Pazar, 9 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)
Türban sorunu, rejim krizinin Cumhurbaşkanlığı seçimindeki gerilim hatlarından biri iken, faşist provokasyonlar için tetik çekme malzemesi oldu. Tetikçi Alparslan Aslan ve arkasındaki JİTEM bağlantılı paramiliter çetenin diğer sair efradı, sorgularında, Danıştay baskınını Danıştay’ın türbanı kamuda yasaklama kararı ile Cumhuriyet gazetesinde yer alan başörtülü domuz karikatürüne “hırslanıp” Vakit gazetesinin haberinden feyz alarak gerçekleştirdiklerini söylediler.
Rejim krizi ve türban
20 yıllık arka plana sahip olan türban sorununda, son 4-5 yıla dek gerilimin öne çıkan yönünü türbanlı genç kız ve kadınların yüksek öğrenim görmesi ve devlete ait işyerlerinde çalışması oluşturuyordu.
28 Şubat darbesinden sonra 8 yıllık ilköğretime geçilerek İmam Hatip okullarında öğrenimin lise ile sınırlandırılması, İmam Hatiplere olan talebin kırılması, üniversitelerde türban konusunda kesin idari tedbirlerin uygulanması sonucunda, türban sorunu, toplumsal gericilik birikimini kendi etrafında birleştirmek isteyen siyasal güç ve partilerin propagandif (ya da karşı propagandif) malzemesi olmaya doğru geriledi. Bununla birlikte, türban sorunu, Cumhurbaşkanlığı krizinden İran operasyonuna dek iç ve dış politika zeminini belirlemenin, toplum mühendisliğinin bir alt unsuru olarak kullanım değerini koruyor.
“Türban eylemleri”nin başladığı 1987 yılından beri, emekçi kitlelerin bilinci, bir yanda
Genelkurmay merkezli,
CHP destekli
Kemalist laiklik anlayışının diğer yanda ise konuyu din ve vicdan özgürlüğünün sembolü haline getiren dinci gericiliğin av sahası oldu. Emekçilerin demokratik politik ve kültürel birikimleri, kadınların özgürleşmesi ve ezilen
Alevi mezhebinin tepkileri Genelkurmay politikasına yedeklenmeye çalışıldı. Buna karşılık, bizzat faşist cunta yıllarında alan açılan dinci gericilik, rejimin zorbalık ve kitlelerin yaşamına uzaklığı, ekonomik-toplumsal krizin yarattığı bunaltı ile içe dönme arayışı, yükselişe geçen İslami sermaye gruplarının dini ritüelleri kullanmasından da beslenerek orta ve alt sınıfların düşünüş ve yaşam tarzında giderek daha fazla yer buldu.
Kim yarattı?
Tarihsel bağlamda ele alındığında, din ve laiklik arasındaki çatışma, insanlığın ileriye doğru attığı adımlardan biridir. Akılcı düşüncenin, bilim ve teknolojinin, insanın düşünsel ve kültürel gelişiminin önünde engel oluşturan, kadını erkek karşısında sefil bir varlık olarak biçimlendiren, feodal sınıfların egemenlik araçlarından biri olarak dine karşı mücadele, en radikal biçimi Fransız devriminde olmak üzere devrimci burjuvazinin bayraklarından biri olmuştur.
Emile Zola‘nın
Gerçek adlı romanı, burjuvazinin devrimci olduğu dönemde gerçekleşen kilise eğitimi ile laik eğitim arasındaki zorlu mücadeleleri ustalıkla işler.
Türkiye’de ise, dinci-laik çatışması rejim krizinin unsurlarından biri ve kitleleri dinci ve faşist devletçi gericiliğe yedeklemenin araçlarından biri olarak kullanılageldi. Kuşkusuz bu batak zeminin asli yaratıcısı, antiemperyalist ve halkçı yönü gibi özgürlükçü ve aydınlanmacı karakteri de güdük olan Kemalizmden başkası değildir. Kemalist rejimin emekçi kitleler için anlamı, yeni bir tür vergi tahsildarı ve jandarma zorbalığının yaşamlarına girmesinden ibaret kaldı. Kemalizmin “devrim” diye göklere çıkarılan üstyapı reformları, kitlelerin maddi-manevi sefaletini ortadan kaldırmak gibi bir amaca sahip değildi. Kitlelerin din bağımlılığı dahil cehalet içinde tutulması, burjuva-feodal iktidarı sürdürmenin, sınıfsal uyanışı engellemenin bir aracı olarak kullanıldı. Kemalist burjuvazinin kırdaki suç ortağı toprak ağalarının topraklarına dokunulmadığı gibi, dinci gerici örümcek ağları, hoca ve şıhların egemenlik alanları korundu. Okuma yazma oranının onlarca yıla yayılan düşüklüğünün, kırlarda çok sayıda kız çocuğunun hala okula gönderilmemesinin, çocuk yaşta evlendirilmesinin, çokeşli evliliklerin… nedeni budur. Din ve ilgili sosyal-kültürel dönüşüm konularında da kitlelerin aydınlatılması amacı güdülmeksizin yeni rejimin uygulamaları, zorbalıkla, jandarma ve emekçi halka tepeden bakan bürokrasi eliyle gerçekleştirildi. Bunlar, maddi ve kültürel özgürleşme duygusu yaratmak şurada kalsın, emekçiler tarafından rejimin hışmına uğramama güdüsüyle uygulandı ve pek çok kez de gerici direnişlerin konusu oldu. Kemalist rejim altındaki aydınlanma ışıkları, sosyalist ve halk sevgisiyle dolu aydın ve sanatçılar eliyle, ağır bedeller göze alınarak yakıldı.
