Onu son yılların diğer direnişlerinden ayıran en temel özelliği, sınıfın savunma çizgisinden saldırı haline geçişinin örneklerinden olmasıdır
Greif Direnişi, önceki gün (26 Mayıs 2014) yapılan resmi bir açıklamayla noktalandı. Taşeronluk sistemini cepheden hedef almasının yanında militanlığı ve kitleselliğiyle 1990 sonrasının öne çıkan en önemli direnişlerinden biri ne yazık ki daha önceden (fabrika işgalinin kırılmasının ardından) yitirilmişti. O günden sonra DİSK Merkezine taşınan direniş hızla güç ve zemin kaybetti. Direnişin ilk 60 gününe ait fotoğraflarla özellikle 1 Mayıs sonrasına ait fotoğrafların yan yana getirilmesi bile bu gerçeği bütün çıplaklığıyla sergilemeye yeter.
Aşağıdaki yazı, Alınteri'nin Mayıs sayısının DSB köşesinden alınmıştır. Yazıda da belirtildiği gibi Greif Direnişi çok yönlü, dürüst ve cesur bir devrimci değerlendirmeyi fazlasıyla haketmektedir. Her şeyden önce Greif'in bu direnişi yaratan yiğit işçilerine, sınıfa ve tarihe karşı bir borç olarak gördüğümüz bu değerlendirme dizimizi önümüzdeki günlerde yayınlayacağız:
Türkiye isçi sınıfı hareketinin tarihinde son 15-20 yılın en anlamlı direnişlerinden biri olarak tarihe geçen Greif Direnişi maalesef sönümlenmek üzere. Yüzlerce işçinin katıldığı fabrika işgali gibi militan bir biçimle başlayan direniş, işgalin vahşi bir polis operasyonuyla sonlandırılmasının ardından hızla inişe geçti. Sayıca da azalan işçilerin direnişi fabrika önünde sürdürme çabaları da tutmadı. Bunun üzerine direniş DİSK Genel Merkezi’ne taşındı. Fakat kan (ve moral güç) kaybı orada da sürdü. Direnişi bu etkisiz biçimiyle olsun sürdürmekte ısrar eden işçilerin sayısı artık elle sayılabilecek kadar azalmış halde. Daha da kötüsü, bu sembolik ısrar, talep yönüyle de direnişin gücünü koruduğu günlere kıyasla çok gerilemiş ve farklılaşmış durumda.
Bu noktaya nereden, nasıl ve niçin gelindiğinin tartışılmasından bağımsız olarak Greif Direnişi, her şeyden önce taşeron çalışmanın o kuralsız, vahşi karakterinin işçi sınıfının en örgütsüz, sınıfsal çıkarlarının bilincine en uzak kesimlerinde bile nasıl bir öfke mayalamış olduğunu göstermesiyle tartışılmaz bir yerde duruyor. Onu son yılların diğer anlamlı direnişlerinden ayıran en temel özelliği ise sınıfın savunma çizgisinden saldırı haline geçişinin ilk örneklerinden biri olmasıdır.
Greif’in daha önce hiçbir direniş deneyimi olmayan, çoğu muhafazakar ya da milliyetçi bir dünya görüşüne sahip yüzlerce işçisinin taşeron köleliği karşısında biriktirdikleri öfkeyi fabrika işgali gibi militan bir çıkışla ifade etmesi, neoliberal gericiliğe karşı mücadelenin de gerici bir iç savaş tehlikesini bağrında taşıyan çarpık saflaşma ve kutuplaşmanın üstesinden gelmenin de biricik yolunun sınıf mücadelesini emek-sermaye çelişkisi temelinde örgütlemekten geçtiğinin altını bir kez daha çizdi.
Bu aynı zamanda sınıf içindeki örgütlenme olanaklarının olgunlaşma düzeyinin de resmi oldu. Bu düzeyin sınırlarını olduğu kadar, olanaklarını da gösterdi.
Direnişin ilerleyen günlerinde daha da berraklaşan ileri ve geri yönleriyle birlikte Greif, sınıf mücadelesinde nasıl bir tarihsel evrede olduğumuza dair de çıplak bir resim sundu. Bu resimde, sınıf hareketinin henüz, ‘60′ların başında görkemli direnişlerle mücadele sahnesine çıkıp pekçok iç ve dış engeli parçalayan olgunlaşma düzeyine ulaşmadığını, o dönemle kıyaslanamayacak gerilik ve hamlıklar taşıdığını görmek kadar; ciddi bir yüklenme ve ısrarlı bir yönelimle bu eşikleri aşmanın hiç de güç olmadığı diyalektik bağlantısını görürüz.
