Merhaba Sevgili Ablacığım,
Gönderdiğin güzel mektubu aldım, bekletmeden yanıtlıyorum. Demiş bulunurken; araya beş gün giriyor, ben ancak bu satırlara devam edebiliyorum…
Satırlarıma devam etmeden selam ve sevgilerimi yollayarak, her birinizi sevgi ve coşku ile kucaklayıp öpüyorum. Her zaman ki gibi umut ve coşku dolu olduğunuzu, yarına olan sonsuz inanç ile emin adımlar ile, yürüyüşünüzü devam ettirdiğinizi biliyor olmanın sevinciyle yüreğimi yüreğinizin yanına katıyorum. Ve o güzel denizin kenarında yeşil toprakların arasında halka şeklinde kurulan dost sohbetlerine ışık olan ateşin sıcaklığıyla kendimi yanınızda hissediyorum. Bakarsanız hışırtılı dalgalara düşen yakamozlara ben onlar ile gülerek size seslenirim…
Ey güzel yürekli candan insanlar, ne biz bu tecritlerde yalnız olduk, ne de siz yarının ezgisini dilinden düşürmeyen canlar dünyanın hiçbir metre karesinde yalnız olmadınız. Bizler dünyaya yayılmış güneşten birer parça, güneşin çocuklarıyız. Şu ihtiyar dünyaya genç insanlığın emekleyerek, düşe kalka devam eden yürüyüşünde kimi zaman bir kibrit çöpü, kimi zaman bir kutup yıldızı gibi ama hep aynı, hep yanarak, aynı güneş anamız gibi hep aydınlık saçmak, bulunduğumuz karışıklıklarda umut olup, ışığı, aydınlığı gösterme telaşesinde olduk. Hiçbir zaman hiçbir yerde yanan benleri düşünmedik. Çünkü biz her zaman, her yerde koca insanlık yürüyüşünün küçük bir parçası olmanın ayırdında ve bilincindeydik…
Yatağına sığmayan bir nehir gibi, bizi çevrelemeye çalışan, bir kalıba sokmaya çalışan bu sistemin bu dar ben dünyalarının hep çeperlerine çarpıp parçaladık, kanadıkça benler doğdu her yaradan yanı bizler… Böyle oluştu büyük biz camiası, böyle sessiz ve derinden ama hiç durmadan akıyoruz özgür yarınlara. Bu tarihsel akış içinde nicelik ve nitelik kavramları hep göreceli oldu. Her taş yerinde ağırdır. Ne zamansız kalabalıkların hayalini kurduk ne zamansız yetkin ve bilge insanların beklentisi içinde olduk. Her şey doğada olduğu gibi, toplumda ve bilincimizde de kendi yasalarının hükmüne göre ilerliyor. Geçici daralmalardan üzüntü, geçici coşmalardan sevinç üretmeyi düşünmeyecek kadar piştik örs ve çekiç arasında.
Biz hayatın tek gerçeği olan yarına sonsuz devinimine vakıf olmayı ve ona ayak uydurmayı her şeyden daha fazla önemsiyoruz. Hayat denilen ırmağın tarih içindeki akışına tam bir uyumun arayışı içindeyiz. Ne ortasında sürüklenmeyi, ne önünde koşup asasız kalmayı kabul etmiyoruz. Bütün bunlara rağmen yanlış ve hata yapmayacağımızı ve ileri ve geri, sağa ve sola düşmeyeceğimiz gibi akli olmayan saplantılar içinde de değiliz. Hayata, hayat ırmağına tüm benliğimizle atılarak, yanıp yok olmayı da, yanıp yarının yoluna ışık olmayı da göze alarak dalıyoruz. Neyse kaleme sayfa üzerinde dolaşma şerefi tanıyınca aynı ruhumuzun coşkunluğu gibi aldı başını gidiyor, geçiyorum.
Geleyim niye beş gün ara verdiğime. Salı akşamı yazmaya başladığım o ilk satırlardan sonra yarın İstanbul’a mahkeme için sevke gideceğimi öğrendim. Beklenmeyen bir sürpriz oldu benim için. Neyse Çarşamba sabah erkenden düştüm yola. Bir gece Amasya'da misafir sonra Ümraniye'de misafir, Cuma günü 10.30’da Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi'nde duruşma, sonra yola devam. Bir gece yine Amasya'da misafir, cumartesi akşamı Erzurum’a geri gelmiş oldum. Epey yorucu ve yıpratıcı oldu. Hapishane koşullarının monotonluğundan kaynaklı bir mahkemeye veya hastaneye gidip gelmek bile çok yorucu olurken, 32 SAAT ringle (kelepçeli, sıcak havada) yaşamayı tahmin edersin. Bugün de kaldığım yerden mektuba ancak devam ediyorum. Eğer yorgunluğu ve yıpranmayı saymazsak İstanbul’a kadar gidip gelmek, bu maraton hapishane içinde önemli bir değişikliktir. Bir de TC’nin yeni yasalarıyla yürürlüğe giren keyfi uygulamalarını saymazsak. Yolculuk esnasında yanına para vermiyorlar. Getir götür işini yapan gözcülere de vermiyorlar (kimseye, kendilerine bile güvenmiyorlar.) yani 4 günlük yol boyunca bir ihtiyacım olursa satın alma şansın sıfır. Yanıma aldığım el havlusu, terlik, el sabunu gibi şeyleri bile misafir bulunduğum hapishanelerde içeri almıyorlar. Neymiş misafir sadece yatmaya gelebilirmiş. Yiyecek, kumanya vermiş (bir parça kaşar ile yarım kilo zeytin 4 gün için) idare. Diğer idare onu da içeri almıyor. Ben de kızdım çöpe ATTIM. Personel de böyle bir uygulamanın çok saçma olduğunu kabul ediyor. Fakat kendilerinin yapabileceği bir şeyin (yasaları uygulamak dışında) olmadığını söylüyor. Yani anlayacağın 4 günlük bir diyet de o yorucu yolculuğun tuzu biberi şeklinde eşantiyon veriliyor. Yeme içme faslı bana kalsın gördüklerimi anlatmamı istersen hangi birini anlatayım. Adamı sarhoş ediyor onca şeyi bir arada görmek. Onun için ne kalem ne kâğıt o an yaşadıklarımı anlatmaya kâfi gelemez. Bu yükü hafifletmek için bazen bakmama molaları verip gördüklerimi sindirmeye göz yolundan aldıklarımı beynime yollayıp evirip çevirip hazmetmeye çalışıyordum. Epey bir görüntü depolanmış oldu. Hani kimileri 3 ay hapis yatar 3 yıl anlatırlar ya ben de 4 günde gördüklerimi sündüre sündüre 40 gün buradaki arkadaşlara anlatabilirim. Ne yaparsın mahpusluk halleri. Ama ne yazık ki o kadar bol zamanım yok. 2. gün aynen bıraktığım yerden devam ediyorum. Gönderdiğin şiir ve karikatür için sağol. Ben de tamamlanmamış bir şiir çalışmamı yolluyorum sizlere. Bana yolladığın dergiler bu hafta olmadığım için tarafıma verilmedi, her halde hafta içinde verilir.
Satırlarıma burada son verirken tekrar tekrar selam ve sevgilerimi yollayarak her birinizi o güzel yüreklerinizden sımsıcak öpüyorum.
Bir dahaki mektupta buluşuncaya dek hoşça ve sağlıklıca ve hep umutla kalın.
Haydar Sönmez –Erzurum H tipi cezaevi