Soma güncesi -II

İzmir Alınteri muhabirinin duyar duymaz gittiği Soma izlenimlerinin II. bölümü

İŞÇİ SINIFI
Salı, 20 Mayıs 2014 (12 yıl 5 ay önce)

Öğleden sonra olmuştu. Öğretmenevi'nin bahçesi daha da kalabalıklaşıyordu. Gelişebilecek gözaltı terörü ve polis şiddetine karşı ÇHD’li avukatlar Öğretmenevi'nin bahçesinde kriz masası kurdu. Eğitim-Sen’li öğretmenler, ÇHD’li avukatlar, sol-sosyalist basın emekçileri ve duyarlı kişilerden oluşan iki grup oluşturuldu. İki grup maden katliamında yaşamını yitiren işçilerin ailelerine taziyede bulunacaktı. Alınteri olarak biz de yoldaşla birlikte ikinci grupta yer aldık.



 



ÇHD’li avukatlar, Eğitim-Sen‘li öğretmenler ve basın emekçilerinden oluşan ikinci grupla birlikte yola koyulduk. Soma’nın emekçi ve yoksul mahallelerinden geçiyorduk. Yaşanan katliamın farkında olmayan küçük çocuklar sokak aralarında top oynuyor, daha önce yüzlerini görmedikleri bu insanlara şaşkınlıkla bakıyorlardı. Yürüyorduk! Nereye gideceğimizi ve daha ne kadar yürüyeceğimizi bilmediğim için etrafı süzüyordum. İstanbul’un emekçi semtlerine benziyordu burası. Ama ayrı bir atmosferi vardı İstanbul’dan. Soma’nın caddelerinde yürümek, mahallelerini ve sokaklarını gezmek, park ve bahçelerinde oturmak, çay içmek, bir şeyler yemek, oturduğun banklarda karşılaştığın insanlarla göz göze gelmek farklı duygular uyandırıyordu. Daha düne kadar bu caddelerde yaşamını yitiren maden işçilerinin yürüdüğünü bilmek, mesai bitimi sonrası içilen yorgunluk çayının bardağında kara elmas üreten bir emekçinin dokunuşlarını hissetmek, parklarda-bahçelerde bulunan yeşil çimlerin üzerine sırtını vererek sevdiği insanla birlikte olmayı düşleyen insanların olduğunu düşünmek… Ve en önemlisi onların ölmediğini bilmek. Yanımızda, yanı başımızda olduklarını hissedebilmek! Soma katliamında yaşamını yitiren işçiler, “dipsiz ve karanlık kuyuların boğumunda, sessizce veda ederken yeryüzündeki sevdiklerine, bizlere de devrimci sınıf mücadelesini büyütmek için yüreklerimize ve bileklerimize kuvvetli birer öfke bırakarak gittiler.”



 



Kapı önünde oturuyorlardı. Belli ki bizden önce de ziyarete gelenler vardı. İçim bir yangın yeriydi. Karşımda eşini ve çocuğunu kaybeden iki kadın, kardeşini ve oğlunu kaybeden iki adam ve yakınları vardı. Herbirinin ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Gencecik yaşta yitirilen bir yaşamın acısı hissediliyordu yüzlerinde. Öfkeliydiler! Tüm öfkelerine rağmen sımsıcak bir duyguyla karşıladılar bizi. Acılarını bizlerle paylaşabileceklerini biliyorlardı. Birbirimize dokunabilmenin, dokundukça acılarında ve öfkelerinde ortaklaşabilmenin ve onlarla aynı duygu ve düşünceleri birlikte yaşayabileceğimizi biliyorlardı. Onlar kimin dost kimin düşman olduğunu yaşadıkları pratikten görüyorlardı. Yaşananın bir kaza olmadığını, ihmal ve güvencesiz çalışma koşullarından kaynaklanan bir katliam olduğunu söylüyorlardı. AKP’ye çok öfkeliydiler. “Erdoğan’ın o ceberut suratına tahammül edemiyorum” diyor ölen madencinin eşi. “Gencecik kocamı elimden aldı. Ne uğruna öldü benim kocam, üç kuruş fazla kazanacaklar diye yüzlerce insanı öldürdüler. Babası söze giriyor, “Utanmadan çıkmışlar televizyon önüne maden şirketini korumaya çalışıyorlar. Bizi aptal mı sanıyorlar, ne sanıyorlar” diyor. Polis olan abisi söze giriyor: “Tepeden-tırnağa bir diktatörlük kurdular. Her şeyi bir avuç zenginin çıkarları için düzenlediler. Neredeyse ölen işçileri suçlayacaklar. Soma Kömür İşletmesi AKP’nin bir yan kuruluşu gibi işliyor”. Hepimiz şaşırdık. Bunu sırf kardeşinin yaşadığı ölümden dolayı söylemedi. Polis olarak gözlemlerini aktardı ve politikayla ilgili birisi olduğu göze çarpıyordu. ÇHD’li avukatlarla sohbetleri daha da derinleşti. Hukuken yapılabilecek somut önerilerini paylaşıyordu avukatlar. ÇHD olarak sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarını ve istenildiğinde ücretsiz avukatlık yapabileceklerini söylediler. Bir süre daha sohbet edildikten sonra ayrıldık.



