Mesele, Gezi Ruhu ile Hevsel'de kurulan çadırlardan yayılan ruhun buluşmasında...
Hejar Adar
Çocukluğumdan bu yaşıma kadar zihnimde taşıdığım en etkileyici fotoğraflardan biri de nenemin doğayla, onun bir parçası olan ağaçlarla, bitkilerle, hayvanlarla kurduğu ilişkiye dair olanlardır. O dışarıya çıktığında mahallenin tüm tavukları hissetmişçesine bulunduğu yere toplaşırlardı. En büyük mutluluğu onlara ve serçelere yem atmaktı. Hatta bunun için özel yemler biriktirirdi. Zaten ölümü de o çok sevdiği hayvanlara yem atarken düşüp kalça kemiğini kırmasıyla oldu...
Ona göre doğadaki her canlının "hakkı" vardı... Hatta gençlik yıllarında, sahip oldukları sürüleri yaylalara çıkardıklarında yılanlar saldırmasın diye konakladıkları bölgenin çevresine kap kap süt koyduklarını anlatırdı.
'38 Dersim kıyımında çocukları ile birlikte sığındığı mağaranın hikâyesini anlatırdı sürekli... O hikâyenin başkahramanları arasında onlara "iyilik" eden hayvanlar da vardı...
Nenemin ağaçlarla ilişkisi de aynı şekilde "ayinseldi"... Çocukluğumdan hatırladığım, yemyeşil ormanlarla köpük köpük akan derelerin seslerinin birbirine karıştığı bir köyümüzün olduğuydu. Şimdi düşünüyorum da nenem aslında köyün etrafını çevreleyen meşe ağaçlarını da tüm hareketleri ile takip ediyordu. Yeni filizlenenleri, kuruyanları bilirdi keza…
Sonra adına "Yeşil" denilen canilerin dizginsiz bir vahşet estirdikleri o kirli savaş yıllarında boşaltılan o köyle birlikte, etrafını saran yeşil denizinin de yakılıp, talan edildiğini öğrendim.
Ondan bana kalan en büyük miraslardan biri ağaçlarla olan ilişkimdir; ağaçları insanlarla özdeşleştirecek kadar çok sevmemdir... Doğaya dair öyle fazla bilgim olmasa da, o ağaçların gölgelerinde fazlaca zaman geçirmiş olmasam da ağaçları iyi tanırım. Onlara dönük her saldırıda içim ezilir.
Bunun sadece bana mahsus olmadığını da bilirim… Yüreğinde ezilen insanlığın sevgisini, evrensel değerlerini taşıyan her insanda böyle olduğunu düşünürüm. Ama Kürtlerde ağacın, ormanın kutsallık derecesinde anlamlar taşıdığını da aynı şekilde bilirim. O ağaçların çocuklarıyla özdeşleştiğini, 20. yüzyılın sonlarında gelişen özgürlük savaşının ustası-neferi-yaratıcısı olan çocuklarını koruyup kolladıklarını, bu yüzden de onlara özel bir şükranla bağlandıklarını…
Rejim açısından da bu coğrafyanın doğası, bitki örtüsü ve hatta hayvanları tam da bu nedenle düşman bellenmedi mi? Dizginsiz faşist terör yıllarında ormanlar, katır ve eşekler bile hedefe çakılıp kırımdan geçirilmedi mi?
Bu güzelim doğa şimdi de neoliberal yağma ve talanın hedefi haline getiriliyor. Taşı bile parayla özdeşleştiren bu dizginsiz asalaklık, nerede bir orman, nerede bir dere varsa orayı, konduracağı lüks villalarla, AVM’lerle, HES’lerle, duble yollarla özdeşleştiriyor. Bir AVM’ye çıkacak duble yol için bir gecede binlerce ağacı, gözünü kırpmadan kesebilecek kadar eşi benzeri görülmemiş bir yağmacılıkla hareket ediyor. Ağaç onun için ya satacağı keresteyle özdeştir ya da o "çılgın projeler" için temizlenmesi gereken bir engelle…
Bu barbarlık, bu yağmacılık savaşın tahribatı dışında deyim yerindeyse el değmemiş Kürdistan doğasına, tarihine saldırıyor şimdi. Yıllarca girip yağmalama hayali kurduğu bu coğrafyayı kar ve rantla kodlayarak gözü dönmüşçesine sömürmek istiyor. Şimdiki iklimin buna uygun olduğunu düşünüyor...
Aslında neoliberal yağmacılığın bu topraklara girişi yıllar öncesine dayanır. Yağmacılığın en büyük sembollerinden biri olan TOKİ eli ile yapılan konutlar-binalar, nehirler üzerine kondurulan/kondurulmaya çalışılan HES'ler bu ilk adımların sembolüydü. Bu projelerin her birinin neoliberal yağma ve talanla olduğu kadar, Kürdistan'ı bütünsel olarak dönüştürme stratejisi ile de birebir ilişkili olduğu açık. Burjuvazi ve devleti Kürt ulusal hareketinin yaşadığı her ideolojik-siyasal kırılma dönemini fırsat bilerek bu stratejinin önünü açmaya çalıştı/çalışıyor.
Tarihler boyunca tarifsiz acılarla bilenmiş Kürt halkı, tüm bu projeleri gelecek açısından nasıl bir anlam taşıdıklarını bilerek, şüphe ve tepkiyle karşıladı/karşılıyor. Kürt coğrafyasının, ağacının, suyunun, tarihi dokusunun nasıl bir strateji temelinde neoliberal yağma ve talana açıldığını bilmenin tepkisi bu. Politikleşmiş bir ekolojik bilinç... Bu bilinç henüz toplumsal bir muhteva kazanmamış olsa da Kürtlerin doğayla içiçe geçmiş yaşamının-kültürünün, bir ağacın kesilmesi karşısında bile serhıldana durması hiç de uzak değil. Bunu nenemde somutlaşan o doğayla kurulan ayinsel ilişkiden biliyorum. O ruh bugün Hevsel'e çadır kuran gençlerle taşınıyor.
Şimdi 10 bin yıllık Hevsel Bahçeleri'nde binlerce ağacı katleden ve daha binlercesini katletmeyi hedefleyen, suları üzerine HES'ler kondurmayı düşünen o talancı eli de bu sevgi ve bütünleşme ile kıracaklarından eminim.
Ağaçların masal kahramanı olduğu, adaklar sunulduğu bu topraklar, Hevsel'in o binlerce yıllık tarihiyle varolmuş görkemli ağaçlarına, yeşil nehrine dalacak "çılgın yağma projelerini" de o projeleri yapanların başına geçireceklerdir.
Fakat mesele, son yıllarda neoliberal yağma ve talana karşı gelişen toplumsal öfkenin Gezi'de olduğu gibi Hevsel'de de bir isyanı tetikleyip, Türk ve Kürt halkları arasındaki kardeşlik köprüsüne dönüşmesi meselesidir.
Gezi Ruhu ile Hevsel'de kurulan çadırlardan yayılan ruhun buluşmasında...