‘77 1 Mayısı’nı yaşayanlar anlatıyor
1977 1 Mayısı’nda yaşanan katliamdan 30 yıl sonra yasaklı Taksim Alanı bir kez daha 1 Mayıs alanı olarak seçildi. Ve Taksim üzerine yürütülen tartışmalar, bellekleri de zorlayarak hepimizi ‘77 1 Mayısı’na götürdü. Ancak genç belleklerde 30 yıl öncesinin 1 Mayısı’nın nasıl yaşandığı, bu görkemli ve tarihi mitinge fabrikalarda nasıl hazırlanıldığı, nasıl bir siyasal atmosferle katliama gidildiği son derece zayıf şekilde yer alıyor.
Yaptığımız derlemeyle hem bu ihtiyacı gidermek hem de katliamın sorumlularını bir daha hatırlamak için aşağıdaki tanıklıklara ve anlatımlara yer veriyoruz:
Kitlesel ilk 1 Mayıs olan 1976′nın ardından, tüm duyarlı işçiler, devrimci demokrat çevreler ve kitle örgütleri 1 Mayıs 1977 için aylar öncesinden çalışmaya başladılar. Her siyasi çevrenin kendi anlayışı doğrultusunda yürüttüğü bu çalışmalar daha çok bir kampanya havasına bürünmüştü.
Bu 1 Mayıs, devrimci düşünce ve örgütlerin daha geniş halk ve emekçi kesimlerine ulaşmalarında bir kaldıraç işlevi gördü. Bu çalışmaların abartısız Türkiye’nin en ücra köşelerine ulaşması dönemin bir başka özelliğiydi. Tüm devrimci yapılar ve kitle örgütleri ‘77 1 Mayısı’nda DİSK’in Taksim Meydanı’nda düzenlediği mitinge katılma kararı aldılar.
Devrimci hareketlerle, özellikle sınıf hareketi ve sendikalar üzerinde etkinlikleri olan reformist ve revizyonistler arasındaki siyasi mücadele '77 1 Mayısı’na gelindiğinde daha da boyutlanmıştı. Hareket ve arayış halindeki kitlelerin düzen dışı devrimci yapılara doğru ciddi bir yönelimleri söz konusuydu.
İşte bu ortamda gelişecek radikalizmle safdışı bırakılmaktan korkan revizyonistler, devrimcilere karşı saldırılarını da şiddetlendirmişlerdi. O sürece kadar çalışmalarını daha çok antifaşist gençlik ve emekçi semt çalışmalarında yoğunlaştıran devrimci - demokrat güçlerin de işçi sınıfına doğru göze görülür bir yönelime girmeleri ortamı gerginleştiren başka bir etkendi.
Gelişen sınıf ve kitle hareketinin karşısına sivil faşist güçlerini diken işbirlikçi tekelci burjuvazi, gelinen aşamada bunun yeterli olmadığını gördü. Kitleleri yıldırmak ve genel bir pasifize ortamı yaratmak için kontrgerillayı yeniden devreye soktu.
Kontrgerilla kullanılarak bir yandan mücadeleye yeni katılmış veya katılmaya aday potansiyel güçlerde kafa bulanıklığı yaratılmak, korku ve terör estirilmek isteniyordu. Diğer yandan ise geniş yığınların kafasında belirsiz ve karmaşık bir tablo yaratılmaya çalışılıyordu.
1 Mayıs öncesinde DİSK yönetimi ve modern revizyonist çevrelerin kışkırtıcı, gerginleştirici açıklama ve icraatlarıyla provokasyona açık bir elektriklenme yaratıldı. Devrimci örgüt ve çevrelerin miting alanına sokulmayacakları, ısrarlı tutum sergilenirse çatışma ortamının doğacağı, günler öncesinden yazılıp çizilmeye başlandı.
1 Mayıs günü çevre illerden de gelenlerle mitinge katılım, Türkiye işçi sınıfı tarihinde o ana kadar görülmemiş bir kitlesel gücü ortaya çıkardı: 300 bin kişi.
