Emeğin Korunması Mücadelesi: Talepler -I

Talepler, sınıfa karşı sınıf gücünü harlayacak, yakın ittifakları sınıf ekseninde toparlayacak, çıkış hattına doğru enerji sağlayacak içeriktedir.

GÜNCEL
Çarşamba, 16 Ağustos 2006 (20 yıl 2 ay önce)

Ufuk Çizgisi, Sayı:43 1 Ağustos 2006

Teorik, siyasal, örgütsel perspektiflerle yeni bir açılım ve derinlik kazandırmayı amaçladığımız "Kölece çalışmaya, kölece yaşamaya hayır!/ Emeğin korunması mücadelesi" kampanyası yazılarını, pratik yoğunlaşma noktalarından sürdüreceğiz. Şimdi sıra, zenginleşmiş bir arka plana ve geniş bir kapsama sahip kampanyamızı, öne çıkartacağımız belli başlı mücadele taleplerinde yoğunlaştırmak, yalınlaştırmak ve pratikleştirmekte…

Kampanyayı, teorik siyasal örgütsel bir arka plan kavrayışı, açılım perspektifi ve içsel farklılaşma kazandırılmadan, bir dizi temel talep ve sloganın sıralanması üzerinden koymak ve yürütmeye çalışmak da mümkündü. Geleneksel devrimci harekette genellikle kampanya tarzı çalışmadan anlaşılan da budur. Bu yüzeysel tarz, ilk elde, kampanyanın yürütücüleri açısından bir kolaylık sağlamakla birlikte, çok geçmeden tıkanmayla sonuçlanır. Temel talep ve sloganlar ne kadar geneli kapsayıcı ve doğru olarak tespit edilmiş olursa olsun, onların yüzeysel ve tekdüze biçimde ajitasyon-propagandası ile sınırlı kalan bir kampanyanın, özellikle günümüzde kitlelere nufuz etmede fazla bir başarı şansı yoktur. Sınıf hareketinin ağır durgunluk ve dağınıklık koşullarında, çeşitli kitlesel mücadele dinamiklerini değerlendirmek bir yana, bunların farkına varmak, yeni bir tarzda yönelmek bile bir önkavrayışa ve geniş ufuklu yeni bir bakış açısına sahip olmayı gerektirir.

Diğer taraftan, çok geniş bir alana saçaklanan çok çeşitli kısmi mücadele dinamiklerini ve dağınık gündelik mücadele taleplerini sınıfın evrensel mücadele kanallarında toplamayan bir kampanya da “kendini dağıtmaktan” pek öteye geçmez. Burada yer vereceğimiz mücadele talepleri, kampanyamızın; sınıfa karşı sınıf gücünü yeniden, yeni bir temelde kalkındıracak, sınıfın yeni bileşenlerini ve proleterleşme sürecindeki yakın ittifaklarını da sınıf ekseninde toparlayıp yön kazandıracak, ısrarlı ve kaçınılmaz toplanma noktalarıdır: 6-8 saatlik işgünü, asgari ücret, işsizlik sorunu, vergiler ve faturalar, iş kazaları ve sağlık, eğitim…

Bu sorunlar, ilk elde ve geleneksel bakış açısıyla, sınıfın “ her zamanki ekonomik-sendikal talepleri” olarak görünebilir. Oysa günümüzde, sınıfın kaybettiği tarihsel mücadele kazanımlarını geri kazanmasının ötesinde bir içeriğe sahiptirler. Ücretli kölelilik düzeninin kitleler açısından tahammül edilmez hale gelen azami sömürücülüğünü ve baskıcılığını, yıpratıcılığını ve bunaltıcılığını karakterize ettikleri gibi, çıkış hattına doğru da yığınsal bir iç gerilim ve enerji biriktirmektedirler. Mücadele içinde genişleyecek ve yükselecek yeniden sınıf oluşumunun kritik bir dinamiğini/dönemecini temsil ederler. En dar ve düz, kategorik ekonomik-sendikal biçimleriyle sınırlanmadan, sınıfın aynı ölçüde yakıcılaşan toplumsal-kültürel ihtiyaç ve özlemlerini de kucaklayacak ve mücadeleyle-örgütlenmeyle bütünleştirecek yan talepleri de kapsamalıdırlar. Bu mücadele taleplerinin bütünü ve her biri, aynı zamanda, devrimci antikapitalist/sosyalist bir siyasal perspektif içerisinden yürütülebilmelidir.

