Uzatılmış Ortadoğu Savaşı Başladı

Ortadoğu'da ateşlenen fitilin ucu Avrasya'ya kadar uzanıyor. Türkiye emekçi halkının öfkesi dinci gericiliğin bataklığına bırakılamaz.

GÜNCEL
Çarşamba, 19 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)

İsrail siyonizminin Gazze’yi düzleyen pervasız saldırısı ile bir kez daha alevlenen Ortadoğu, Hizbullah’ın iki İsrail askerini esir alması üzerine siyonizmin Lübnan’a da saldırması ile iyice karıştı. Son gelişmeler emperyalizmin geçirdiği düzey farklılaşması ile de birleşerek Ortadoğu’da “uzatılmış bölge savaşının” başladığının resmi ilanı oldu.

Yay çok önceden gerildi. Suriye’nin Lübnan’dan çekilmeye zorlanması, İran’a “vururuz” tehditleri ve Hamas hükümetinin varlığına yönelik saldırılardaki yoğunlaşma, gerilen sürecin üst başlıklarıydı. Şimdi gelinen aşama ise, sadece Ortadoğu ile sınırlı olmayan gelişmelerin sonucunda yeni bir sıçramaya işaret ediyor!…

Bugün Ortadoğu’da ateşlenen fitilin ucu da Avrasya’ya kadar uzanıyor. Enerji ve enerji koridorları üzerindeki hakimiyetini başlı başına bir silaha dönüştürerek “arka bahçesi” üzerinde kontrolü yeniden sağlamaya başlayan Rusya, giderek yine Ortadoğu’ya doğru uzanma sinyalleri veriyor. Ekonomisi ile doğru orantılı büyüyen enerji açığını kapatmak zorunda olan Çin ise Avrasya ve Ortadoğu üzerinde hakimiyet kurma amaçlı açılımlarına hız kazandırıyor. Bu hamleler, karşılığını ABD emperyalizmi ve ileri karakolu İsrail siyonizminin Gazze ve Lübnan işgalleri ile buluyor. Tüm engelleme çabalarına rağmen, İran ile Suriye ve işbirlikçiliğini yaptığı Rus emperyalizmi Lübnan üzerindeki nüfuzlarını eskisi kadar geniş olmasa da koruyorlar. İsrail’in arkasındaki ABD’nin de desteği ve iteklemesiyle Lübnan’ı altı yıl aradan sonra tekrar işgal etmesi Hizbullah üzerinden Suriye, özel olaraksa İran’ın Lübnan bağlantısını koparmaya ve tam tecrit etmeye yönelik bir hamledir.

ABD mali oligarşisi bir süredir Fukuyama, Huntington gibi “düşünürler” ve Irak’ta görev yapmış emekli generalleri üzerinden, Ortadoğu taktiğinin yanlışlığı üzerine dem vuruyor. Bölgenin etnik ve dini yapısıyla demokrasinin hayal olduğu üzerine oturtulan ırkçı “teori”, çok kültürlülüğün ayrıştırılarak stabilize edilmesine hükmediyor. Demokrasi kılıfı geçirilerek tarihin çöplüğünden çıkartılmış “böl, parçala, yönet” politikasının bu yeni versiyonu, radikallerle işbirlikçilerin başka bir kod ile ayrıştırılmasından ve birincilerin ezilerek bertaraf edilmesi, ikincilerin ise hükümete getirilerek ihya edilmesinden başka bir şey değil. Bugün adım adım bu teoriye göre şekillendirilen Irak’tan sonra ABD’nin ikinci durağı “Ortadoğu’nun mozayiği” diye adlandırılan Lübnan ve onun içinde de Hizbullah olacak. İsrail’in, Güney Lübnan’ın işgalinin uzun süreceğine dair daha ilk günden verdiği mesajlar ile Lübnan hükümetine Güney Lübnan’ın boşaltılması yönünde yaptığı çağrılar, Hizbullah’ın devasa bir katliamla yok edilmeye çalışılacağının sinyalleridir.

İsrail saldırganlığı, Afganistan ve Irak direnişlerine saplanıp kalan ABD’nin dolayımlı bir cephe ile İran ve Suriye’yi köşeye sıkıştırma amacıda taşımaktadır. Ne pahasına olursa olsun İran’ın nükleer güce erişmesini önleme çabaları ile Irak direnişini kıramayan ve kara harekatındaki hantallığından dolayı eleştirilen ordusunun verili haliyle geniş bir emperyalist birlik oluşturmadan İran’a saldırmasının neredeyse imkansızlığı arasında sıkışan ABD mali oligarşisi, İsrail işgali ile İran’ın Lübnan üzerindeki nüfuzunu kırmaya ve diğer bölge rejimlerine de gözdağı vermeye oynuyor.