Miting alanına daha önceden giren sendikalar ve reformist-reizyonist çevrelerden ayrı olarak devrimci-demokrat gruplar ayrı bir blok oluşturarak alana girmeye çalıştılar. Bu sırada revizyonist hainler miting görevlisi işçileri de kullanarak bu bloka karşı bir barikat kurmuşlardı.
İşçiler ve devrimciler arasında çatışma ortamı yaratmaya çalışan revizyonist güruhun bu çabası boşa giderken, devlete en uygun saldırı fırsatını vermiş oldu. Gerginliği fırsat bilen kontrgerilla konumlandığı İntercontinental (Etap Marmara) Oteli'nin pencereleri ve Sular İdaresi’nin damından kitlenin üzerine otomatik silahlarla ateş açtı.
Çıkan kargaşa ve panik ortamını değerlendiren polis de panzerlerini kitlenin üzerine sürerek ateş açtı. Kontrgerillanın bu hain saldırısı sonucu çoğunluğu işçi olan otuzaltı devrimci-demokrat katledildi. İşçi sınıfı tarihine kanlı 1 Mayıs olarak geçen bu komplo üzerine yürütülen tartışmalar aradan yıllar geçmesine rağmen son bulmadı.
Ülkemizde provokasyon denilince akla ilk gelen bu kanlı komploya uygun ortam oluşmasında sendika bürokratları ve modern revizyonistlerin tartışılmaz rolleri vardı. Zaten katliamın arkasından yaptıkları açıklamalarda faşist diktatörlük ve onun kirli maşası kontrgerillanın sözü edilmemekteydi.
Suçu devrimci-demokratlara ve CIA’ye yükleyerek hem kof bir kemalizmle malul antiemperyalizm gösterisi sundular hem de dökülen kanın sorumlusu olarak devrimcileri gösterdiler. DİSK ve TKP tayfası burjuvaziye onun kanlı terör örgütlerine halel getirmezken, yazılarında “1977 seçimlerinde bütün bunların sona ereceğini” açıklayarak emekçilere CHP’yi adres gösteriyordu. Zaten “bu katliamın seçimlerin yapılmaması için düzenlenmiş olabileceği”ni açıklayarak sınıf işbirlikçisi yüzlerini bir kez daha göstermişlerdi.
Sonuç olarak bu katliamı psikolojik savaş malzemesi olarak değerlendiren faşist diktatörlük, kitlelerin bilincinde devrimci eylem ve örgütler konusunda bilinç çarpıklıkları yaratmaya çalıştı. Fakat ‘77 sonrasında da sekteye uğramadan yükselen antifaşist halk ve emekçi hareketi bu hesapları boşa çıkardı. İşçi sınıfı 78 1 Mayısı’nda tüm ülkede alanları zaptederek faşizme en güzel cevabı verecekti.
***
Katliamdan ziyade, başlayacaksak ‘76′dan başlamalıyız. ‘76 yılının coşkusu, sevgisi nereden geliyor, ‘77′ye nasıl yoğunlukla geçildi, anlatayım.
‘76′ 1 Mayıs’ı fevkalade sakin, nezaket içinde geçti. Bunun tadına vardı işçiler. Ta 1886 yılında işçilerin 8 saat çalışma iznini, bu mücadeleye katılan işçilerin verdiğini öğrendiği zaman işçi, onları duyduğu hürmetten, sevgiden, saygıdan ötürü 1 Mayıs’ı kendine mecbur hissetti. Bana benim tanımadığım bir insan iyilik yapmış, ben onun anısına saygısına karşı mı geleyim, 1 Mayıs’ta onun anısını yaşatmayayım mı, sloganlarla meydanlarla anmayayım mı?
Özledikleri şeydi bu. Daha çok özgürlük, daha az çalışıp çocuklarına ailesine daha çok zaman ayırmak.