Tam da bu nedenle, sermaye içerisindeki iktidar savaşları ve rejim krizlerinin hemen her belirimi, arkasına emekçi kitlelerdeki dinci gericilik birikimini -ve karşıtını- alarak gerçekleşti. DP gibi büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına denk düşen siyasal partiler ve burjuva siyasal yelpaze içinde bunları da kapsayan devamcılarının kır-taşra emekçilerine yönelik politik manipülasyonları bunun bir örneğidir. DP, CHP’ye karşı duyulan hoşnutsuzluğu sahte ancak aldatıcı bir özgürlük söylemi ve din popülizmi ile sarmalayarak yükselişe geçmiştir.
Kemalist rejimin faşist bir karakter kazanmasıyla,
ABD emperyalizminin
Sovyetler Birliği‘ni kuşatma -
“Yeşil Kuşak”- politikaları çerçevesinde devlet dininin kullanım alanı çizilirken, devrimci ve emekçi halk hareketinin yükselişi karşısında faşist ve dinci gerici sivil ve paramiliter güçlerin organizasyonu önem kazandı. Nitekim, yaprağı dahi ezen askeri faşist cunta, dinci gericiliği
Rabıta gibi örgütlerden destek alarak koltukladı;
12 Eylül‘ün eğitim sistemi
Türk-İslam sentezi üzerine oturtularak gelecek onyıllarda ihtiyaç duyulacak gerici-faşizan kitle temeli geliştirilmeye girişildi. Kirli savaşta kullanılıp sümüklü mendil gibi kenara atılan
Hizbullah, yalnızca kontrgerilla faaliyetinde bulunmuyor, Kürt kırsalında ulusal uyanış ve özgürleşme içindeki kadınlara karşı baskı ve zorbalığın toplumsal temelini de pekiştiriyordu. Bunun yanı sıra, rejim, ezen Sünni mezhebini temsil ediyordu; onyıllar boyunca, Alevi köylerine cami kurulması da içinde olmak üzere Alevilerin inançları horlandı, yok sayılarak takibata maruz bırakıldı.
Dinci gericilik ve sermaye
“… her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte ekonomik bir göreve dayanır” (Engels). Rejim içerisindeki laik-dinci gerilim ve çatışması, tarafların göstermek istediğinin ve kitleleri de yedeklediğinin aksine, kaynağını asıl olarak ne yaşam tarzı farklılaşmasından, modernizm-gericilik ikileminden, ne de çokkültürlülük ve çokhukukluluk ya da despotizm-özgürlük karşıtlığından alır:
Bugün faşist rejim içerisindeki laik-dinci geriliminin derinleşmesinin kökleri, sermaye içerisindeki ekonomik rekabet ve çatışmanın kapsama alan ve derinliğinin büyümesinde yatmaktadır. Bu,
TÜSİAD ile
AKP‘nin siyasal çizgisinde ifadesini bulan ve onu yaratan
Kayseri, Konya gibi illerdeki
KOBİ sermaye birikim süreçleri arasındaki çelişkiye denk düşmektedir. Emperyalist kapitalizmle entegrasyon içerisindeki KOBİ burjuvazisi, neoliberal ekonomik-toplumsal dönüşümün taşra illerindeki karşılığını oluşturmaktadır. Tarihsel arka planında toprak ağalığından dönüşüm geçiren tarım kapitalistleri, yerel tüccar, eşraf türü sermaye odakları bulunan bu kesim, 1980′lerden sonra izlenen ihracata dayalı sanayi politikaları ile güç kazanmış ve tarihsel toplumsal bağlantılarını da kullanarak artıdeğer bölüşüm süreçlerindeki rol ve payını artırmıştır.