Gazze işgalinin ilk günlerinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın konutunun üzerinde savaş uçakları uçuran İsrail, Lübnan’ı işgal ve Hizbullah’ın Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı da açıktan ölümle tehdit ederek şimdi de İran’a meydan okuyor. Kısaca “sıkıysa tepki ver” yollu gönderilen mesaj, nükleer denemelerdeki ısrarı ve inatçılığının bölge ve İslam rejimleri nezdinde İran’a kazandırdığı saygınlığı yerle bir etmek ve Kuzey Kore, Venezüella, Bolivya’nın çıkışları ile de birleşerek ABD’nin sarsılan prestijinin yeniden oluşturulması içindir.

ABD ve İsrail’in saldırı tehdidi altında olan İran’ın hedefi ise, Hizbullah’ın eylemi üzerinden Gazze’deki işgal ve katliama karşı öfke duyan bölge halklarının tepkilerini de yedekleyerek emperyalist işgale karşı duvar örmeye ayarlıdır. İsrail’in alabildiğine pervasız saldırıları karşısında sessiz kalan işbirlikçi bölge rejimlerine karşı duyulan öfkeyi kendi potasında eritme çabası, İran’ın ABD ve İsrail’e karşı elini güçlendirmesine yöneliktir. Bu yönelim sadece Ortadoğu hakları ile de sınırlı değil. Yanı sıra, bölge devletlerini de kendi yörüngesine çekme amacı taşıyor. İran bu bilinçli hamlesi ile İsrail siyonizmini iki cephede birden savaşın ortasına çekerek, istediği anda sadece Hamas ve Hizbullah ile de sınırlı olmayan gücünü devreye sokabilecek kabiliyette olduğunu göstermiş oldu.

Hamas ve Hizbullah’ın intihar eylemleri dışında artık doğrudan “yenilmez” armalı İsrail ordusunu darbeleyici eylemleri öne çıkıyor. İsrail’in misillemeleri dikkate alındığında bu eylemlerin çapı küçük ve yetersiz kalsa da doğurduğu maddi sonuçlar itibarıyla siyonizme psikolojik darbeler indirdiği gözlerden kaçmamalıdır. Gazze’nin harabe metal atelyelerinde üretilen 5-10 kilometrelik menzile sahip Kassam füzelerinin bile İsrail üzerinde yarattığı korku ve psikolojik basınç düşünüldüğünde, esir alınan askerlerin yarattığı etki daha net anlaşılır.

Bu eylemlere karşı İsrail’in uyguladığı kontrolsüz şiddetin dozunu arttırmaktan ve neofaşist rengini daha da koyulaştırmaktan başka hiçbir seçeneği yok. Şu an tüm gövdesiyle kullandığı bu kontrolsüz şiddet, orta vadede bumerang gibi dönüp kendisini vuracak.

ABD emperyalizmi, siyonizmin Gazze ve Lübnan işgalleri ile Ortadoğu’da mali sermayenin daha serbest ve pervasızca hareket etmesinin önünde engel teşkil edecek tüm işbirlikçilik ilişkilerini zorla tasfiye ederek, azami kar ve azami egemenlik doğrultusunda yeniden dizayn edilmesi saldırısını bir üst boyuta sıçratmış oldu.

İşbirlikçi Türk devleti de, “çok taraflı dış politika” perspektifi ve bölge gücü olma hayaliyle emperyalizmin taşeronluğunu yaparak işgale ortak oluyor. “Müslüman kardeş halka yardım” söylemi ile emekçi halkların gözlerine mil çekerek yapılan, emperyalizmin onursuz değnekçiliğinden öte bir şey değil. Emperyalizmin biçtiği işkenceci papaz rolünü bugün AKP yerine getiriyor olsa da bu, sadece onunla ve bugün yaptığı ile sınırlı bir olgu değil. Türk tekelci burjuvazisinin emperyalizm ile olan tarihsel bağımlılık ilişkisi, emperyalist hedef ve ihtiyaçlar temelinde konumlanışı hükümetlerin inisiyatifine veya anlayışına bırakmayacak kadar derin ve köklüdür. Emperyalist mali sermayenin bir parmak işaretiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’deki borsa ve faiz gelirlerine uygulanan yüzde 15’lik stopaj vergisini kaldırarak kapıları sermayenin en asalak biçimine sonuna kadar açması, onun emperyalizmin azami kar ve azami egemenliği için işbirlikçilikte sınır tanımadığının göstergesidir.

Türkiye emekçi halklarının büyük kısmı dini temellerde olsa da siyonist işgale karşı öfke ve tepkisi artıyor, daha da artacak. Emekçi halkların öfke ve tepkisi, bugün siyonist işgale karşı Türkiye cephesinden ses vermenin öncülüğüne soyunan dinci gericiliğin insaf ve hareket alanına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bu öfke ve tepki birikimini anti emperyalist potada eritme becerisini gösterme zorunluluğu devrimci ve komünistlerin omuzlarında duruyor. Emperyalist ABD ve siyonist İsrail kadar öfkenin adresine işbirlikçi Türk devleti de yazılarak halkların anti emperyalist mücadele ortaklığı ve kardeşliği ile Filistin ve Lübnan emekçi halklarıyla dayanışma yükseltilmelidir.

Ufuk Çizgisi, 17 Temmuz 2006, Sayı: 42