Kampanyamızın bu yazımızda yalnızca kısaca değineceğimiz yoğunlaşma noktalarını, ilerleyen sayılarımızda halka halka açmayı, dosya çalışmalarıyla desteklemeyi, broşürleştirmeyi hedefliyoruz.

8 saatlik iş günü

6-8 saatlik işgünü


Kapitalizm “gecenin ve gündüzün, yaşın ve cinsiyetin, ahlakın… her türlü sınırını yıkarak” çalışma saatlerini uzatmaktadır. Haftada 6-7 gün, günde 11 saat ve üzeri çalışma, işçilerin genişleyen bir kesimi için “rutin” hale gelmiştir. Fazla mesailerin zamlı ödenmesine son verilmiştir. Çoğu işçi, aşırı düşük ücretler nedeniyle, ayda 70 saati bulan fazla mesailere “gönüllü” yazılmak zorunda kalmaktadır (ki bu, eski 8 saatlik işgünü üzerinden düşünüldüğünde, ayda 8-9 işgünü fazla çalışmak anlamına gelir.) Fazla mesailerin hiç ödenmediği bir çok işyerinde de, işçiler buna, işlerini kaybetmeme korkusuyla boyun eğebilmektedir. İşgünü içerisindeki, yemek, çay molalarının kısıtlanması, tuvalete gidişin izne bağlanması da yaygın uygulanmalar arasındadır. Metropollerde, emekçi semtleriyle işyerleri arasındaki, gerçekte başlıbaşına işgünü uzunluğuna dahil edilmesi gereken, günde bir kaç saati yutan ulaşım eziyeti bunlara eklenmelidir. İşçilerin cenaze, düğün, hastalık ve ihtiyaç duyduğu durumlarda izin alamaması, bunun talep edilmesinin dahi işten atılma nedeni olması da cabası.

Cumartesi günlerininin tam ya da yarım gün tatilini gaspeden sermaye, pazar gününe de el atmıştır. 15 günde bir gün “tatil” uygulaması kobiler ve hizmet sektöründen başlayarak yaygınlaşmakta, bayramlarda ve resmi tatillerde çalışma dayatılmaktadır. Yıllık tatil hakkı da, kapitalistlerin iş durumuna göre parçalanmakta ve kuşa çevrilmekte, yazları bir hafta bile soluklanma fırsatı bulamayan işçi kesimleri bulunmaktadır.

Şehirlere yığılan işçi ve emekçilerin, kırla bağıntılarının zayıflaması, yılda birkaç haftalığına bile “memleketine gitme” olanaklarının daralması, ailecek ulaşımın, çay bahçelerinin, seyirlik gösterilerin vb. bile fahiş fiyatlara bağlanması, sorunu daha da yakıcılaştırmaktadır. Siyasal, sendikal, zihinsel, ruhsal, kültürel çok yönlü gelişme olanaklarından hiç bahsetmiyoruz. Çoğu işçi ve emekçi, çalışmayla uyku arasında birkaç saatlik “serbest zamanını” ve varsa pazar gününü, genellikle televizyona ve kıraathanede oyun oynamaya, futbola hasretmekte; azımsanmayacak bir kesim ise alkol, uyuşturucu ve kumarla boğulmaktadır. Dikkat edilirse, emekçi kitlelerin giderek daralan “serbest zaman” kullanım biçimleri de, zihinsel etkinliğin minimuma indirildiği, buna karşılık aşırı psikolojik-fizyolojik yıpranma ve gerilimi gevşetmeye çalışan, bir yabancılaşmanın yerine başka bir yabancılaşmayı geçiren biçimlerdir.

Diğer taraftan şehirlerdeki emekçilerin özellikle yazları, en ufak fırsatta, bulabildikleri piknik alanlarına (ki bu piknik alanlarına gidecek parası olmayanlar için otoyol kenarındaki bir karışlık yeşillik bile olabilmektedir), halk işi (bol ölümlü) plajlara, çay bahçelerine, yerel festivallere, belediyelerin “halk” etkinliklerine nasıl aktığını görmek bile, serbest zamanın yalnızca dar ve düz anlamıyla ekonomik-fizyolojik değil, aynı zamanda son derece yakıcılaşmış bir toplumsal-kültürel yeniden üretim sorunu olduğunu anlamaya yeter.

