Greif'ten bir kadın işçi portresi

“Fabrika bizim oldu ya, onlar da öylece kala kaldılar ya, biz günlerdir daha fazla kaynaştık ya…” bu bile bize yeter!..

KADIN
Pazartesi, 3 Mart 2014 (12 yıl 7 ay önce)

Greif Direnişi'nde daha önce bir ziyarette ayaküstü sohbet ettiğimiz, sonrasında direnişe dair fotoğrafların hemen hepsinde hem de en önde gördüğümüz kadın işçilerden birisiyle büromuzda uzunca bir sohbet etme şansımız oldu.



 



Bu ufak tefek, kıpır kıpır kadın, ömrünün hemen hemen yarısı kadarını emeğini satarak yaşamış birisi. İki çocuk annesi olup eşi de bir sanayii havzası olan Hadımköy-Kıraç bölgesindeki başka bir fabrikada işçi olarak çalışan bu genç kadının hikayesi, Greif'in olduğu kadar, Türkiye işçi sınıfının ve özelde de kadın işçilerin yaşamlarının, duygu ve düşünüş şekillerinin bir izdüşümü adeta. Onun ömrünün yarısına yakınını kapsayan işçilik hikayesinde Greif'ten önce küçük bir “direniş” dışında herhangi bir direniş deneyimi yok. O da 2000 yılında aynı bölgede çalıştığı başka bir çuval fabrikasında, kendi deyimiyle “Diyarbakırlı bir kızla birlikte” örgütledikleri kısa süreli bir yemek boykotu... O deneyimini halen yaşıyormuş gibi heyecanla anlatıyor. Greif'e gelene kadar sayısız işte, fabrikada çalışmış olan bu kadın işçi, herbirinde sınıf sömürüsünün en katmerli en kuralsız-en dizginsiz biçimleriyle karşılaşmış...



 



Sezgileriyle deneyimlerini birleştirerek “patronlar sınıfı” ile işçiler arasındaki çelişkilerin giderilemez niteliğini “anlamış”. Sezgileriyle farkında olduğu bu derin çelişkilere karşı hep tetikte olmuş ama, bu gerçeğin değişebileceğini hiç düşünmemiş. Hele hele kendisi ile aynı konumda olan diğer işçilerle birlikte örülecek bir mücadele ona çok uzak olmuş. Özlemini duysa da olabilirliğine inanmamış, olduğunda da buna çok bağlanmış, her halinden belli ki bu durumu çok sevmiş… Greif Direnişi’nden hemen önce patronların hemşerilik bağıyla kendilerine bağlayamadıkları işçilerin ortak muradının “inşallah iflas ederler!” olduğunu söylüyor bir ara. Sonra içten içe biriken o öfkenin başka hangi biçimlerle dile geldiğini ifade eden benzer işçi sohbetlerini aktarıyor. Son derece canlı bir anlatımla ardı ardına sıraladığı bu örnekler, sınıfın içten içe biriken öfkesinin sınıf bilinciyle buluşamadığı koşullarda hangi biçimlerde dile geldiğini de daha yakından hissettiriyor insana. İşçi sınıfının tarih sahnesine bir sınıf olarak yeni yeni çıkmaya başladığı vahşi kapitalizm dönemi olarak tabir edilen o dizginsiz-kuralsız sömürü koşulları içinden mayalanan örgütsüz öfke canlanıyor kafanızda.



 



Mesela Ludistleri hatırlıyorsunuz. Anlattıklarıyla neoliberal sömürü politikalarının Türkiye gibi bağımlı ülkelerde hangi biçimlerle birleşerek sınıfı paramparça ettiğini, iç rekabet de dahil her türlü onursuzlaşmaya boyun eğer hale getirmeye zorladığını daha yakından hissediyorsunuz. Patronun (taşeron) kendi hemşerilerinden çekirdek bir ekip oluşturduğunu, tüm üretim sürecini bu ekip üzerinden kontrol ettiğini, “Onun hemşerileri biz tuvalete gittiğimizde bile peşimizden gelip kendi aramızda konuştuklarımızı dinlerlerdi. Hepimiz bunu bilirdik, onlarla aramızdaki ilişki bu nedenle hep soğuk ve mesafeliydi” sözleriyle anlatıyor.