Bu noktadan baktığımızda Greif’e bir Kavel demek -hatta 15-16 Haziran’la kıyaslamak- ne kadar abartılı bir yaklaşımsa, onu herhangi bir direniş derekesine indirgemek de bir o kadar sınıfdışı bir yaklaşım olur.

Bu noktada Greif’i, tarihsel-toplumsal gerçeklerden kopararak Kavel’le hatta 15-16 Haziran’la özdeşleştiren ve bu direnişten tıpkı Kavel sonrasında olduğu gibi yeni bir sendikal hareket yaratmayı hedefleyen benmerkezci küçük burjuva anlayış, direnişin “kaderi” üzerinde de azımsanmayacak bir etkide bulunmuştur. Nesnel tarihsel koşullar arasındaki büyük farklılıkları bir kalem darbesiyle ortadan kaldırarak kurulan bu yanlış ve zorlama paralellik, erken ve çocukça bir böbürlenme sınırları içinde kaldığı sürece ciddiye alınmayabilirdi. Ancak bu baş dönmesi ve temelinde yatan küçük burjuva kafa yapısı, direnişin yönetimi sırasında bir dizi sol sekter hatayı ve yalpalamayı da beraberinde getirmiştir.
Örneğin Rıdvan Budak ve çetesinin hedefe çakılması ne kadar doğruysa bu hasmane tutumun çok geçmeden DİSK’i ve DİSK yönetimini de içerecek tarzda genişletilmesi, burada da durmayarak genel olarak kendi dışındaki herkese yönelik saldırgan bir “eleştirellik” halini alması buna verilebilecek örneklerden sadece biridir.
Kavel’in hangi tarihsel koşullarda ve nasıl bir iç birikimle patladığından ve DİSK’i oluşturan o dalganın nasıl bir tarihsel temel üzerinde yükseldiğinden koparılarak kurulan böyle yapay ve zorlama paralellik, “yeni bir DİSK kuruluşuna öncülük” rüyalarına kapılıp yüzlerce işçiyle yola çıkılan bir direnişin bu denli yalnızlaşıp erimesinde de önemli bir rol oynamıştır.
Fakat ondan önce ve asıl olarak, Greif’in alışkanlıkları, statükoları, bürokratik-konformist anlayışları sarsan devrimci özünden vebadan kaçarcasına uzak duran, hatta karşısında konumlanan sağ anlayışın işçi sınıfına ihanetle özdeş yaklaşımları ele alınmalıdır. Keza bu kesimler sınıfın çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarak, yıllar sonra ortaya çıkmış ve önceki direnişlerden farklı olarak sınıfın savunmadan saldırıya geçmesi açısından yeni bir eşiği ifade eden Greif Direnişi’ne uzak ve mesafeli durmanın da ötesine geçerek düşmanlaşan gerici bir ilişki kurmak yerine sahiplenici bir yaklaşımla ilişkilenmiş olsaydı bugün Kavel’lerin yaşandığı döneme geçiş anlamında anlamlı bir adım atılmış olacaktı.
Fakat onlar bunu yapmadılar. Sendika bürokrasisinin kaşarlanmış, sınıfa ihaneti tescillenmiş kesimlerinin bunu yapması zaten abes olurdu. Çünkü bu durumda kendi varlık koşullarını kendi elleriyle dinamitlemiş olurlardı. Onların Greif Direnişi boyunca sergilediği ihanetçi tutum, hatta direnişi kırmakta sergiledikleri işbirlikçiliğini polisle işbirliğine vardırmaları eşyanın tabiatına uygundur. Fakat Greif bu çürüme düzeyini tüm berraklığıyla açığa çıkarmakla tarihsel bir rol oynadı. Rıdvan Budak ve Kazım Doğan gibi isimlerin o ihanetçi kimliklerini bir kez daha hem de en çıplak haliyle ortaya koyarken, aynı zamanda işçi sınıfının yeni bir sendikal harekete olan yakıcı ihitiyacının da altını çizmiş oldu.

