Kapitalizmin geldiği aşamada sağlık da kar kapısı. Karşılığı ödenmemiş emeğimiz üzerinden sağlanan sermaye birikimine, hastalıklarımız üzerinden yeni birikimler ekleniyor. Paramız yoksa tedavi olamıyoruz, tedavi olamayınca iyileşemiyoruz, iyileşemeyince çalışamıyoruz.... Bu durumda kapitalizm için yaşamamızın bir gereği kalmıyor.
Sağlık hakkı yaşam hakkıdır! Neoliberal kapitalizm en korkunç sonuçlarını bu alanda yaratıyor. Bebeklerin toplu katli, tedavi olamayan çocukların tek tek katli ve karlı olmayan ilaçların getirtilmemesiyle yaşanan ölümlerin haberleriyle hemen hemen hergün karşılaşıyoruz.
İlaç tekelleri, kuş gribi, Kongo Kırım Kanamalı Ateşi gibi hastalıkların tedavisi için gerekli ilaçların araştırılması ve üretimini karlı bulmadığı için yeni yeni hastalıklarla katlediliyoruz. Ortaçağdan kalma verem tekrar hortluyor.
İlaç tekelleri parayı kellik ilaçları, iktidarsızlık hapları, kırışıklık kremlerinden kazanıyor ve yatırımını da buraya yapıyor.
Bunları yaşıyoruz ve hepsini biliyoruz. Biz bilmediğimiz, bize gösterilmeyen bir şeyden bahsedeceğiz; Küba'nın sağlık sisteminden. Kuşatma altındaki küçücük anti-emperyalist bir halk demokrasisinde sağlık sistemini anlatıp, sizi sosyalizmde nasıl daha gelişkin yaşanacağını düşünmeye bırakacağız.
KÜBA'DA SAĞLIK
Küba’da sağlık kar değil, toplumsal ihtiyaçların karşılanması temelinde örgütleniyor. Küba’da laboratuvarların kapitalist ülkelerdeki sağlık şirketleri gibi aylık, yıllık bilançoları, nakit giriş analizleri gibi ölçekleri yok. Laboratuvarlar broşür basmıyor, ilaçlarını satmak için pazarlama uygulamıyor, pazarlama elemanı ordusu beslemiyor. İlaç lisansları satılmıyor, laboratuvarlar arasında paylaşılıyor. Diğer ülkelerle de paylaşılıyor, Kübalı uzmanlar Çin, Malezya, Hindistan ve İran gibi ülkelere teknoloji transferi yapıyorlar, bu ülkelere kendi laboratuvarlarını açmaları için yardım ediyorlar. Küba'da tüm ilaçlar ve tedaviler, yani sağlık tamamen parasız.
Bir keresinde bilim insanları başka ülkelere ilaç ihraç etme üzerine konuşurken patentlerin korunmasından bahsederler, içeri Castro girer ve “Ne bu patent mevzusu, delirdiniz mi, biz patentlere inanmıyoruz, bilim bu, ticaret değil!” der ve gider.
Castro’ya göre patente gerek de yok. Çünkü Küba, ilaç tekelleri gibi “para” kazanmayı hedef almıyor, kellik ilaçları, iktidarsızlık hapları, kırışıklık kremlerine odaklanmıyor. Küba ilaç sektörü, ya da Küba biyoteknolojisinin odaklandığı üç alan var; kanser tedavisi, AIDS ve sıtma, tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların aşıları.
ÖLDÜREN DEĞİL YAŞATAN KAHRAMANLAR
Küba’nın ilaç sektörü dışarıdan satın alınan patentler yerine yerli ArGe’ye dayanıyor. Kübalılar, ilaç endüstrisinde çalışan araştırmacılar için “Küba Devrimi’nin kahramanları” tanımını kullanıyor. Bu “kahramanlar” kanser aşısını bile buldular.
1959’daki Küba Devrimi’nden sonra ilaç ve hastalık tedavisi, fakir halkın sağlık ihtiyacının karşılanması en ciddi problem olarak ortaya çıktı. Aradan geçen 47 yıl sonunda Küba bugün “sağlık ihracatı” yapan bir ülke haline geldi. Binlerce Kübalı doktor, bağımlı ülkelerdeki hastalara parasız bakım ve tedavi hizmetleri veriyor. Düşük maliyetli ancak kaliteli Küba hastaneleri de Afrika ve Latin Amerikalı hastalara yönelik sağlık hizmeti veriyor.
“Sağlık ihracatı”, kapitalist anlamda bir “dış yatırım” değil. Kübalı bilim insanları diğer ülkedeki üniversitelere giderek meslektaşlarına teknoloji transferi yapıyor, ülkedeki yoksullara ilaçları parasız olarak dağıtıyor.
Küba’nın biyoteknoloji öyküsü 1980’lere gidiyor. 1981 yılında bir grup Kübalı bilim insanı, virüslerle mücadele eden protein interferonları üzerine ihtisas yapmak için Finlandiya’ya gönderiliyor. Bu doktorlar Castro’nun emriyle gönderilen parayla bir laboratuvar dolusu eşyayı ülkeye getiriyor. Castro, başkent Havana banliyölerinde bir pansiyonu bu doktorlara tahsis ederek bir ArGe merkezi kurduruyor. İlk olarak bu merkezden büyüyen Küba ilaç sektörü 10 yıl içinde Sovyet bloğunun adeta “eczane”si oldu. Bu “eczane” gönderdiği ilaçlar karşılığında makine veya başka bir ürün alıyordu.
BİR KAHRAMAN: CONCEPCİON CAMPA HUERGA
Küba’daki Finlay Institute adlı bir kurum dünyanın ilk Menenjit B aşısını geliştirdi. Kurumun başaraştırmacısı Concepcion Campa Huergo, aşıyı deneklere vurmadan önce kendisi ve çocukları üzerinde denedi. Campa Huergo, Küba’nın biyoteknolojiye verdiği önemi şöyle özetliyor: “Bir keresinde Fidel’e bir tanesi 70 bin dolar değerinde olan santrifüjör (karışımdaki ağır sıvıları veya maddeleri ayrıştıran cihaz) makinesi istedim. İki gün sonra 10 tane birden gelmişti”.
ABD'nin başını çektiği ambargo en büyük ketleyiciliği yapıyor. Kübalı bilim insanları birçok malzemeyi kendi olanakları ile üretiyor; örneğin, enzimler, doku kültürleri, virüsler ve diğer laboratuvar gereçleri gibi. Her kurumun kendi labortuvarı bulunuyor; sonuçlar devlet hastanelerindeki kliniklerde deneniyor.
40 yılın sonunda bir ilk oldu ve ABD’nin ambargosu şartlı olarak delindi. Kübalı araştırmacılar akciğer kanseri aşısı geliştirdi, aşı bir uluslararası konferansta tanıtıldı. Bunu gören CancerVax adlı ABD’li bir şirket tam iki yıl boyunca Washington’da lobi yaparak, sonunda ürünü ABD’de test etme izni aldı. Bugün milyonlarca ABD’li akciğer kanserinden yaşamını yitiriyor.
Bizde süpakülatif sermaye kriz olup boynumuza biniyor. Faiz, borsa, kur... sefalet birikimiz üzerinden dönüyor. Bir de ABD’li bir diplomatın Küba ile ilgili söylediklerine bakın:
“Küba’da ekonomi uzmanları internetten dünya para piyasalarını, borsaları ve Wall Street Journal’ı takip ediyor, ama hep içten içe gülerek”.