Bir kadının vatanı

O şehrin yamaçlarındaki Pirpirim köyünde, yas için doğmuş bir anne yaşar. Artık yaşasa ne yaşamasa ne vatanım dediği oğlu yoktur

AGÎRE JÎYAN
Çarşamba, 14 Mayıs 2014 (12 yıl 5 ay önce)

Selim Temo



 



Gülün yankısı, kadının bakımsız ellerinde parlar. Rüzgârın eşiğe taşıdığı koku, eski bir yüzyıldan dağılır. Damda leylek izi, bahçede oğulun ilk gülüşü; bu ân daha önce de hatırlanmıştır.







Şehre bakarlar, uzun kirpikleriyle. Ayaklarını önüne toplamış nehrin pası göğe karışır. Serçeler, bulutların arkasına saklanır. Evcil bir yılan duvar deliklerinde dolaşır. Şehrin kirli soluğu kara bir nem gibi yükselir.







O şehir, bir ayaklanmanın morgudur. Köylerden, kasabalardan, kuytu mahallelerden gelirler. Ölülerini teşhis etmeleri istenir, ölüler kusurlarıyla tanınır: Sırtında bir ben vardır, tavşan dudaklıdır, sol elinde altı parmak vardır, dişlektir, göğsünde menenjit izi vardır, uzun parmaklıdır, saçları antik Yunan heykelleri gibi bukle bukledir, insana değil, bir uzaklığa bakar... Kimisinden geriye yanmış iki ayak kalmıştır, avluya bırakılmış adımlarıyla bilinir. Bazı anneler yas içindir.







O şehir, dev bir morgdur; dağların arasında karardıkça kararır. Hissiz, yavaş, heyecansız; her gün loş bir mevsime başlar. Tembel bir lehçeye çevrilir. Bu şehirde zaman eski bir yüzyıldan kalmıştır. Suyu ağır bir göl gibi dalga bilmez, fırtına bilmez. İşte o şehrin yamaçlarındaki Pirpirim köyünde, yas için doğmuş bir anne yaşar. Artık yaşasa ne, yaşamasa ne, vatanım dediği oğlu yoktur.







Eren, Pirpirim köyünde kısacık bir hayatın adıdır. Baba siyasi, müebbetlik, zindanda. Eren yarı aç yarı tok büyür. Okuldan dönüşü, sokağın “dayêêê” diye çınlamasından bilinir. Zindan kapılarında eti çiğnenir. Ama gölge kadar hafiftir Eren; taşa düşse taşı incitmez, suya düşse ışık olur. Bir gün kendini 20 yaşında bulur.







Hem Kürt, hem Alevi, hem solcu, hem bir siyasî mahkûmun oğludur Eren. Maraş’ta askerdir. Bir 8 Eylül günüdür, Perşembedir. 5. Zırhlı Tugayı, 1. Mekanize Piyade Taburu. Eren annesinin öpmeye doyamadığı gözünden vurulur, katiline baktığı yerden.







Önce intihar derler, sonra nöbet arkadaşının silahından kazayla çıkan kurşun. Yüzlerce örneği gibi, faili ortaya çıkmayacak şekilde öldürülmüştür. Devlet Eren Özel’i bayrağa sarılı tabutuyla annesine gönderir. Devlette bayraktan bol ne vardır?







Devlet, kimsesizlerin efendisidir.







Pirpirim döner, Malatya döner, Fırat döner, Beydağları döner, Zeynep ana altında kalır. Ölüm duymaz sesini. İster ki vatanını örten toprak onu da örtsün. Diğer ölü gözünü öper, kör bakışına bulanır. Gazeteci Sultan Kılıç’a “Erenimin fotoğrafını güzel çek” der.







Kalkıp gitmek, başkasının acısına konmak gibi olur. O zaman hayatı boğan şu hayata bir bak. Bir gülün solduğu nasıl söylenir, bir annenin çaresizliği nasıl duyulur? Kim ne kaybetse sana sorar gibi gelir ve Zeynep anaya şunu söylemek kalır:







“Vatan sağ olsun, demiyorum. Benim vatanım oğlumdu. Vatanımı öldürdünüz işte. Daha niye diyeyim sağ olsun vatanım diye? Öldürdünüz vatanımı. Ölüler sağ olur mu?”





DEM



Bir çift gözle geldim bu dünyaya,

şimdi gidiyorum onlarsız,

ilâhi acıların efendisi!



Federico Garcia Lorca (1898-1936)

Çev. Adnan Özer