“Bir kez oluşan din, zaten tüm ideolojik alanlarda geleneğin büyük bir tutucu güç olması gibi, daima geleneksel bir öz içerir. Fakat bu özde meydana gelen değişiklikler, sınıf ilişkilerinden, yani bu değişiklikleri yapan insanların ekonomik ilişkilerinden kaynaklanır.” (Din Üzerine, Marx-Engels, İnter Yayınları, s. 301)
Bu süreç, meta egemenlik ilişkilerinin taşraya ve kırlara daha derinden nüfuz etmesini sağlayarak burjuvazinin sosyal tabanını genişletmekte; kapitalist artıdeğer sömürüsünün şiddetlendirilmesinin, işgücü fiyatının taşradan metropollere doğru bastırılmasının koşullarını oluşturmaktadır. Bununla da sınırlı kalınmaksızın,
Fethullah Gülen gibi örneklerde olduğu gibi, işbirlikçi kapitalizm için uluslararası planda bir nevi “keşif kolu” gibi çalışmakta, onlarca ülkede emperyalistlerin ve işbirlikçi kapitalizmin hareket ve artıdeğer sömürüsü alanını genişletici ekonomik, siyasal, kültürel etkinliklerde bulunmaktadır. Öte yandan ve kuşkusuz bu, sermayenin bu kesiminin bu süreci kendi tarihsel gelişim seyrine özgü siyasal-kültürel renkleri içeren fırça darbeleri vurmasıyla birlikte gerçekleşmektedir.
KOBİ burjuvazisi, dinci gericiliğin hem bir görüngüsü hem de “İslami Kalvinizm” türü yeni kavram kullanımları ile birlikte dinin sekülerleşmesinin temel unsuru olarak varolmaktadır.
Mahmutpaşa, Sultanhamam, Kayseri tüccarlığının geleneksel ilişki biçimleri dönüşüme uğrarken, ortaya
Bilecik, Denizli, Konya gibi illerin yeni kapitalist vampirleri çıkmaktadır. Dinci gericiliğin formlarını ve ilişki biçimlerini de tümden terketmeksizin, ancak birikim süreçlerindeki hızlanma ve yoğunlaşmaya uygunluk parametresini de yakalayarak inşa edilen bir yeni muhafazakar çizgidir bu. Kapitalist üretim alanında TÜSİAD’ı, Japonya’yı vd. “kopyalamakta”, türbanı keşfederek kadınların çalıştırılmasının önünü açmakta ve KOBİ alanında ucuz işgücü olarak daha çok gereksinim duyulan kadın emeğini vahşice sömürmekte, bunu ise İslamın neoliberal kullanımının altını çizerek yapmaktadır.
Parametrelerden biri, neoliberal ekonomik doktrine İslamın eski argümanları ile apaçık çelişki oluşturacak tarzda ve yırtıkça bağlılıktır. Erbakan’ın ünlü
“Faizci bunlar” söyleminin yerini azami artıdeğer için köpekbalığı stratejisinde -sözde faiz yerine kar ortaklığı şirketleri ile- konumlanmak almıştır. Emperyalist kapitalizm ile ekonomik ve siyasal ilişkiler konusunda Arap ve
Aramco gibi Arap-Amerikan sermayesi dolayımının esas alınması, onu da kapsayacak biçimde, ancak daha dolayımsız biçimlere doğru seyretmiştir -son kesitteki
Kuveyt Bank, Dubai Towers gibi ataklar bunun örnekleridir. Batı kavramının dinsizlik, ahlaksızlık ve sömürü kavramlarıyla ilişkilendirilmesi yerine, AKP örneğinde olduğu gibi, ekonomik, siyasal, toplumsal hareket alanının genişletilebilmesi için
AB yönünde atılan adımlar en azından bir dönem iç politik dengeler elverdiği ölçüde hızlandırılmıştır. Eğitimde Kuran kursu-İmam Hatip çemberinin yerini İslami tonlar korunarak ancak üretim örgütlenme modeli ve teknolojisini yakalamaya uygun bir felsefe ve uygulama almıştır. Şer’i toplumsal düzen arayış ve propagandası da, bir süre çok kültürlü, çok hukuklu toplum teması ile ikame edilmiş ve sonra bu da silikleştirilmiş, mevcut rejimin neoliberal “tatlısu İslamı” çerçevesinde düzenlenmesi ve bir bölümü tekelleşen KOBİ burjuvazisinin hareket alanının siyasal planda genişletilmesine yönelinmiştir.