 





 



Mezarlık şoku



Öğretmenevi'ne doğru yol aldık. Ziyaretten sonra yaşamını yitiren maden işçilerinin defnedileceği mezarlığa, oradan da katliamın yaşandığı ocakta incelemek yapmak için 20 kilometre uzakta olan maden bölgesine gidilecekti! Yemek molası esnasında, yaşları 15 ila 18 olan bir grup dershane öğrencisi katliamı kınamak ve bölgeye gelen Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanını protesto etmek için dershane önünden başlayarak beş yol ağzında bulunan Madenci Anıtı'na doğru yürüdü. “Soma uyuma şehidine sahip çık!”, “Hükümet istifa!” sloganları atan gençlerin öfkesi güçlüydü.



 



Mezarlığa ve maden ocağına gidecek araç bizi bekliyordu. Araçlara “el konulmaması” için park edilen uzak bir noktaya gitmek gerekiyordu. Telefonla yapılan tarifler sonrası ancak bulabildik aracı. Önce yaşamını yitiren madencilerin defnedileceği mezarlığa geldik. Kalabalıktı! Mezarlık çevresinde ve içinde defin için gelenlerin yeme-içme gereksinimlerinin karşılanması için platformlar kurulmuştu, hizmet veren belediye personeli hazırdı. İçeri girip bir müddet ilerdik. Sonra gözlerime inanamadığım bir manzara ile karşılaştım. Ardı ardına açılmış yüzlerce boş mezar vardı. Kimisi madenden çıkarılmış ve ailelerine teslim edilmiş bedenlerdi, kimileri de aileleri tarafından gömülerek doldurulmuş mezarlardı. Müthiş bir sızı duydum içimde. Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Ardı ardına açılmış yüzlerce boş mezarı görünce aklıma ilk olarak tarihin en karanlık çağlarından biri olan Autswitz Nazi ölüm kampları geldi. Faşist Alman Nazilerinin toplu kıyımdan geçirdiği Yahudilerin toplu mezarlarını anımsattı. Bilseydim böyle bir manzara ile karşılaşacağımı, mezarlıktan içeri girmezdim. Yüreğim bu acıyı ve manzarayı nasıl kaldırdı hala bilemiyorum. Haykırmak geliyor insanın içinden. “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni!”, “Soma’nın Hesabı Sorulacak!” sloganlarını atmak geldi içimden. Her şey bir yana, Sosyalizmin insanlık için ne kadar elzem bir durum olduğunu gözlerinizle görüyorsunuz. “Ya barbarlık ya sosyalizm!” sloganının bu manzaradan sonra silikleştiği, “Ya Sosyalizm Ya Sosyalizm!” sloganının ete-kemiğe bürünüp hayat bulması gerektiğini düşünüyorsunuz. İçinde bulunduğumuz durum ve karşı karşıya kaldığımız manzara “barbarlıktan” da öte bir şeydi.