Bir bayram havasında. Bir kölelikten kurtulmuş gibiydi 76 1 Mayısı. İlk defa yapmanın verdiği tat da vardı. Genellikle bilen insanlar çıktı 1 Mayıs’a ama bilmeyenler de öğrenmiş oldular. Bundan sonraki mücadelelerinde daha çok insan hakları, daha çok demokrasi, özgürlük sloganlarıyla bir araya geldiler.
Özledikleri şeydi bu!.. Daha çok özgürlük, daha az çalışıp çocuklarına ailesine daha çok zaman ayırmak. Bunun da işçi sınıfının mücadelesinden geçtiğinden anladılar. 1 Mayıs 1977′ye böyle bakarsa insanlar, o coşku, o yoğun kalabalık, bence bunun da eseridir. Bunun çok büyük etkisi var. Evet, insanlar birlikte olunca bir şeyler yapabileceğini anladılar. Halk arasında ne derler, bir elin nesi var iki elin sesi var.
O gün evden çıkışımı sana nasıl anlatsam ki?
Ben o zaman Kavel işçisiydim. O kadar birbirine bağlıydı ki bizim bölüm, parmakla gösterilirdik. DİSK’e bağlı Maden-İş’te örgütlüydük. İyi temsilcilerimiz vardı, bize 1 Mayıs’ın içeriğini anlatırlardı. Bu kanallarla biz 1 Mayıs’ı bizim bayramımız diye kutladık, yola çıktık.
Niçin bayramımız dedik? Baktık ülkemizde her şeyin bir günü var. Doktorların, yazarların, sevgililerin, kadınların, çocukların günü var da var. Biz emek veren insanlarız, ter akıtan insanlarız, bizim niye günümüz olmasındı? Üstelik bizim günümüzü biz ilan etmedik, ta 1886′da işçi kardeşlerimiz ilan etmiş, biz onun devamıydık. Biz böyle kendi aramızda konuşuyorduk. Tabii 'bana ne bundan' diyenler de vardı, 'yaa öyle konuşulur mu' diyen de...
Hayatımda dini bayramlarda bile giymediğim güzel elbiselerim vardı, maaş mı almıştım ne, gittim takım elbise aldım o gün de giyeyim diye.
Sonra '76 1 Mayısı’nın da sevecenliği, coşkusu, sıcaklığı, insanların halay çekmeleri, şiir okumaları, marş söylemeleri bizi bayağı coşkuya itti. Çok güzel hazırlıklar yaptık, pankartlar hazırladık, sloganlar yazdık aramızda, çiçekler takındık. Hatta ben hayatımda, dini bayramlarda bile giymediğim güzel elbiselerim vardı, maaş mı almıştım ne, gittim takım elbise aldım, o gün de giyeyim diye. İşte bütün bu güzelliğin içinde hazırlıklarımızı yaptık.
Tersane Fabrikası, Standart Belde Fabrikası işçileriyle birlikte yola koyulduk fabrikadan. Buluştuk, yürüyerek İstinye’den Maslak’a kadar gittik. Zaten yollar bayram yeri gibi cıvıl cıvıldı. Herkes oraya gidiyordu. Trafik tıkanmıştı; araba, taksi filan yoktu. O görüntü beni şaşırtmadı, doğal geldi, neden? Fabrikalara, tarlalara hakim olan çalışanlar, yollara da hakim olmuşlardı. Gidiş yönü tıklım tıklımdı. İnsanların kimisi sıcaktan başına gazeteden şapka yapmış, kimisi gömleğini şapka yapmış, kimi kol kola atmış, kimi halay çekerek davul zurna çalarak... öyle gidiyoruz.
Sanki yollar bizim köyün yolu gibiydi, bizden birisi gibi geldi. Yol boyunca bazı çocuklu ailelerden çiçek veren aileler de oldu bize. Selam veren oldu, bizi alkışlayan da oldu. Zincirlikuyu Kışla önüne geldiğimizde, “Taksim doldu. Yol tıkandı, giremiyoruz...” dediler. Yani inanmadık Taksim Meydanı’nın dolacağına. Orası 500 bin kişi değil 1 milyon kişi de alırdı. O zaman şimdiki gibi metro çalışması falan da yoktu.