 





 



Bütün mimiklerinden, vücut dili ve ses tonundan böyle bir rolden ne kadar tiksindiğini, sınıf bilinci ile buluşmuş olmasa da bu düzeyde bir onursuzlaşmayı hiçbir zaman kabul etmeyeceğini/etmediğini ta yüreğinizden hissediyorsunuz. Zaten direnişle bu kadar ilerden buluşmuş olmasının esas kaynağı da bu duruşu... Kölelik koşullarından, onursuzlaşma dayatmalarından olgunlaşmış bir nefret duyması. Kendisi de bunu, “Direnişimiz biriken .bu öfkemizden güç alıyor ve kolay kolay yenilemeyecek! Biz birlikte bir şeyler yapabileceğimizi gördük, bu duyguyu yaşadık artık gerisi ne olursa olsun” anlamına gelecek sözlerle ifade ediyor. Kendi deyimiyle “Bizi iliklerimize kadar sömürmek için her şeyi yaptılar, oh gördünüz mü işte şimdi ellerinden fabrikalarını da aldık, burası bizim diyoruz” diyor gururla.



 



Kendisi de bir taşeron işçi olan bu kadın işçinin direnişle buluşma süreci de çok şey anlatıyor. Fabrikada direniş başladığını 2. gününde öğreniyor Direnişin sadece sendikalı işçilerin hakları için yapıldığını düşünüyor. Böyle düşünmesine rağmen ustabaşına, “İyi yapıyorlar ben olsam ben de aynısını yapardım” diyor. Zaten bunu söylemesiyle çalıştığı bölümün değiştirilmesi bir oluyor! Gönderildiği bölüm direnişe katılma eğilimin güçlü olduğu bölümlerden biri. Kendisi bunu, “Beni önceki bölümümden orayı direnişten tümüyle yalıtmak için bu bölüme yolladılar, orada direnişe katılma eğilimi hiç yoktu” sözleri ile ifade ediyor.



 



Gönderildiği bölümde bir grup işçinin direnişe katılmaya, sendikaya üye olmaya karar verdiğini, direnişin taşeronluk sisteminin kaldırılmasını da kapsadığını o zaman anlıyor. Zaten bölümü hızla direnişe de katılıyor. Kendisi önce çekinik davranıyor. Bunda, muhafazakar yapısı etkili oluyor. O, türbanlı bir kadın ve belli alışkanlıkları var, belli bir dünya görüşüne göre şekillenmiş. Ama bunları da aşacak bir işçilik yaşamı, bu yaşamda edindiği-biriktirdiği özgüveni ve daha çok sezgileri ile oluşturduğu doğal sınıfsal refleksleri var. Hayatın kendisini okuma yetisine sahip. Hayatın kendisinin, patronlar ve işçiler şeklinde bölündüğünü şu ya da bu şekilde bilme “bilincine”… Onu direnişe getiren bunlar oluyor.



 



Taşeronun akrabası olan işçilerden biri direnişe geldiği gün kendisini telefonla arayıp “aman oraya gitme, giden çıkamıyormuş, teröristler alıkoyuyormuş” demiş. O bu sözlerden ürkse de gitmek, görmek ve kararını kendisi vermek istiyor. Ya doğruysa diye de yanına çocuğunu alarak gidiyor. “Hani yanımda çocuk var o nedenle bırakmama gibi bir tavırları olsa da beni bırakmak zorunda kalırlar diye düşündüğüm için kızı okuldan alıp yanıma katarak gittim” sözleriyle ifade ediyor bu ikircikli tutumunu. Gittiği anda da direnişin büyüsüne kaptırıyor kendisini. Yıllardır içinde damıttığı sınıfsal refleksleri ile hızla benimsiyor ortamı. “Fabrika biz işçilerin olmuş, ne patron ne muhbirleri, ne bilmem ne yok!” duygusunun özgürleştirici etkisine bırakıyor kendini. Buna rağmen akşam eve dönmek istediğinde “gitmemizi izin var mı?” diye sormaktan alamıyor kendisini. Bu soruyu sorduğu öncü işçi şaşırarak “elbette” diyor. Direnişe katılma kararını fabrikada verse de bir kez daha düşünmek üzere eve gidiyor. Direnişin o enerjisi ile buluşan kıpır kıpır yüreği ve elbette ki bilinci onu oraya sımsıkı bağlamış bile. Kararını pekiştirerek hemen işe koyuluyor.