8 saatlik işgünü talebinin tam açılımı şudur: 8 saat çalışma, 8 saat uyku-dinlenme, 8 saat kendini (siyasal-sendikal-toplumsal-zihinsel-ruhsal-kültürel olarak) yeniden üretme ve geliştirme. Bu sonuncusu kavranmadan, buradaki muazzam yakıcılaşan ihtiyaç ve açlığı dikkate almadan, buna devrimci kanallar açmadan, devrimci sosyalizm propagandasını buradan da geliştirmeden, 8 saatlik işgünü talebi son derece mekanikleşir.

6-8 saatlik işgünü talebi, ilk bakışta kapitalizm koşullarında gerçekleşebilir görünmekle birlikte, şiddetlenen kapitalist rekabet ve kar oranlarının düşme eğilimi mutlak artı değer sömürüsünü büyütme, dolayısıyla çalışma saatlerini uzatma yönündeki basıncı artıracaktır. Burada sermaye birikiminin zorunlulukları ile işçi sınıfının kendini yalnızca ekonomik-fizyolojik olarak değil toplumsal-kültürel olarak yeniden üretme zorunluluğu daha sert ve uzlaşmaz biçimlerde karşı karşıya gelecektir. 6-8 saatlik işgünü talebini, bütünsel kapsamıyla, çürüyen ve çürüten sınıfa karşı bir devrimci sınıf talebi, giderek bir devrim talebi olarak içeriklendirecektir.

- İnsanca yaşanacak ücret, insanca yaşanacak zaman!
- Üretkenliğin daha yüksek olduğu büyük işyerlerinde 6 saatlik, enformal sektörde 8 saatlik işgünü!
- Fazla mesailerin yüzde 150 zamlı ödenmesi.
- Pazar günlerinin kesinkes tatil olması.
- Tüm ücretli emekçilere yılda 1 ay ücretli tatil hakkı, ve bunu diledikleri zaman diliminde kesintisiz kullanabilmeleri.
- Yıllık tatile sayılmayacak ihtiyaç izinleri.
- İşgünü içerisinde yemek ve çay molalarının, toplumsal soluklanlamaya da olanak sağlayacak yeterlilikte olması.
- Büyük şehirlerde isteyen tüm emekçilerin (hafta sonları emekçi semtlerinden ulaşım dahil) parasız ya da sembolik bir fiyatla yararlanabileceği park ve bahçelerin, piknik alanlarının, çay bahçelerinin, sahillerin, plajların, spor tesislerinin, kültür-sanat merkezlerinin, tarihsel mekanların, müzelerin açılması.


ücret

Asgari ücret


Asgari ücretle bir işçi ailesinden ancak 2-3 kişinin çalışmasıyla, açlık sınırının biraz üstüne çıkan, en temel ihtiyaçların bir kısmının daha karşılanabildiği bir “yaşam” mümkün olabilmektedir. Fiili olarak yaygınlaştırılan, IMF ve TÜSİAD’ın bir an önce resmileştirilmesi istediği bölgesel asgari ücret uygulaması ise; eğitimden sağlığa, konuttan ulaşıma, elektrikten suya, en temel ihtiyaçların özelleştirildiği ve fahiş fiyatlara bağlandığı koşullarda, ücretlerin dibine vurmayı öngörmektedir.

Asgari ücret öylesine bir tasfiye sürecine sokulmuştur ki, Türk-İş‘in 4 kişilik aile için kalori hesaplarına dayanan ve içine bir iki numunelik farklı ihtiyaç kalemi de katarak hesapladığı, 700 YTL’lik açlık ve 1700 YTL’lik yoksulluk sınırları, 300-400 YTL’ye talim eden çoğu işçi için “abartı”, “ulaşılmaz”, “lüks”, “hayal” gibi görünmektedir. Oysa asıl sorun da budur: Açlık yalnızca yeterli gıda alamamak, yetersiz veya çarpık beslenme sorunu değildir. Aynı zamanda toplumsal, kültürel, zihinsel, manevi-duygusal beslenme olanaklarından yoksunluktur. Yoksulluk da aynı şekilde kendini siyasal, toplumsal, kültürel, ruhsal, zihinsel olarak geliştirme olanaklarının olmaması ya da eksik olması durumu olarak kavranmalıdır.

Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması ve derinleşmesiyle iç içe, toplumsal emek üretkenliği yükseliyor, toplumsal-teknik işbölümü karmaşıklaşıyor, kapitalizm içlerini boşaltsa ve hepsini metalaştırıp sermaye birikimine bağlasa da, çok küçük bir kesim için bunları erişilebilir kılsa da, toplumsal, zihinsel, kültürel aktiviteler çeşitleniyor, hızlı şehirleşme gibi büyük toplumsal dönüşümler, ihtiyaçları büyütüyor ve çok çeşitli yeni ihtiyaçlar ortaya çıkartıyor. Yaşam alışkanlıkları ve standartları da hızla değişiyor. Örneğin orta sınıflar açısından sağlık, yalnızca ağır sağlık sorunu yaşandığında tedavi görme durumu olmaktan çıkıyor, çok yönlü ve ayrıntılı gündelik sağlık bakımı, sağaltım ve esenliğe ilişkin devasa ve karmaşık bir sektör ve hatta yaşam tarzı haline geliyor. Örneğin eğitim, yalnızca standart temel ve mesleki eğitim olmaktan çıkıyor, vasıflı işgücü için sürekli çeşitli kurslar, sertifikalar vb. ile bilgi ve becerilerini yenilemek zorunluluğu ile farklılaşıyor. Örneğin alt orta sınıflara kadar inen her kesimin bütçesine göre kademelendirilmiş standart iç turizm ve tatil paketleri yaygınlaşıyor. Örneğin bilgisayar, internet, cep telefonu, kamera gibi elektronik ve sayısal teknoloji ürünleri zorunlu kitle tüketim aracı haline geliyor, gündelik yaşamı ve ilişkileri farklılaştırıyor.

Beslenme, konut, sağlık, eğitim, elektrik, su, temizlik, ulaşım, iletişim sorunları da yakıcılaşıyor, mevcut asgari ücretle bunların asgarisi bile karşılanamaz hale geliyor.

Asgari ücret, 50li 60lı yılların yoksulluk standartlarına göre belirlenemez. Sorun kuşkusuz, emekçilerin orta sınıfların yaşam tarzına, onların kötü taklidi, naylon tüketim paketleriyle özenmesi ve ayak uydurmaya çalışması değil; fakat en temel yaşamsal-fizik ihtiyaçlarının karşılanmasının ötesinde, ortaya çıkan çok çeşitli yeni toplumsal-kültürel ihtiyaçların da, emek cephesinden bilinçli ve sağlıklı olarak, geliştirici biçimde karşılanabilmesinin mücadelesini vermektir.

- Asgari ücret vergi dışı bırakılmalıdır.
- Bölgesel asgari ücrete hayır!
- Asgari ücret bir kişi için değil, 4 kişilik ailenin ihtiyaçlarına göre belirlenmelidir.
- Asgari ücret yalnızca eski anlamıyla en temel yaşamsal ihtiyaçlar için değil, gelişen, çeşitlenen toplumsal-kültürel ihtiyaçlar gözetilerek belirlenmelidir.


Faturalar ve vergiler


Günümüzü karakterize eden en temel özelliklerden biri, “her şeyin metalaşması”dır. Kapitalist meta üretim ve ilişkilerinin toplumsal yaşamın hiç bir alanını boş bırakmayacak ölçüde yaygınlaşması ve derinleşmesi, tüm toplumsal ilişkilerinin karlılık-meta-para dolayımına bağlanması, en temel toplumsal ihtiyaçların bile tekelci kapitalist piyasaya tabi kılınmasıdır.

Bu kendini işçi ve emekçilerin yaşamında nasıl gösteriyor? Birincisi, eskiden emekçi aile bütçesinde görece küçük bir yer tutan, elektrik, doğal gaz, su, ulaşım, iletişim faturalarının, giderek zorlayıcı, tahammül edilmez bir yekun tutmasında gösteriyor. Ödenenemeyen faturalar, kesilen elektrik, su ve telefonlar, yüksek faizli cezalar, emekçilerin kabusu oluyor. İkincisi, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinde, sağlık ve eğitimin özelleştirilmesinde, derinlemesine ticarileşmesinde yıkıcı bir etki gösteriyor. Üçüncüsü, konut sorunu, kentsel (rantsal) dönüşüm uygulamaları, otomatiğe bağlanmış gecekondu yıkımları, emlak spekulasyonu, mortgage kapanı, görülmemiş ölçüde yükselen konut fiyatları ve kiraları ile başlıbaşına bir toplumsal kriz konusu olma yolunda ilerliyor. Dördüncüsü, temel gıda ürünleri başta olmak üzere, diğer zorunlu tüketim mal ve hizmetlerinde de, subvansiyonların kaldırılarak tekelci piyasanın azami kar iştahasına bırakılması, tarım ve hayvancılık ürünlerinde yüksek tekelleşme oranları, aynı yönde etkide bulunmaktadır.