Neyse, bekledik bekledik saat 13:00 filan oldu, biz hala Beşiktaş’dayız. Sonra ne yapalım ne yapalım dedik, biz 3-5 arkadaş Beşiktaş Akaretler’den yukarı çıktık Maçka’dan. Gruptan koptuk Taksim’e gittik. Saat kaçtı bilmiyorum.
Paletli bir araba çalıştı. Otelden ateş etmeye başladılar.
Taksim’e vardık, çok olağanüstü bir kalabalık vardı hakikaten. Birden sesler duymaya başladık; kaçanlar, gürültüler, patırtılar. Tam ben girdiğimde olaylar çıktı. Ama alana giremedim, Gezi Parkı’nın duvarlarının orasındaydım. Silah sesleri duyulunca insanlar yerlere yattı, biz de arkadaşlarla duvarın arkasına yattık. Paletli bir araba çalıştı. Otelden ateş etmeye başladılar. Kafanı kaldıramıyorsun ki duvarın dibinden... Bayağı silah atışları oldu. Tek otelden değil, bir de Sular İdaresi’nin oradan ateş edildi. O an insan çığlığından bir şey anlaşılmıyordu. Ağlayanlar bir yandan... Birisi “Kardeşlerimiz öldürüldü, çiğnendi, paletin altında kaldı, kurşun yedi” diyordu. Hatta kırmızı gömleklilere -kortej sorumlularına- 'ateş edin' diye bir şey duyulduğu söyleniyordu. Kırmızı giyenler görevlilerdi.
15-20 dakika öyle sessiz kaldık. Silah sesleri kesildikten sonra insanlar kalktı. Bence silah sesleri 10 dakika kadar sürmüştür. Çok yaralı vardı, insanlar yaralıları hastaneye yetiştirmek için yardım ediyorlardı, biz de ettik. Ağaçların arkasında, ağacın dalında heyecandan asılı kalmış insanlar vardı, gömleği takılmış, kayışı takılmış inemiyorlar. İnsanların ayaklarının altında kalıp yaralananlar gördük, ölenlerin haricinde... Yatıyordu insanlar, diyorduk 'bu cansız, ölü'. Ama bazıları hareketliydi, onları kurtarmak için hemen hastaneye kaldırdık. Yaralı çoktu, yüzlerce insan vardı yaralı. Taksim İlkyardım Hastanesi doluydu.
Biz yaralıları toplarken polis de kendi arkadaşlarını arıyordu, onların da yaralı arkadaşları vardı. Ellerinde copları, hala kırmızı önlüklü insanları arıyorlardı. Onu duyunca anonsta, kırmızı giyen insanlar önlüklerini çıkarıp atmışlar. Kürsü de dağılmıştı, ona da ateş etmişlerdi çünkü. Şöyle söyleyeyim, sanki insanlar silahların önünde hazır avmış gibiydi, hani nasıl bir koyun sürüsünü, bir sığır sürüsünü avcılar uzaktan sipere yatar da vurur ya, öyle yaptılar insanları.
Heyecandan titreyen, yürüyemeyen insanlar vardı. Donmuş kalmışlardı. Yaşadıklarına inanamıyorlardı. Korkunç bir ortamdı, bunu anlatmakla olmaz, görmek lazım diye bir söz var ya, aynı öyle. Hiç kimsenin beklemediği bir saldırıydı. Biraz önce kol kola halay çektiğin insan yerde yatıyor cansız.
Onca ölü, yaralı nasıl toplandı? Sonradan arkadaşlar da geldi yardım ettiler. Ayakta kalan arkadaşlar, kendini kaybetmeyen arkadaşlar yaralıları, ölüleri topladı. Böyle ortamlarda kendini kaybetmemek de çok önemli. Eğer yaralılardan kurtulan insanlar varsa, o kendini kaybetmeyen insanlar sayesindedir. Öyle bir izdihamdı ki; ateş edenler izdiham olsun, o kalabalık birbirini ezsin diye de ateş etmiş olabilir.
