak için büyük bir çaba harcıyor. Numaraları -her işçi, işlem yaptığı mala kendi numarasını basmak zorundadır- açıyor, ustabaşını çağırıyor; ‘böyle kontrol mü olur!’ Numarasız mal gittiğinde yine tantana kopuyor; ‘ustabaşı, bütün numaraları kontrol et, alırken bak.’ Diyelim, biri tuvalette bir dakika fazla kaldı; kıyamet kopuyor! Kendi üzerlerindeki baskıyı kendileri oluşturuyorlar.
Nereden kaynaklanıyor? İşyerinden mi öğreniyorlar?
Bugüne kadarki yaşamlarında hep böyle gelmiş. Kendine felaket düzeyde güvensizlikle birlikte, bencillik, bireycilik. Birisi biraz fazla ücret alıyor; ilk girenlerden olduğu için; 50 YTL daha fazla. Bu fark, müthiş bir hır çıkarıyor. Tamam, haklı oldukları bir yer var; anlattım onlara; evet, daha fazla ücret alan kız, aslında hiçbir şeyden anlamıyor! Ancak, bizim sorunumuzun bu olmadığını anlattım. Bizim ücretlerimizin çok düşük olduğunu; o azıcık fazla alanla uğraşmaktansa, onu zırt pırt müdüre şikayet etmektense, karar alacağız, hep birlikte müdüre gidip bizim ücretlerimizin neden bu kadar düşük olduğunu konuşacağız.
Bu rekabetin, bu birbirini çelmelemenin, ispiyonculuğun; işçiler arasındaki ilişkiyi emek ilişkisi, üretim ilişkisi, sınıf ilişkisi, dayanışması, kültürü değil de ustabaşı ve kapitalist üzerinden kurmanın mekanizması, örgütlenmesi, kültürü nereden geliyor?
Kaynağında yatan da ‘ustabaşı, patron beni severse, benden memnun kalırsa, bir dahaki zamda bu kez ben 50 YTL daha fazla alırım!’
Sonuçta bu zam yapılıyor mu?
Yapılıyor tabiki!
Ne kadar rekabet ve ihbarcılık, o kadar prim!
‘En çalışkan olmak’ için, inanılmaz bir gayret sarfediyorlar.
Onun için de önceden şunu bilmesi gerek: En iyiye prim verilecek!
6. ay geliyor. Bu 6 ay içinde ne kadar çok çalışır ve bunu ustabaşına, müdüre, patrona yansıtırsa; aynı zamanda, çevresinde onun gibi çalışmayanları ne kadar gammazlarsa…
Bu ikisi farklı tutumlar değil mi? Nasıl oluyor da birleşiyorlar; kendini öldürürcesine çalışmaktan sınıf kardeşini gammazlamaya nasıl geçiliyor? Emekçi, işçi kökeni, kültürüyle ve denetimle bağlantılı olarak çok çalışılabilir vb.
Kültür olarak gelişiyor. Örneğin Safinaz, daha önceki işyerinde de aynı şeyi yapıyormuş. Herşeye he diyen, patrona vb. Buraya geldiğinde de aynı. Diğerleri ise, belki bir kısmı ilk dönemlerinde, geldikleri ortamın, çevrenin etkisiyle onur vb. düşünce, duygularıyla geldiği için, başlangıçta üç beş kez itiraz etmişler. Görmüşler ki kendilerinden başka itiraz eden, konuşan yok! Herkes birbirini satıyor. Sonra kendi kendine demiş ki Banu böyle anlatıyor; ‘itiraz ettik, kimse gelmedi; şunu yaptık, kimse gelmedi, bunu yaptık... Sonunda, lan ben eşşek miyim diyerek, ben de herkes gibi yapmaya başladım.’ Sonra, herkes kaos halinde birbirini dikizlemeye başlıyor!
Denetime, kameraya, ustabaşına gerek kalmadı!
Ben de onu dedim bizimkilere: ‘Burada ustabaşına gerek yok. Burada herkes ustabaşı! Niye ustabaşına o kadar para veriyorlar ki.’ Herkes birbirini dikizlemeye, birbirinin açığını aramaya, gammazlamaya başlıyor.
Müdür de bizim ispiyonculardan birine şöyle diyor: ‘Ben biliyorum onları, sen kafanı yorma, seni çekemiyorlar! Sen iyi çalışıyorsun, sana komplo yapıyorlar!’ Halbuki müdür, kimin ne yaptığını, kim olduğunu biliyor bal gibi; ama hem ölesiye çalışmayı, hem ispiyonculuğu motive etmek istiyor.
Birkaç tane özelleşmiş yalaka, uşak, ispiyoncu; onun dışında kalanlar da aslında bundan niteliksel olarak pek farklı olmayan kitle. Özelleşmiş olan sürekli önden koşturuyor; diğerleri de arkalarından...
