KESK’te değişen bir şey yok!

KESK'in 8. Genel Kurul dönemi KESK'in geldiği noktanın resmi oldu...

İŞÇİ SINIFI
Cumartesi, 5 Temmuz 2014 (12 yıl 3 ay önce)

KESK 8. Genel Kurul dönemi bağlı sendikalarda yapılan genel kurullar ve en son yapılan KESK Genel Kurulu’yla tamamlanacak. Bu genel kurul, işçi sınıfı hareketinin henüz lokal de kalsa militan eylem biçimleriyle derinliklerinde biriken öfkeyi açığa çıkarmaya, bunun giderek çizgileşme eğilimi kazanmaya başladığı bir dönemde yapılıyor. Gezi sürecinin tüm toplumsal kesimlerde yabana atılmayacak farklılaşmalar yarattığı bir iklimde... Sınıfa ve özelde emekçi memurlara dönük saldırıların da vites büyüttüğü bir eşik bu. Gelinen noktada sınıfın kazanımları adeta toz haline getiriliyor.



 





İşte Meclis’e getirilen Torba Yasa Tasarısı! Soma Katliamı’ndan sonra gündeme getirilen bu tasarı ile taşeron sistemi kalıcı hale getirilmeye, kiralık işçi büroları hayatımızın içine sokulmaya çalışılıyor, kıdem tazminatı başta olmak üzere elimizde kalan son hak kırıntılarımız da gaspedilmeye çalışılıyor. KESK kurulları böylesine kritik bir tarihsel eşikte yapıldı.



 



Burjuvazinin kapsamlı saldırılara hazırlandığı bu koşullarda gerçekleştirilen genel kurullarda tartışılması ve bir mücadele hattına dönüştürülmesi gereken esas konular, kamu emekçileri ve onun sözcüsü, örgütü olduğunu iddia eden KESK’in durumu, geleceğin nasıl okunması gerektiği olmalıdır. Fakat bu denli kritik bir evrede KESK genel kurulları yine o bilindik koltuk pazarlıkları, hamasi nutuklar ve iç boşaltma alanları olmanın ötesine geçememiştir.



 





Fiili mücadeleden teslimiyete, bürokratikleşmeye…



KESK tahlili yapılırken onun ilk yıllardaki fiili meşru mücadelesinden dem vurulur sürekli olarak, bu her toplantıda papağan gibi tekrarlanır. Ne acıdır ki, özelikle 4688 sayılı sahte sendika yasasına sığmayacağını iddia ettikleri KESK’te bırakın sığmamayı, elbise o kadar bol gelmiştir ki nasıl sığacaklarını şaşırmış durumdadırlar. KESK’te bu dönemlerde yapılan sadece terzileri değiştirmektir. Oysa kalıp aynı kalıptır, değişen bir şey de yoktur.



 



Fiili ve meşru mücadele hattından kopmuş bir KESK’te hala nostalji yapmak, hala bundan bahsetmek -hele ki son birkaç yıldır KEKS’teki çöküşle birlikte düşünüldüğünde- olsa olsa geçmişe ihanet etmekten, onunla dalga geçmekten başka bir şey değildir. En azından KESK tarihine saygısı olanların, nostalji yapmayı bırakıp fiili mücadeleden ne anladıklarını açıklamaları gerekir. Keza yaşanan pratik süreçten KESK’in yönetimindeki tüm anlayışların fiili mücadeleden ne anladıklarını gördük, görmeye devam ediyoruz...



 





 



KESK’in ipinin çekildiği, barutunun bitirildiği dönemlerde sanki hiç günahları yokmuş gibi şimdi KESK’i yeniden inşa etme, onu yeniden örgütleme iddiası olanların papağan gibi emekçilerin birliğinden bahsedip durması, ‘işyerlerine dönmeliyiz’ demeleri, KESK’e yeni yeni sözde örgütlenme modelleri sunmaları karşısında tek bir soru soracağız:



 



Siz ve anlayışlarınız 20 yıldır KESK’i yönetenler değil miydiniz?.



 



Hele ki genel merkez ve KESK’in çeşitli kademelerinde yöneticilik yapanların kongrelerde bunları sürekli dillendirmelerine ne demeli? Tek kelimeyle aymazlık ve bürokratizm batağına batmak değilse nedir?!..



 





KESK’in bu noktaya gelmesinde doğrudan rolü olanların halen dergilerinde-gazetelerinde KESK’i kurtarmaktan bahsetmeleri, Kongrelere projeler sunmaları karşısında insan sadece “aynayı önce kendinize tutun! Bürokratizmin çamuruna dibine kadar batmışsınız, bir sonraki adımınız da sendika ağalığıdır!” diyebiliyor.