 



Mezarlıktan çıkıp katliamın gerçekleştiği maden ocağında gözlemler yapmak için tekrar yola koyulduk. Bir ara arabanın durduğunu hissettim. Oturduğum koltuktan hafifçe kalkarak arabanın ön camına doğru baktım. Bölgeye intikal ettirilmiş ve sayısı oldukça fazla olan rütbeli askerler aracın durmasını istiyorlardı. Camdan dışarıya doğru çevreme baktığımda yüzlerce araç park halindeydi. Sanırım burası maden ocağına gidişimizin araçla gidilebilecek son noktasıydı. Araçtan topluca indik. Sol tarafımızda bulunan alana burjuva medyanın yayın yaptığı araçlar konuşlanmıştı. Sayıları 50-60 kadar vardı. Muhtemelen yabancı kanallara ait araçlar da vardı. Yaşanan bu katliamı örtbas etmek, edilemediği takdirde de devlet katliamı olduğunu gizlemek için burada yer almışlardır diye düşündüm. Ama Nafile! Bu çalışmalarında başarılı olamayacaklar. Tüm dünyaya bu olayın bir iş cinayeti olduğunu, hatta bir katliam olduğunu duyuracaktık.



 





 



Maden ocağında...



Onlarca kamera çekim yapıyordu. Yoldaşla birlikte biz de o tarafa yöneldik. Katliamın yaşandığı maden ocağının giriş kapısını gören yüksek bir yerdi burası. İlk olarak “aşağıya inişlere izin verilmiyor, o yüzden çekimler de buradan yapılıyor” diye düşündüm. Kayıt yapan birisine, “aşağı inmek yasak mı” diye sordum. “Hayır, yasak değil” dedi. Buraya gelmeden önce uğradığımız mezarlığın bir başka versiyonuydu burası. Müthiş bir öfke ve acı vardı içimde. Aşağı doğru indikçe acım ve öfkem katlanıyordu. Maden ocağının girişinde yüzlerce kurtarma ekibinden oluşan bir kalabalık vardı. Yol boyunca sıra sıra dizilmiş onlarca ambulans, jandarma aracı, personeli ve çevik kuvvet. Kızılay tarafından kurulmuş gıda temin araçları ve çay-kahve gereksinimini sağlayan birkaç platform. Bir savaşın geri cephesi gibi...



 



Maden ocağının giriş tarafı askerler tarafından kuşatılmış, oluşturulan demir bariyerler aracılığıyla giriş-çıkışlar yasaklanmıştı. İzin verilen belirli personel haricinde kimse giremiyordu. Askerlere bakıyordum. Müthiş bir yığınak yapmışlardı. Ama dikkatimi çeken başka bir şey vardı. Neredeyse tamamına yakını rütbeli askerdi. Uzman çavuş statüsünden başlayan, astsubay ve subay statüsüne kadar uzanan rütbeli askerlerdi bunlar. Patlamanın olduğu günün gecesi buraya intikal ettirilen tabur tabur asker yığınağını buradaki rütbeli askerler oluşturuyordu demek. Bunların EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) eğitimi almış olan askeri birlikler olduğu kanısındaydım. Gelişen iç isyanlarda polis gücünün ve terörünün yetmediği yerlerde Valilik bu eğitimi almış askeri birliklere bir çağrı gönderir ve gelişen isyanı bastırmak için garnizon komutanlığından yardım talep eder. Buradaki askerlerin tamamına yakınının rütbeli askerlerden oluşmasının nedeni de bence budur.



 



Maden ocağı çevresinde bulunan insanlarla konuşmaya çalışıyorduk. “İçerdeki ölü sayısı nedir? Kaç kişi kurtarıldı? Yaşayan maden işçisi var mıdır?” gibi sorulara yanıt arıyorduk. Kimse bu soruların cevabı hakkında net bir bilgi bilmiyordu. Öyle muazzam bir bilgi sansürü oluşturulmuş ki, iki gündür burada kurtarma çalışmaları yapılmasına rağmen ortaya konulmuş somut bir liste hala yoktu!