‘Bugüne kadar yaptım da ne oldu, hiçbir şey olmuyor; kaybettiğinle kalıyorsun!’ diyorlar. Bir tanesi, başka bir işyerinde çalışırken, yemekler kötü diye şikayet etmiş; herkes şikayetçiyken, bir tek o dillendirdiği için işten atılmış! Bir süre sonra da şikayetlerinden vazgeçiyor, varolanı kabul ediyor. Örneğin kimse saatini, mesaisini yazmıyor, tutmuyor; şefler tutup hesaplıyor; ciddi eksiklikler çıkabiliyor; ama kimse itiraz etmiyor; çünkü eden kovuluyor! Başlarda itiraz edenler de bir süre sonra boyun eğenlerin kervanına katılıyorlar.
Sürekli kendine yıkıldığını, kendine ödettirildiğini, işten atıldığını, bedel ödediğini gördükten sonra, karşı tarafa geçmeye başlıyor. Ancak, geçtikten sonra, kendisinin önceki haliyle bir hesaplaşmaya girmesi gerekmez mi?
Dışa vuramasa da içten içe giriyor. Ardından, asıl felaket geliyor; paranoyaklaşıyor.
O, haksızlıklara, olumsuzluklara itiraz eden bir işçiydi; şimdi ise tam tersine! Yemekleri beğenmezdi, şimdi önüne ne konsa yiyor. Ama yemezdi ve bu, yenecek birşey değil!
Herkes yediğine göre. En berbatı patrondan, müdürden, şeflerden önce işçiler, itiraz edenlerin, şikayet edenlerin önünü kesiyor: ‘Niye karşı çıkıyorsun; boşver, ne gelirse ye!’ ‘Ben hayvan mıyım’ diyorum; ‘insanız, insan gibi yemek yemeliyiz!’ Ondan sonra birşeyler yavaş yavaş değişmeye başlıyor; onlar da itirazlara, şikayetlere, giderek yememeye başlıyorlar ve yemekler az biraz düzelmeye başlıyor!
Başlangıçta, ilk girişte itiraz edenlerin tepkisi, bireysel şikayetin ötesine geçmiyor mu?
Geçmiyor; itiraz ediyor, ya hemen ya bir süre sonra başı eziliyor, ya da atılıyor. En cesurları tek tek itiraz ediyor. Birlikte hareket etme düşüncesi, alışkanlığı yok; tümüyle yok edilmiş olmasa da bastırılmış. Olmamasının nedeni de rekabet; birbirlerinin gözünü oymaları.
Bir takım karşı koyma girişimleri bireysel düzeyde de olsa vardı; kırıldı. Sürüye tabi olduk. Peki, bu yaptığımızdan hoşnut muyuz?
Hayır; çok mutsuzuz! Hoşnut değiliz, ama yapıyoruz. Tam bir paranoya; kişilik parçalanması. ‘Öyle mi olsam, yapsam; öyle olunca sonucu bu oluyor; böyle mi olsam, yapsam; böyle olunca şöyle oluyor; ama böyle olmamam gerekiyor; acaba bu ikisinin arasından bir yerlerden yırtabilir miyim?’ O da olmuyor, yırtamıyor. Akıl tutulması…
Gerçekte olmadığı bir tipi hayalen yaratmaya çabalıyor. Pısırık, üç lafı bir araya getiremeyen, amiri memuru görünce eli ayağı dolaşan bir işçi düşün. Bu halinden son derece hoşnutsuz aslında. Konuşmak istiyor; kendini ortaya koymak. Hele de karşısında olmak istediğini temsil eden biri olduğunda; bi ona, bi kendine bakıyor… Dürüst, hakkını arayan biri olmak istiyor; hepsinin kafasında bu var. Ne yapıyor; gerçekte olmayan bir şeyi, olmuş gibi anlatıyor: ‘Müdürün karşısına gittim, şunları bunları saydım döktüm!’ diyor. Herkes bunun böyle olmadığını, tam tersinin yaşandığını biliyor; ama buna kimse itiraz etmiyor.
Olmak istediğini, yapmak istediklerini temsil edenleri, işyerinde ve çevresinde komünistler, öncü işçiler varsa, onlardan buluyor. Yoksa, ki çoğunlukla yok; filmlerden vb. buluyor. Dürüst, hakkını arayan kahramanlar… ‘Niye arkadaş edinemiyoruz?’u, ‘daha önceki arkadaşlarım şöyle şöyle kazık attılar’ diye açıklıyor; bir yanda da olmak istedikleri…
Bunlar anı mı hayal mi; geçmişin ‘altın çağı’nın imgeleri mi? Bir zamanlar böyle insanlar da vardı; dürüst, onurlu vb. mi? Hatta, ‘ben bile geçmişte böyleydim’ mi?