 



KESK’te bürokratizmin batağına saplananların asıl sorunu tabii ki bağlı oldukları ideolojik-siyasal anlayışlardan bağımsız olarak ele alınamaz. Burjuvazinin her alanda gerçekleştirdiği sömürü saldırılarının emekçi memurlar cephesinde yarattığı sonuçları görmeyen, sınıf hareketinin zayıflığı ve toplumsal tahakkümün etkisiyle bu saldırılarda alınan yolun düzeyini anlayıp buna uygun politikalar geliştiremeyenler, olup bitenleri okur gibi yapıp bürokratizm uykusuna dalarak zamanı geriden takip edenler artık KESK’in ruhunu da ele geçirmiştir.



 



KESK işçi sınıfı ve emekçilere dönük her saldırıya hazırlıksız yakalanmış ya da sürecin peşinden koşturup gitmiştir. Kamu emekçilerindeki, çalışma hayatındaki değişim ve dönüşümlerde kocaman kocaman tahliller yapılmasına karşın, bekle-gör mantığını aşamamıştır. Çünkü devrimci ve ilerici dinamikler bürokratik atalet içinde öğütülerek onu zamanın ve süreçlerin gerisinde kalmasına neden olmuştur.



 



KESK, başta iş güvencesi olmak üzere varolan hakları koruma-geliştirdiği ya da zamanın dayattığı çeşitli taleplerin mücadelesini yükselttiği çeşitli evreler yakalamıştır. Gerçek anlamda kamu emekçilerinin sendikal mücadelesine önderlik ettiği dönemlerden sonra sürecin devamını getirmemiştir. Onun kumandasını ele geçirenler bu dönüşümün altında ezilmiş, dinamiklerini yitirerek ileri ve doğru olanı süreklileştirecek bir tutuma sahip olamamıştır. Bunun için uzağa ta ‘90′lı yıllara gitmeye gerek yok aslında. Son yapılan kitlesel grevlerden sonra bile taleplerin takipçisi olacağına, mücadeleyi daha da ivmelendireceğine, günübirlik bir yaklaşımdan kopamamış ve bu yaklaşımla KESK’i bitiş noktasına getirmiştir.



 





İşyerlerinde tabandan kopuk, tabanını karar süreçlerine katamayan bir örgütlenme modeli KESK’e hakim olduğundan beri ona olan güven de inanç da azalarak nerdeyse kendimiz çalar, kendimiz oynar olmuşuz. Bu durumda bir gecede, genel kurullar ve süreçlerde yangından mal kaçırırcasına onaylatılan tüzüklerle, delegelerin bile haberlerinin olmadığı tüzük değişiklikleriyle hangi katılım mekanizmasını oluşturursanız oluştururun kimse sizin en başta samimiyetinize güvenmez. Kurduğunuz işyeri meclisleri, genele meclisler hatta MTK’lar, ŞTK’lar da birer şablon olmanın ötesine geçemez. Gelinen aşamada taban örgütlülüklerinden bahsedenlerin, bunun için projeler üretenlerin bu önerilerini en başta kendilerinin hayata geçirecek bir iradesi ve dinamizmi olmadığını hayatın kendisi gösteriyor zaten. Bu açıdan da kongre kürsülerinden büyük laflar etmenin alemi yok diyeceğiz!



 



Burjuvazi ve devletinin tüm kamu emekçilerini güvencesiz çalışma rejimine göre yeniden örgütleme süreci devam ediyor. Taşeronlaşma, kiralık kamu emekçileri dönemi, esnek çalışma gibi modeller artık kamu alanının her yerinde uygulanmaya başlandı. Kamuda eğitim-sağlık ve temel sosyal hakların bile artık paraya tahvil edildiği, bu alanların karlı sektörler haline getirildiği-getirilme çalışmalarının sürdüğü bir dönemde kamu çalışanının da her türlü güvenceden yoksun, vahşi sömürü koşullarına boyun eğer hale getirilmeye çalışıldığı açık. Bu kapsamlı reorganizasyon yaşanırken, burjuvazinin deyimiyle “kamu” diye bir şeyin kalmayacağı bir noktaya doğru koşar adım gidilirken KESK bürokrasisi halen kumsalda kum oynarcasına zamanın gerisinde kalıyorken KESK’in de fiilen bitmesi kaçınılmaz hale gelecektir.