 



İlk işi aynı zamanda patronun akrabalarından biri olan yakın iş arkadaşı başka bir kadın işçiyi arayıp direnişe katılmaya ikna etmek oluyor. Sonra başka kadınları… Direnişin 6. gününde onun en aktif parçalarından biri haline geliyor. Hatta o kadar ki öncü işçilerin ‘acaba ürkütür müyüz’ kaygısıyla kendisini ve kendisi durumundaki kadınların ön saflarda durması konusunda teşvik edici bir tutuma sahip olmamalarını da o kırıyor. Bir eylemde en öne geçip pankartı tutarak, “Biz de haklarımız için direniyoruz o halde biz kadınlar da en önde olmalıyız!” diyerek…



 



Tüm ailesi de muhafazakar olan bu kadın işçi kazandığı özgüvenle onların da kendisine saygı duymasını, destek olmalarını sağlıyor. Hatta eski bir Erbakancı olan babasını bile “Tamam git ama bari en önde durma” noktasına getiriyor. Eşiyse “Sen kafana koydun mu yaparsın, ne yapacaksan yap” diyor… Bu arada çocuklarını, 12-13 yaşlarındaki iki kızını da direnişin parçası yapıyor. Çünkü onların da kendine güvenli, toplumsal ilişkiler kurmakta rahat kadınlar olarak yetişmesini istiyor. “Ben bu güveni hayatta ayaklarım üzerinde durma çabamla edindim, onlar da öyle büyümeli” sözleri ile özetliyor bunu.



 



Direnişin önemli bir parçası, dinamiği, devindirici gücü haline gelen kadınlar, bu üç haftalık süreçte kendilerini örgütledikleri gibi yanlarındaki arkadaşlarını, akrabalarını, çocuklarını da direnişe örgütleyerek bambaşka bir dünyanın parçası oluveriyorlar. Eskiden birbirini tanımayan, tanısa da bir merhabası bile olmayan, farklı ayrımlarla bölünmüş bu işçi bölüğünün yaşadığı değişim ve dönüşümün saf ifadesini kadın işçide görebiliyoruz. Onda somutlaşan ve neşe ile yansıttığı şey, özgürlük duygusu!.. İçinde üretim yaptıkları, iliklerine kadar sömürüldükleri bu fabrikanın gerçek sahipleri olduklarını ve isterlerse-birlikte hareket ederlerse bunu başarabileceklerini hissetmiş olmanın coşkusu… Ve bu günler boyunca her karara, yapılanların her etabına iradesini katarak varlığını hissetmiş olması… Kısacası çevresine yaydığı esas mesaj, işçi sınıfı birleşirse, başarır!.. Birleşirse, demokrasinin de üretimin organizasyonunun da ve hatta yaşamın kendisini de paylaşarak-dayanışarak örgütleyebilir. “Bu direniş hayatımın/hayatımızın dönüm noktası” diyor. “Bir sürü borcum var, kredimi yatırmazsam ev için yatırdığım para yanacak; ama umurumda değil. Onca yıl yapamayız, değiştiremeyiz dediğimiz pekçok şeyi yapıp başardık ya; bu bana yeter. İstediklerimizi tümüyle kazanamasak bile bu böyle...” Greif’in bu kıpır kıpır direnişçi kadın işçisi kurduğu cümlelerle bile direnişin daha şimdiden sınıfın hangi birikmiş özlemlerini, öfkelerini, umutlarını… açığa çıkarıp işler hale getirdiğinin görülmesi açısından çarpıcıdır. Evet “Fabrika bizim oldu ya, onlar da öylece kalakaldılar ya, biz günlerdir daha fazla kaynaştık ya…” bu bile bize yeter!..