İslam açısından bir deformasyon anlamına gelen türban ve diğer geçiş biçimleri, ancak neoliberal ekonomik-toplumsal dönüşüm süreci içerisinde anlamlandırılabilir. İçlerinden bazıları tekel düzeyine ulaşmış, bir bütün olarak emperyalist kapitalizmin örgütlenme stratejisi içerisinde yer alan KOBİ burjuvazisi, tekstil, konfeksiyon, gıda türü emek yoğun sektörlerin yanı sıra, eğitim, sağlık, perakendecilik gibi hizmet alanlarında yoğunlaşmaktadır. Özellikle taşra illerinde gelişmemiş sınıf yapısı üzerinde işçi ile kapitalist arasında dini bağımlılık ilişkilerinin de kullanıldığı tatlı kar sularında yüzmektedir. Avrupa dahil, toplumsal hinterlandında dinin gördüğü onayı değerlendirerek yürüttüğü kara para faaliyeti, sermaye birikimini hızlandırarak semirmesinde büyük rol oynamıştır. Trilyonları bulan ve sınıf atlama özlemi içindeki yüzbinlerin “tokatlandığı” meblağlar, bugün karşımıza İslami tekel azmanları ve KOBİ’ler olarak çıkmaktadır.
Ekonomik, siyasal, toplumsal tarihsel temelleri bulunan ancak son 20-30 yılın olgu ve gelişmeleri sonucunda hormonlandırılmış dinci gericiliğe karşı yürütülen o sözde pek aydınlanmacı ve modernist, laik savaşım ve dinci gericiliğin içerisinde en küçük bir demokratik içerik bulunmayan “özgürlük” demagojisi, kitlelere herbirinin arkasındaki emek ve halk düşmanı öz gizlenerek taşınmaktadır. Emekçilerin en küçük çıkarlarının olmadığı laik-dinci çatışmasının payandaları olmaktan çıkarılması, onların sınıfsal, sosyalist ve demokratik eğitiminin zorunlu bir parçası olduğu gibi, bağımsız devrimci siyasal tutum geliştirmelerinin de olmazsa olmaz koşuludur.
Örtüneceksin!
Laik-dinci çatışmasının alt unsuru olarak türban, kaynağını kadının İslami değer ve normlara bağlılığını ifade eden
“tesettür”den alır. “Tesettür”, erkekten kaçma, erkeğe açık görünmeme anlamına gelir ve kadının İslamiyetteki konumunu, erkekle insandışılaştırılmış ve yabancılaştırılmış, köleliğe dayalı ilişkisini kabullenişini simgeler. Buna göre kadın, saçından ayak bileğine kadar örtünmelidir. Kadın, erkeğin evcil kölesidir; dışarıya ancak tepeden tırnağa örtünmüş olarak çıkabilir. Bunun ideal biçimi gözlerin dahi görünmediği
burka ve
çarşaftır.
Kadının ezilen cins konumu, kuşkusuz salt İslamiyete özgü bir durum değildir. Kadının ezilmesi ve aşağılanması, sınıflı toplumun ürünüdür ve tüm dinler, bu ezilme ve aşağılanmaya kutsallık atfederek, kadını erkeğiyle insana en ilkel, bayağı ve gerici güdüleri “kazandırmıştır”. İslamiyetten önce -
Cahiliyye devrinde- Arap toplumunda kadının konumu, ilkel komünal düzenin izlerini taşıyordu. İslamiyet ise kadını “
aklen ve dinen aşağı bir yaratık”, “fitneci ve nankör” olarak tanımladı.
Muhammed, “
Benden sonra erkekler için kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım” demişti. Akıl bakımından eksiklik ve fitneliği nedeniyle kadının sürekli olarak erkeğin hükmü altında tutulması ve ona kölece itaat etmesi zorunludur. Kadın, erkeğin tüm isteklerine boyun eğmeli, hizmetçiliğini ve cinsel köleliğini ibadet saymalıdır. Kadın eşinin herhangi bir emrine itaat etmediği takdirde eşi onu dövme hakkına sahiptir. İsterse tek sözle onu boşayabilir. Çocuğunun olmaması, hastalığı gibi nedenlerle üzerine ve zevk için yeniden evlenebilir.
İslamiyetin kadına biçtiği bu içler acısı rol, küçük yaşta başlar. Erkek çocuğun saçı bile altın değerindeyken, kız çocukları utanç sebebidirler. Kızlar 5-6 yaşlarında erkeklerden uzaklaştırılır. Tesettürün nedeni de karşı cinsle kurulabilecek bağların koparılmasıdır. Kadın evlenirken bakire olmalıdır. Küçük kızların evlenmeleri için hiçbir yaş sınırı yoktur. 3 yaşında dahi evlendirilebilirler. Okumayı öğrenmeleri ise dinen caiz değildir.