 



Yoldaşla çevreyi inceliyoruz. Bana etrafa saçılmış madenci çizmelerini, baretlerini ve giysilerini gösteriyor. Bizimle birlikte gelen arkadaşların herbiri ayrı yerlere dağılmış. Güvenlik için konumlanan birkaç uzman çavuştan bilgi almaya çalışıyorum. “Nedir son durum, bilginiz var mı?” “İnanın ne olup bittiğini bizde bilmiyoruz. Buraya güvenlik için geldik” diye cevap veriyorlar. Bunun üzerine yoldaşla birlikte yukarı çıkıyoruz.



 



Bir sürü araç hareket halindeydi. Hızlı bir araç sirkülasyonu yaşanıyordu. Araçlarıyla girenler-çıkanlar, yeni yeni gelen ve giden firma logolu araç ve platformlar. Katliam sonrası verdikleri “hizmet”ler aracılığıyla “duyarlı” pozu takınmış tekeller (Vodafone, Türkcell, Nestle) ve adını ilk kez orada duyduğum işletmelere ait gıda firmaları halkımıza “sonsuz hizmet” verebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Burjuva medyanın öne çıkmış boyalı soytarıları canlı yayınlarda acınaklı ve dokunaklı konuşabilme marifetini sergilemekle meşgullerdi.



 



İşlerimizi tamamladıktan sonra şehir merkezine geri döndük. Günün yorgunluğu ve hareketliliği bedenimizi öyle yormuş ki, Öğretmenevi'ne varır varmaz kendimizi bahçenin çimenlerine attık. Biraz dinlendikten sonra İzmir’e geri dönmek için hazırlıklara başladık.



 



Bahçede bulunan diğer sol-sosyalist basın emekçileriyle bir araya gelip burada kaldığımız süre içerisinde edindiğimiz gözlemlerimizi paylaştık. Bu sohbetler esnasında Beş Yol Meydanı'ndaki Madenci Anıtı civarında sayıları bir hayli fazla olan kalabalık bir grubun meydan ve hastane çevresinde bulunan sırt çantalı 'yabancı'lara dönük saldırıda bulunduğu haberi geldi. Bahçeye gelen başka bir arkadaş, “Az önce devlet hastanesinin önünde bulunan bir kadına, sırt çantası olduğu gerekçesiyle saldırdılar” dedi. Olay yerini incelemek için gitmek istediğimizde, bunun şimdilik uygun bir fikir olmadığını, ortalığın biraz daha yumuşamasını beklemenin en uygun bir karar olacağını belirtti arkadaş.



 





 



Provokasyon



Bizi İzmir’e götürecek olan avukat arkadaş işlerinin bittiğini, artık yola koyulabileceğimizi söyledi. Biz de hazırlıklarımızı yapıp arabaya doğru hareket ettik. Çantalarımızı arabaya yerleştirdikten sonra tam hareket edecektik ki bahçe kapısında bir hareketlilik oluştu. Arabadan inip bahçe kapısına doğru ilerledik. Daha önce bahçe içinde görmediğimiz bir takım “surat”lar, kapının önünde cirit atıyor, ortalığı germek ve karıştırmak için provokatif söylemlerde bulunuyordu. İzmir’e gitmekten vazgeçtik, bahçeye yöneldik. Hemen arkamızdan yirmi-otuz kişilik gerici bir grup oturmak için gelmişler havası yaratarak Öğretmenevi'nde bir süre oturmaya başladılar. İleri geri konuşan bu güruh, içerde kaç kişinin olduğunu ve herhangi bir saldırıda nasıl bir tutum alınacağını kontrol etmek istercesine içeriyi inceledi. Diğer faşist güruhlar da Öğretmenevi'nin çevresinde dolaşıyorlardı. Her haliyle dışardan planlı ve sistematik bir tarzda örgütlenmiş bu faşist güruhun niyeti belliydi. 2 gündür Soma’da yaşanan ve ölü sayısının 800’ü bulan bir katliam boyutuna ulaştığını tüm dünyaya gerçek bir şekilde aktaracak olan “merkez üs” Öğretmenevi'nin bahçesiydi. Bir an önce bu “üs” dağıtılmalı, sesi-soluğu kesilmeliydi. Buna bir de devletin bu katliamla suçüstü yakaladığını ifade edip, yine “devlet erkanı”ın Soma’lı halk tarafından beklenmedik militanca bir hesap sorma içerikli yanıt almasını ve süregiden eylemlerle de bu durumun devam edeceği pratiğini hesaba katarsak, bu köye “hummalı verem” bulaştıranlar tez elden uzaklaştırılmalıydı.