Hayal! Ancak yine de olmak istiyor. Halinden, tavrından hoşnutsuz çünkü. Yeni bir durum, yeni bir tutum, davranış istiyor kendisi için. Yeni bir ‘kimlik.’ Ancak, ne yapacağını, nasıl yapacağını bilmiyor. Buna dair örnek yok gibi. Çevresindeki herkesin vidaları yalama olmuş. Kendisi de doğallığında buna uyuyor. İstemesine karşın, bunun içinden çıkamıyor. Ondan sonra, bir yalaka daha oluyor; ama çok ciddi bir kendinden hoşnutsuzlukla birlikte. Delirecek…
Delirecek mi?
Bu korkunç iç gerilimden kendi başına çıkamayacağına göre... Delirecek. Ya da burada ve daha birçok yerde -ama hala çok çok sınırlı, az, yetersiz, beceriksiziz- yapmaya çalıştığımız gibi, bu feci gerilimden, çok daha güçlü, yeni bir sınıf kimliği, onuru, davranışı, hareketi, kültürü oluşturacağız.
İsyan
Dünyanın en yoksul ülkelerinden, ihracatının neredeyse yarısını tekstil-konfeksiyon ürünlerinin oluşturduğu
Bangladeş‘te, tekstil işçilerinin kitlesel, militan isyanı, önemli kazanımlarla birlikte yolu açıyor.
Kriz ve sınıf mücadelesi tarafından belirlenen sektörel yörünge, Bangladeş’i ‘90'ların başında üretimin
Asya‘daki merkez üslerinden biri haline getirmişti.
AB‘ye yaptığı giyim ihracatı, ‘95-2003 arasında yüzde 12,
Kanada‘ya yaptığı ise iki katını aştı. Çoğunluğu kadın ve çocuk, yaklaşık
2 milyon işçinin günde
14 saat sömürü çarklarında öğütüldüğü ülkede, ‘90'dan bugüne
400 işçi işyerlerinde yanarak öldü. Sadece 2006'nın Şubat ayında,
KTS Tekstil‘de 50 işçi yanarak;
Phoenix Tekstil‘de ise 21 işçi çürük fabrika binasının çökmesiyle öldü.
Tekstil işçileri, fabrikalarda can güvenliklerinin sağlanması talebiyle 2 Mart’ta bir günlük grev yaptılar; 9 ve 12 Mart günlerinde protesto yürüyüşleri yaptılar;
Karwan‘da bulunan
Bangladeş Tekstil Üreticileri ve İhracatçıları Birliği binasını kuşattılar, Çalışma Bakanı’nın istifasını ve tekstil patronlarının cezalandırılmasını, ölen işçilerin ailelerine, yaralanan işçilere tazminat ödenmesini istediler. 22 Mayıs’ta ücret artışı, haftasonu tatili, çalışma koşullarının iyileştirilmesi talepleriyle kitlesel gösteriler düzenlediler. Bu gösterilere polisin saldırması, çıkan çatışmada bir işçinin öldürülmesiyle, biriken sınıf kini zincirlerini kopardı.
Demir çubuklar, sopalarla donanan onbinlerce tekstil işçisi,
Savar, Sripur, Gazipur, Utara, Mirpur, Kafrul, Eski Dakka, Tejgaon vb. kentlerde,
300‘den fazla tekstil fabrika ve atelyesini yaktılar; bankaları, iş merkezlerini, sigorta şirketlerini, mağazaları tahrip ettiler, polisle amansız çatıştılar. Emperyalist tekellerin taşeronluğunu yapan tekstil kapitalistleri çareyi fabrikalarını kapatıp kaçmakta bulurken; işçilerin üzerine ordu birlikleri sürüldü.
Bangladeş Tekstil Üreticileri ve İhracatçıları Birliği, çatışmaların daha fazla büyümesi ve ülke çapına yayılmasını engellemek ve üretimi yeniden başlatmak için, işçilerin
kendi sendikalarını kurmak dahil sendikal taleplerini kabul edeceklerini açıklarken bir yandan da “endüstriyel polis gücü” kurulmasını istedi.
Bangladeş‘te tekstil işçileri, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta, “
Fabrikada Ölümlere Son!” pankartı, ücretlerin arttırılması, sendikal örgütlülük,
ABD ve AB‘nin tekstil kotalarını kaldırmaları talepleriyle yürümüşlerdi. Sektördeki dünya çapındaki rekabet ve krizin, tekstil kapitalistlerinin krizin faturasını işçilere çıkarmasının da tetiklemesiyle, kendi sınıfsal talepleri ile kendilerini sömürüp ezen tekstil kapitalistlerinin taleplerinin birlikte savunulamayacağını, sadece dehşetli acıların değil, militan mücadelenin de içinden geçerek öğreniyorlar.