Bunları yalnızca ev içi tüketim açısından değil, aynı zamanda işyerlerinde, okullardaki faturalar olarak düşünmek gerekir. Nitekim, bu durum orta sınıfları bile ciddi biçimde etkilemeye ve sarsmaya başlamıştır. Son dönemde okullarda yemekhane ve kantinlerin kapatılması ve özelleştirilmesine, öğrenci kentlerinde aşırı kira artışlarına, bazı organize sanayi bölgelerinde ve öğrenci merkezlerinde ulaşım fiyatlarına karşı kitlesel eylem dinamiklerinin başgöstermesi ve sıklaşmaya başlaması raslantı değildir.

Beşincisi, hepsinin üstüne, emperyalist ve işbirlikçi burjuvazinin vergiden neredeyse bağışık kılınmasıyla (en son yabancı sermayeye stopaj vergisi kaldırıldı) devleşen cari açıklar ve bütçe açıkları, olduğu gibi temel geçim mal ve hizmetlerine dolaylı vergiler yoluyla bindirilmektedir. Türkiye, verginin en alçakça biçimi olarak bilinen dolaylı vergilerde dünya şampiyonudur!

Sistem enflasyonun düşmüş, hayat pahalılığının ortadan kalkmış olduğunu telkin etmekte, böylelikle ücretleri de dondurmaktadır. Sendika-toplu sözleşme mekanizmasının, yarı yıl zamlarının, giderek asgari ücretin tasfiye edilmesi de bu izlenimi doğurmaktadır. Gerçekten de, geleneksel “hayat pahalılığı”, geleneksel sınıf mücadelesini gündelik olarak dinamize eden önemli etkenlerden biriydi.

Ne var ki “hayat pahalılığı” sorunu enflasyonun (tabii ki işçi ve emekçilerin sefalet birikimi temelinde) düşmüş görünmesiyle ortadan kalkmamakta, tam tersine biçim ve içerik değiştirerek, çok daha yıkıcı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Ücretler, her türlü sosyal hak, güvence ve subvansiyondan soyularak çıplak ücrete indirgenmekte, (ki bu, emekçinin de her türlü toplumsal-manevi yeniden üretim olanağından soyularak çıplak emekçi -iş aleti- derekesine alçaltılması anlamına gelir), buna karşılık, bırakalım büyüyen ve çeşitlenen ihtiyaçları, konut, elektrik, su, ulaşım, sağlık, eğitim gibi en temel -ve ancak toplumsal olarak karşılabilir- ihtiyaçlar bile tekelci piyasa rayicinden bireysel olarak satın almak zorunda bırakılmakta, dolayısıyla karşılanamaz hale gelmektedir. Bu da, eskiden bölüşüm sorunu sınırları içerisinde populist tınlamalar yapan “hayat pahalılığı” sorununun da, yeni bir düzlemde, kapitalist meta üretim ve ilişkilerinin, yaşamın hiç bir alanını boş bırakmadan her şeyi kuşatması sorununa dönüştüğünü, ve artık ancak, antikapitalist bir eksende ele alınabileceğini gösterir. Bugün kendisini, proleterleşme sürecine itilen orta sınıfları da içine çekmeye başlayan, temel geçim mal ve hizmetleri, sağlık, eğitim, konut, ulaşım, iletişim, elektrik, su, çevre gibi sorunlar küçük küçük kıpırdanmalara yol açsa da, ilerleyen süreçte daha yığınsal eylemlere dönüşme potansiyeli taşımakla kalmamakta, toplamda bir düzlem farklılaşmasıyla programatik bir içerik de kazanmaktadır. Bu, aynı zamanda proleterleşme sürecinde olan kesimleri ve proletaryanın yakın ittifaklarını, onun öncülüğünde toplamak, birleştirmek ve kapitalizme karşı cepheleştirmek açısından önemli bir dinamiktir.

- Dolaylı vergiler kaldırılsın!
- Artan oranlı vergi sistemi.
- Temel geçim mal ve hizmetlerine subvansiyon uygulansın.
- Konut kiraları ücretin beşte 1'i ile sınırlansın!
- Parasız eğitim ve sağlık!
- Tüm çalışanlara ve öğrencilere indirimli ulaşım sistemi.
- Faturaları ödemeyelim!