 



ÇHD’li avukatlar, baro ve meslek odaları üzerinden valilikle çevremizi kuşatan bu faşist güruhun bir an önce buradan dağıtılması için görüşmeler yapıyorlardı. Sabah saatlerinde metre kareye düşen bu “üç polis” topluluğu neredeydi! İlçeyi kuşatmaya alan bu asker ve polis ablukasının yüzde biri bile bu faşist güruhu dağıtmaya yeterdi. Anlaşılan o ki, dağıtılması gereken bu faşist güruh değil, bizdik.



 



Kalabalık bir kitleyle içeri girdi bu faşist güruh. Bahçenin orta yerinde 20-30 kişilik bir sayıyla linç edilmeyi bekliyorduk. Yanı başımızda yaşanan ve sayısı 800'ü bulan bir katliama, bahçede bulunan 20-30 kişi daha eklense ne olurdu! 800 kişinin ölümüne neden olan bu katliamın hesabını vermekten “imtina eden” bir devlet anlayışı, burada ölecek beş-on kişi için “imtina” edecek bir açıklama yapabilirdi. Olmadı; “Soma’lı halkımızın acı ve duygu yüklü hassasiyetlerini aştılar”, “bunlara gerekli cevabı, yakınlarını kaybeden maden işçilerinin aileleri verdi” gibi bilindik klasik açıklamalarla gazetelerin manşetlerinde cesetlerimizin boy boy resimleri yayımlanabilirdi.



 





 



Bu organize edilmiş bir linç girişimiydi. Organizeydi, çünkü “her masanın etrafını 3'erli 4'erli gruplar şeklinde saran bu güruh, kimin ne yazdığını ne konuştuğunu kontrol ettiği gibi, aynı zamanda aynı tornadan çıkmış sözlerle hep bir ağızdan "bakalım yarın da eylem yapabilecek misiniz?" gibi tehditler savuruyorlardı. Bu söylemler karşısında biri çıkıp da "Siz ne diyorsunuz!" dese saldıracaklardı ve aslında bir katliamı bile göze almışlardı. Hemen hemen tüm gericilerin aynı ağızdan çıkmışçasına "Buradan gidin, acımızı sömürüyorsunuz, devletimize karşı kışkırtıyorsunuz, buna izin vermeyeceğiz, devletimiz gerekeni yapıyor!" cümleleri kurmaları bile provokasyonun bir ön hazırlığa dayandığını gösteriyordu. Ayrıca bunların hepsi polisin gözü önünde olduğu gibi, polis bunu yapanlarla açıktan kola kola girerek tezgâhlarının teşhir olmasından da çekinmiyordu.



 



Bu tezgâhın asıl amacı belirttiğim gibi Soma'ya gelişlere, burada olup bitenlere tanıklığı engellemekti! Bugün bir linç ya da katliamla karşılanmaması yarın olmayacak anlamına gelmiyordu. Vermek istedikleri mesaj da buydu zaten.



 



Öğretmenevi'nin bahçesinde duruşumuz faşist güruhu tedirgin ediyordu. Korkmuyorduk! Ne bir panik ne de telaş ve heyecan vardı. Her arkadaşımız soğukkanlıydı. Linç edilip öldürülebilirdik, fakat salya-sümük ağlayarak öyle kolay kolay pabuç bırakmazdık.



 



Soma'daki gerici güruhun ablukası polis kontrolünde gevşetildi. Bu arada İstanbul ve İzmir'e dönecek olanların araçları Öğretmenevi'nin önüne kadar getirilerek oradan uzaklaşmaları sağlandı. Gerici faşist güruh dağıldı. Soma'da kalan avukat ve gazeteciler avukatların ve öğretmenlerin evlerine yerleştirildi.



 



İzmir’e doğru hareket ettik…