İslam, nikah ve evliliği kutsal ilan eder. Evlilik, “fuhuş değil helal hayat” sürmek ve neslin devamı için yapılır. Cinselliğin amacı üremek ve manevi hazza ulaşmaktır; onda uhrevi bir anlam aranmalıdır. Kadının evdeki görevleri, itaat, hizmet, iffet, israftan kaçınmak, çocukları iyi terbiye etmektir. Kadının çalışması, İslamiyete sonradan getirilen yorumlara göre ancak zorunluluk halinde ve kocasının izniyle mümkündür. Çalışmak için kadın ve erkeğin birlikte çalışmaması, tesettüre riayet etmek ve eşini ve çocuğunu ihmal etmemek gibi koşullar koyulmaktadır. Zira kadının çalışması, evin huzuruna felaket getirir. Çalışan kadın cinsel özgürlüğünü de serbestçe yaşamak isteyebilir, suç işleme olasılığı artar. Aynı biçimde, kadının sosyalleşmesi, ev dışında ilişki ve çevresinin olması da ev huzurunu bozucu bulunur.
Neden türban?
Yeni İslami yayınlarda türbanın “avantajları” şöyle sıralanıyor: “
Kadının bireysel saygınlığının ve değerinin yüceltilişi; kadının üretime katılışı ve yeteneklerini geliştirme faaliyetleri; örtünün cinsi anarşiyi önleme işlevi; aile içi ilişkinin sağlamlaşmasındaki rolü.”
İslamcı bir kadın yazarın ifadesiyle “
Kadın çalışacak mı? Geçmiş olsun diyebiliriz. Artık müslüman kadınlar iş hayatında olmasın diyemiyoruz”. Bir diğeri, yaman çelişkiyi şöyle tanımlıyor:
“Sekreterlik kurumunu eleştiren radikallerin bile başörtülü sekreterleri var. Reklamları eleştirenler, ünlü mankenleri tesettür kıyafetleri tanıtımında podyuma çıkarıyorlar. Kot giymeyen, kola içmeyenler, şimdi bu ürünlerin ticaretini yapıyorlar. Teknolojiye, Batı bilimine karşı çıkanlar, yazılarını en gelişmiş bilgisayarlarda yazıyorlar. Mikrofonla ezan okunmasına karşı çıkan Seyyid Kutup’u mezhepsizlikle suçlayanlar, dev medya kuruluşlarında en frapan sanatçıları çalıştırıyor…”
İslamcı modaevleri, kadının örtülü olabileceğini, ama süs, renk ve şekil konusunda özgür olduğunu söylüyor. Orta yol bulunmuş bile -
“itici olmadan örtünme”. Çarşaf yerine gösterişçi bir tarzda, “
giyimdeki çeşitliliklerin ve feminen kaygıların ve şıklığın bu kodları tersyüz etme işlemi” devreye girmiş bulunuyor.
Söylenen doğrudur! Türban, kadının üretime katılmasının yol haritası, bir toplum mühendisliği aracıdır. Taşra KOBİ’lerinde, hatta İstanbul’un varoşlarında pek çok kadın emekçi, “Namusumla çalışıyorum” mesajını türbanıyla vererek evden çıkabilmekte, iş arayıp bulabilmektedir -”tesettürlü eleman” arayan işyerleri de az değildir. Emekçi kadına eve hapsedilmiş haliyle karşılaştırıldığında bu ona bir tür “özgürleşme” duygusu da vermekte, erkeklerin bulunduğu yerlere girip çıkabilme, sokakta belli bir özgüvenle yürüme olanağını sağlamaktadır. Orta sınıf kadınlarda ise yaşam standartlarının da yükselmesiyle birlikte telefonda nasıl konuşulacağı, ev ziyaretlerinin nasıl olması gerektiği, çocuk eğitimi gibi konularda kent yaşam değer ve ilişkilerinin yerleşme düzlemiyle birlikte gerçekleşmektedir. Biraz abartılı bir ele alışla, orta-üst sınıftan türbanlı kadın, yaşam tarzı -iş, ev ortamı, spor, tatiller, vb- ile neoliberal ekonomik-toplumsal dönüşümün özütü olarak kabul edilmelidir.
Ne var ki, türbanın kadına verdiği özgürleşme duygusu sanal olmaktan öteye geçemez. Pek çok kadının dini baskılar sonucu “kapanması”, başı açık genç kızların işe girecekleri zaman türban takmaları işin bir yönüdür. Asıl önemlisi ise, türbanın kadının içerisinde bulunduğu bağımlılık ilişkilerini neoliberal bir form altında yeniden üretmesidir. Bu yönüyle o hem bir neden, hem de bir sonuçtur. Kadın, taşra illerindeki KOBİ işyerlerinde, AKP’li belediyelerde din faktörünün aynı zamanda bir sınıfsal, siyasal baskı unsuru olarak kullanılması nedeniyle üretim alanına girişin verdiği özgürleşmeyi tam olarak yaşayamaz. Yoksullara yardım adı altında yapılan gıda dağıtımlarının bir koşulu da kadının türbanlı gelmesidir! 1970′li yıllarda işe giren genç kız ve kadınların ilk yapmak istedikleri şeylerden biri, giyimlerine kentli bir görünüm kazandırmaktı. Bugün bunun yerini türban almıştır. Aynı biçimde türban, kadının eşi -ve erkeklerle- olan bağımlılık ve ezilme, yabancılaşma ilişkisinin süregeldiğinin işaretidir. Gösterilmek istendiğinin aksine, türban, kadının özgürlük sembolü vd değil, onu gericiliğe ve sınıflı toplum egemenliğinin bugünkü biçimlenişine bağlayan bir örümcek ağıdır.