O anımı, o günlerdeki duygularla anlatmak kolay değil, 30 yıl geçmiş aradan. 30 yıl sonra o coşkuyu tekrar yaşamak istiyorum…
İşyerlerine döndükten sonra, bizimle gelmeyen arkadaşlar mahcubiyet içindeydiler. “Hani siz gittiniz de ne oldu”yu şakayla söyleyenler oldu ama espri bile olsa insanın kendi bayramına gitmemesi bence çok ayıp.
Bir karar vereceksin, nasıl yaşayayım? İşte o senin kişiliğini belirleyecek.
İnsanlardaki ruh halini bir insanın kapasitesine göre değerlendirmek lazım. Yani içinde pişman olanlar da vardı, 'yaa az daha ölüyordum' diyen de vardı. 'Benim çocuklarım, karım var, kim bakardı onlara...' diyenler de vardı. İnsanlar kahraman değil. Tek başına hiç kimse kahraman değil. Gelmeyenler de korkak değil yani. Çünkü çocuklarının gelecekleri var, düşündüğü bu. Korkak değil. Ama şurada tavır koymakta fayda var. Bir insanın ortalama ömrü 60-70 sene. Bunu korkarak da olsa geçireceksin korkmayarak da olsa geçireceksin, sevsen de geçireceksin, nefret etsen de geçireceksin. Yani zamanı durduramıyorsun. İşte o zaman bir karar vereceksin, nasıl yaşayayım? İşte o senin kişiliğini belirleyecek. Ben özgür yaşamak istiyorum, ben bağımsız yaşamak istiyorum diyorsan böyle yapacaksın, köleliğe razıyım diyorsan evden çıkmayacaksın. Hatta çocuklarının elinden bile tutmayacaksın. Çünkü birisi gelip 'bırak lan çocuğunun elini' derse bırakırsın...
Sonra olaylar üzerine çok düşündüm, çünkü unutulur gibi değildi. Hatta 5-6 ay hiç aklımdan çıkmadı. Belki görmeseydim hayal edemezdim. İnsan bir trafik kazasında, bir inşaat kazasında yanında öleni gördüğü zaman bile unutamıyor, sen orada bir bayramı kutluyorsun, bir bayram! İnsanlar bayramda öldürülür mü ya! İnsanları bayramda vururlar mı ya? Peki bu nasıl bir zihniyet ki insanları bayramda öldürüyorlar?
Siyasal güç, emeğin gücü kendini hissettirmeye başlamıştı. 15-16 Haziran yaşanmış, DGM Yasası iptal ettirilmiş, işçiler şalterleri indirdikleri zaman fabrika patronları işçilerin karşısında “Lütfen şalterleri kaldırın” der hale gelmiş. İşçi sınıfının gücü kanıtlanınca, emeğin gücü kırılması gereken bir güç olacaktı. Bu gücün adı faşizmdi işte. Provokasyon, katliam ve faşizm. “Ben varken sen yaşama. Sen varken ben yaşayamam” anlamına geliyordu bu.
Sonrasında insanları toparlamamız çok zor oldu. Hatta eşim bile bana “Ne işin var, bak hiç gözünüzün yaşına bile bakmıyorlar” dedi. “Git git ben televizyondan senin cop yediğini seyrederim” diyen insanlar vardı.
'77′den 30 yıl sonra Taksim’e çıkılma kararı alınınca ne hissettim? Gözlerim yaşardı. Nasıl anlatsam? Nazım gibi bir şair olmak lazım bunu anlatmak için. Nazım o anı görseydi emin olun çok güzel döktürürdü. Nereden bağlar, nasıl getirir... yüreğimizi titretirdi. Bunu anlatmak için şair olmak lazım.
[Sürecek]