Greif sadece onların ipliğini pazara çıkarmadı. Aynı zamanda ilerici geçinen sendikal bürokrasinin de bir, en fazla birkaç adım sonra Rıdvan Budak’lardan farksız hale geleceklerini de ortaya koydu. “Taşeron Cumhuriyetini yıkacağız!” gibi devrimci söylemlerle ortalığa çıkanların, hatta sınıf içerisinde son yılların belki de en anlamlı çalışmalarını yürütenlerden olanların mücadele ölçüt ve sınırlarını, konformist-statükocu alışkanlıklarını açıkça ortaya koydu. Arzu Çerkezoğlu gibi sınıf hareketi ve hatta geniş bir öncü işçi kuşağı içerisinde azımsanmayacak saygınlığa sahip bir ismin bile bu sınavdan bu şekilde sınıfta kalması hazin olduğu kadar çarpıcıdır da!
Greif Direnişi’nin yasal ve sendikal icazet sınırlarını parçalayan niteliğiyle karşı karşıya kalan bu sendikacılık tarihsel olarak miadını doldurmaya mahkum olduğunu bizzat kendi pratiğiyle kanıtlamıştır. Zaten Dev Sağlık-İş gibi 10 bin üyeli bir sendikanın bugüne kadar anlamlı birkaç eylem dışında bütünsel gücünü büyük bir grev örgütleyerek konuşturmamış olması bu anlayışın taşeronluğa karşı mücadele sınırlarını ele veriyordu. Fakat bu sınırlar, Greif ile birlikte kelimenin gerçek anlamıyla çıplak hale geldi. Çerkezoğlu ve benzeri sendikacılar, Greif karşısındaki tutumlarını kişiselleştirmeler ve sınıfa yakışmayan bir küçük burjuva mağrurluğuyla perdelese de işin aslının bu olmadığı, bu tutumlarının arkasında sağcı-icazetçi ve aslında soğuk bir bürokratlaşmanın yattığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Aynı şey çoğu “sosyalist” geçinen 44 “sendika uzmanı” için de geçerlidir. Onlar da statükolarına çarpan bu direnişle bilinç altlarına işlemiş bir karşıtlık ilişkisi kurdular ve bunu tarihte eşi benzeri görülmemiş o ihanet belgesini imzalayarak da ortaya koydular.
Greif Direnişi solun işçi sınıfını ağzından düşürmeyen bölüklerinin özünü de açıkça ortaya koyan bir turnusol oldu. Bunlardan TKP, ÖDP, EMEP ve Başlangıç çevresi gibi bazıları sendikal bürokrasi ile aralarındaki dengeleri bozmamak için direnişle aralarına bilinçli ve belirgin bir mesafe koyarken, bazıları da direnişin örgütlenmesinde azımsanmayacak bir emeğe sahip olan Kızıl Bayrak çevresinin dar grupçu yaklaşımlarını bahane ederek aslında diğerleriyle aynı kaygılarını perdelemeye çalışan bir samimiyetsizlikle ortaya çıktılar. Kısacası Greif birçok yönüyle son derece hassas bir elek oldu.
Tüm bunlara rağmen sınıf açısından son derece anlamlı bir çıkışın altına imza atılmış olsa da bu direnişin bu denli tecride uğramasında onun yönetiminde etkin olan KB çevresinin küçük burjuvaziye özgü tekkeci, dar grupçu bir çiğlikle hareket etmesinin de azımsanmayacak bir payı vardır.
Bugüne kadar direnişin selameti açısından gerek bizzat yaşadıklarımız gerekse içerden gözlemlerimizle bu konuda söyleyecek çok şeyimiz olmasına rağmen susmayı tercih ettik, bu tercihimizi bu yazı özgülünde de sürdüreceğiz. Fakat ilerleyen günlerde bunları söyleyeceğiz de. Greif gibi görkemli bir direnişin sınıfın bütününe moral verecek, bundan sonra yürünmesi gereken yolun altını somut başarı ve kazanımlarla çizerek ona özgüven kazandıracak yerde bu denli yalnızlaşması ve oportünist-sağ yaklaşımların “biz demiştik” söylemlerine malzeme olacak bir noktaya gelmiş olmasında bu yanlışların payı yabana atılamaz. Bunları ortaya koymak da her şeyden önce sınıfa karşı sorumluluk gereğidir.

Çünkü en başta işçi sınıfı mücadelesi tarihinde unutulmaz bir yer alan Greif Direnişi böyle bir yaklaşımı hakeder. Greif’in açtığı yolun işçi sınıfı açısından öğretici bir deneyime dönüşmesi ve bundan sonraki Greif’lerin de bu deneyimlerden beslenmesi için bu kaçınılmazdır.