Bağımsız sınıf tutumu
Laik-dinci ayrışmasının “halk arasındaki” yaygın ve görünür bir ifadesi, “tesettürlü”-başı açık farkı biçimindedir. Kuşkusuz özellikle KOBİ’lerde dinin kullanımı işçilerin mezhepsel temelde bölünmüşlüğüne oynanması, oruç vb baskılarla sınırlı olmayacak kadar geniştir. Ancak dinci-laik kışkırtmasının türban sorununda işçi sınıfı içerisinde ve işçi kadınlar arasında ne bir karşılığı ne de yansıması vardır. Türbanlı işçi kadınlar, işçi sınıfı içerisindeki devrimci çalışmanın önünde özel bir engel oluşturmadıkları gibi; aksine, evlerinden çıkabildiklerinde ve devrimci çalışmanın yaygınlığı ölçüsünde sendikal eylemlerde ve hatta çok küçük ölçeklerde devrimci sendikal faaliyetlerde yer almaktadırlar. Bu, devrimci sınıf çalışmasında emekçi kadınları sınıf kimliğine kazanma başarı ölçütlerinden biridir. Emekçi kadınlar içerisinde sınıf kimliğinin gelişimine ve erkek emekçilerle sınıf mücadelesinde birlikte yer alışlarına bağlı olarak türban da geriye çekilip silikleşecektir.
Zaten emekçi kadınların bir bölümünün türbanlı oluşunun. türbanın rejim krizi unsuru olarak gündeme gelmesinde bir önemi de yoktur! Türbanın rejim krizinin bir unsuru olarak gündemleştirilmesinin nedeni, Genelkurmay merkezli faşist laiklik cephesinin dişlerini gıcırdatması, İslamın neoliberal ekonomik-toplumsal dönüşümü ile birlikte, türbanın kamu dairelerinde, okullarda ve daha önemlisi ordu, bürokrasi kademeleri içerisinde dinci gericiliğin kazandığı mevzilerin birer nişanesi olarak varlığıdır. 28 Şubat günlerinde tasfiye edilen asker ve bürokratların hikayelerinde “erkek eli sıkmayan, erkeğe görünmeyen türbanlı eş” figürü azımsanmayacak bir rol oynar. Birkaç yıl önce Genelkurmay tarafından çıkarılan bir afiş, “irtica ve laiklik”, bir yanda çarşaflı kadınları, başı örtülü küçük kızları, diğer yanda ise güzellik yarışması gibi görüntüleri içeriyordu. Kadın ise, ister çarşaflı, ister “minimal” giyinmiş olsun aynı çemberin içerisindeydi: Bağımlılık ve metalaşma! Kemalist laiklik,
Medeni Kanun‘daki son düzenlemelerle kadın sorununa çözümü burjuva modernleşme olarak gösterirken, onu kapitalizme bağlayan zincirleri yalınlaştırmakta, bunu ise sanal bir özgürlük söylemi ile gerçekleştirmektedir.
İşçi sınıfı devrimcilerinin birinci görevi, emekçilerin hiçbir çıkarı olmayan bu saflaşmada yer alarak daha fazla bölünmesine, iki ucu da pis değneğin bir ucundan tutmasına izin vermemektir. Burjuva sınıflar arasındaki laik-dinci çatışmasının gerici karakterinin teşhiri, emekçi sınıflar içindeki ajitasyon/propaganda çalışmasının ve bağımsız sınıf tutumunun, kimliğinin geliştirilmesinin olmazsa olmazlarından biridir. Genelkurmay merkezli faşist laiklik cephesinin emek ve halk düşmanı karakteri, gerektiğinde dini kendisinin de araçsal bir tarzda kullandığı, sömürülen ve ezilen sınıfların faşist rejimden en küçük bir umarının olamayacağı emekçi kitlelere kendi deneyimleri ile de beslenerek kavratılmalıdır. Aynı biçimde, dinci gerici sermaye kesimleri ve onların ellerindeki mevzileri -belediyeler,
Deniz Feneri Derneği vd.- kullanarak yaptıkları halk avcılığı, emekçilerin bilincinde açık olmalıdır.
Türban sorununda ve dinci gericiliğe karşı Genelkurmay’ın izlediği, onun toplumsal-kültürel temelini güçlendirici zorbalık yöntemleri ile işçi sınıfı devrimcilerinin hiçbir ortak yönü olamaz. Bu, CHP,
İP gibi faşizan volan kayışları bir yana, “aydınlanmacılık” görünümü altında laik-dinci saflaşmasında Genelkurmay’ın mevzilerinde hareket eden, 28 Şubat’lardan itibaren kendisine hareket alanı açılan
T“K”P solculuğunun, sol darbeci geleneğinden dolayı Danıştay saldırısından sonra laiklik yürüyüşlerine atlayan
HKP gibi partilerin, anadilde eğitim gibi demokratik bir talepten dümen kırıp tüm faaliyetini “AKP kadrolaşmasına karşı mücadele”ye indirgeyen
Eğitim-Sen yönetimi gibilerinin işidir! Devrimci proletarya, dinci gericiliğe karşı mücadeleyi karşıdevrimci bir rejimin asker ve polisine havale etmez; bu tür yöntemlere hem karşıdevrim içerisindeki çatışmanın taraflarından birini güçlendireceğini ve aynı zamanda da gericiliği daha da kemikleştireceği yönündeki tarihsel deneyimleri de değerlendirerek karşı çıkar. Devrimci proletarya, din sorununun, onun tarihsel ekonomik sosyal temellerinden koparmaksızın ele alınması gerektiği, bir kılıç darbesi ile çözülemeyeceği, işçi ve emekçilerin sınıfsal bilinç ve mücadelesini geliştirmenin tutulması gereken biricik halka olduğu bilinciyle hareket eder.
Marx ve
Engels, Bismarck‘ın klerikalizmin üzerine yasa ve polis zoruyla gitmesini “
onu (dini -bn)
şehitlik mertebesine yükseltmek ve ömrünü uzatmak” olarak yorumluyorlardı. Benzer bir biçimde,
Lenin de, ateizmin
Bolşevik Parti programında yer almamasını, “
eski önyargılarının izlerini taşıyan proleterlere” partiyle ilişki kurmalarının yasaklanmamasını, din sorununun “
soyut, idealist bir biçimde, sınıf savaşımıyla bağlantısız bir ‘entelektüel’ sorun olarak koyulmaması” ile ilişkilendiriyordu:
“İşçi yığınları üzerinde sonsuz baskı ve zorbalığa dayalı bir toplumda, dinsel önyargıları (bırakalım polis zorunu, proletarya partisinin -bn) propaganda yöntemleriyle giderilebilir sanmak aptallık olur. İnsanlığa vurulmuş din boyunduruğunun toplum içindeki ekonomik boyunduruğun yalnızca bir ürünü ve yansıması olduğunu unutmak burjuva darkafalılığı olur. Proletarya, kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi öz savaşımıyla aydınlatılmazsa, broşürlerin çoğalması ve öğütlerin artması onu aydınlatamaz. Ezilen sınıfın bu gerçekten devrimci savaşımında yeryüzünde bir cennet yaratma uğruna birlik, bizim için, gökteki cennet konusunda proleter düşünce birliğinden daha önemlidir.” (Sosyalizm ve Din, s. 13)
Din sorununda Bismarck’çı, Genelkurmay’cı laiklik anlayış ve yöntemlerinin reddedilmesi, dinci gericiliğe karşı mücadelenin devrimci proletaryanın hiç gündeminde olmadığı anlamına gelmez. Din ve devlet işlerinin ayrılması ve devlet karşısında dinin kişisel bir sorun olarak tanımlanması, Marksizm açısından sorunun özünü oluşturur. Dev
Diyanet bütçeleri ile emekçilerin bilincinin bulandırılması, dini eğitimin -İmam Hatip Okulları- devlet tarafından finanse edilmesi, kadının din ve gerici gelenekler bağlamında karşı karşıya olduğu baskılar, bunun bir yönüdür. Aynı zamanda ise, dinci gerici sermayenin emek ve halk düşmanı yüzünün teşhir edilmesi ve emekçileri sisteme bağlayan palamarların sınıf mücadelesi yoluyla çözülmesi zorunludur.
Marx, işçi partisinin din karşısındaki tutumunu en özlü biçimiyle şöyle ifade ediyordu:
“Herkes, dini ve bedeni hacetlerini polis burnunu sokmadan yerine getirebilmelidir. Fakat işçi partisi, bu fırsatla, burjuva ‘vicdan özgürlüğü’nün, olası her türden dini inanç özgürlüğünün hoş görülmesinden başka bir şey olmadığının, bilakis, vicdanı dinin hayaletinden kurtarmaya çalıştığının bilincinde olduğunu ifade etmek zorundaydı.” (Din Üzerine, s. 185)
Bu, devrimci proletaryanın -karşıdevrimci bir rejimin tepeden inmeci ve polis marifetiyle laiklik anlayışı ile sınır çekmiş olarak- din ve vicdan özgürlüğünü hangi sınırlar içerisinde ele alması gerektiğini neredeyse bir matematik formülü kesinliği ile ortaya koyar. Lenin, sosyalistlerin din sorununa yaklaşımı olarak devletle ilgili olduğu alanda dinin özel bir iş sayılmasına, kilise ve devletin, okul ve kilisenin birbirinden ayrılmasına vurgu yaptıktan sonra, şunları söyler:
“Sosyalist proletarya partisinin ilgili olduğu alanda din özel bir iş değildir. Partimiz, işçi sınıfının kurtuluşu için uğraşan sınıf bilinçli, ileri savaşçıların bir birliğidir. Böyle bir birlik, dinsel inançlar biçimindeki sınıf bilinci yokluğuna, bilgisizliğe ya da karanlıkçılığa ilgisiz olamaz ve olmamak zorundadır. Din sisine karşı tamamıyla ideolojik ve yalnızca ideolojik silahlarla, basınımız yoluyla ve sözlü olarak savaşabilmek için, kilisenin devletle ilişkisinin tümüyle kesilmesini istiyoruz. Birliğimizi, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni, işçilerin her türlü dinsel aldatılmasına karşı kesinlikle böyle bir savaş için kurduk. Ve ideolojik savaşım, bizim için özel bir iş değildir; tersine, tüm Parti’nin, tüm proletaryanın işidir.” (Sosyalizm ve Din, s. 12)
Sınıf partisinin özgürlük anlayışı açısından türban da içinde olmak üzere, sınırlı ve ekstrem halleriyle “dinine göre yaşama” talebi, sermayenin bir kesiminin genişleyen hareket alanına biçtiği siyasal, toplumsal, kültürel formdan başka bir şey değildir. Bir simge olarak türban sorunu, son kesitte AKP cephesinden hükümet olduktan sonra devletin diğer kurumlarında da yürüttüğü iktidar mücadelesinde İslami ritüelleriyle tırmanmanın, Genelkurmay-CHP ekseninde de kitleleri karşı yönde manipüle etmenin kullanım aracına dönüşmüştür. O, ilerici bir yön ve içerik taşımamaktadır; demokratik bir talep olmadığı gibi, kitlelerin demokratik bilinç ve kültürünün geliştirilmesi yönünden de ele alınamaz. Sözkonusu olan. toprak sorunu, ulusal sorun gibi, sosyalizm açısından tarihsel olarak daha geri sorunlar olmakla birlikte emekçi kitlelerin halkçı-demokratik özlem ve talepler temelinde dinamize edildiği, kadının özgürleştiği, aynı zamanda ise, sınıf mücadelesi zemininin yalınlaştırılmasını, proletarya-burjuvazi çelişkisinin çıplaklaşmasını sağlayacak bir talep olarak kavranamaz. Ezilen bir din ve mezhep olma gibi özgül bir sorun niteliği de taşımamaktadır. Türban sorununa ezilen cins olarak kadın sorunu açısından bakıldığında ise, düpedüz kadını aşağılayan, erkek karşısındaki ikincil konumunu meşrulaştıran rolünün üzerinden atlanıp geçilemez. Din ve türban, proletarya için desteklenmesi gereken bir özgürlük bayrağı değildir.
Dinin kitleler üzerindeki uyuşturucu etkisinin, emekçi kadını evin ve erkeğin kölesi haline getirmesinin, onu cehalet içinde yozlaştırıp acı ve felaketlere boğmasının, iki insan arasındaki en doğal ilişkiyi cehennem azabına çevirmesinin… acısını emek ve halk düşmanları değil, devrimci sınıfın üyeleri ve siyasal temsilcileri bilirler. Bu acıya son verebilecek olan ise, emekçi yığınların bu en büyük ve köklü aldanışınının, en ilkel, dinci gerici zihniyet ve davranışlarının sökülüp atılmasını, kadının ikinci sınıf konumunu yaratan sömürücü sınıf egemenliğinin alaşağı edilmesini… sağlayacak olan toplumsal devrimden başkası değildir. Emekçi kadını -türban da kullanılarak- eve, erkeğe ve sisteme bağlayan kölelik bağları, kadın ve erkek emekçilerin kapitalistlere karşı birlikte mücadelesiyle çözülüp dağılacaktır.
Ufuk Çizgisi, 17 Haziran 2006, Sayı: 40