 



Haziran Direnişi’nde KESK



Bu genel kurullarda öne çıkan diğer konu da Haziran Direnişi. Neredeyse tüm kongrelerde delegelerin büyük çoğunluğunun büyük Haziran Direnişi hakkında konuşmaları oldu. Konuşanların hemen hepsinde Haziran Direnişi’nin doğru okunmasından, KESK’in yüzünü bu direnişe dönmesinden bahsedildi.



 



Oysa bırakın KESK’in direnişi okumasını, ondan ders çıkarmasını direnişin içindeki duruşu BİLE başlı başına tartışmalıdır. Sözümona emekçilerin en örgütlü oldukları KESK’in direnişin içinde nasıl eridiğini hepimiz yaşayıp gördük. 4-5 Haziran grevi elbette önemliydi. Ama zaten özgürleştirilmiş bir Taksim’e, Kızılay’a ya da diğer meydanlara elini kolunu sallayarak çıkmak kolaydı! Aynı KESK -ve diğer sendikalar- aslında bu tür direnişlerin içinde daha örgütlü ve önderlik edebilecek birikim ve tecrübeYe sahip olmalarına rağmen direnişin peşinden sürüklenmiş, 17 Haziran’da da TOMA’ların önünde bir direniş sergilemeden adeta sıvışmıştır! Ya da 1 Mayıs’ta diğer iller bir yana mesela Ankara’da özgürleştirilen Kızılay gibi meydanlara çıkmaktansa, kendisini sistemin dayattığı alanlara sıkıştırmayı savunabilmiştir. Gezi anmalarına ve mahkemelerine katılması ise göstermelik olmanın ötesine geçememiştir. Bu açılardan da gerek KESK Genel Kurulu’nda gerekse tüm genel kurullarda Gezi’den ders çıkarmak, yeni örgütlenme modelleri üretmek bir yana Gezi’nin tersten okunduğunun gün gibi ortada olduğunu söylemek isabetli olacaktır.



 



Aynı tas aynı KESK!..



KESK ve bağlı sendikaların olağan genel kurul süreci ve yaşanan tartışmalara naktığımızda her şeyin halen aynı tas aynı hamam devam ettiğini görmekteyiz. Konuşmalara, açıklama ve röportajlara bakıldığında zannederseniz ki KESK kendini yeniden yapılandırıyor, yeniden canladırıyor, fiili meşru mücadeleye, sendika içi demokrasiye dönüyor! Oysa genel kurullarda öne çıkan tek şey koltuk paylaşımıdır! Bugün KESK’te yaşanan budur! Sözde tüzük değişikliği önerenler ya da karşı çıkanların ortak paydası tüzük sorunu değil koltuk paylaşımıdır. KESK bölge toplantılarında “Nasıl bir KESK?” sorusu etrafında dönen verimli tartışma ve görüş alışverişleri değil, kim-kiminle tartışması ve benden olsun gerisi önemli değil yaklaşımıdır. Ya da daha geniş katılımı savunup da her kesimi kucaklama mantığının “şirinliğidir”.



 



Önceki genel kurullarda oluşturulan örgütlenme modellerinin çuvalladığı, sadece tüzük maddelerinde kaldığı, kurulan kadın sekreterlikleri ya da ortak örgütlenme pratiklerine bakıldığında hoş bir sedadan öteye geçemediği ortadadır. Ele avuca gelecek değerde bir çalışma olmamıştır, ama ne hikmetse işlemeyen-işletilmeyen bu tüzük maddeleri ısrarla diğer sendikalara dayatılmaktadır. Şimdi kalkıp “genel kurulu tüzük tartışmalarına boğmayalım ya da tüzüğü yeniden şekillendirelim” demek ne kadar samimidir! Çok iyi tüzükler yapabilir, çok devrimci önergeler verebilirisiniz, ama onu uygulayacak iradeyi koymadıktan sonra neye yarar?!..



 



Yüzünü işyerlerine dönmüş bir KESK



KESK’in geldiği noktada değişimden, onu mücadeleci bir kimliğe kavuşturmaktan ya da -başkalarının deyimiyle- yeni bir KESK örgütlemekten bahsetmek ham hayalden başka bir şey değildir. KESK’i değiştirmek ve yeniden örgütlemek bugünkü bakış açısıyla çok zordur; bu genel kurullar da göstermiştir ki KESK esasında bitiş düdüğü çalmakta, artık son rauntlarını oynamaktadır. KESK’e hakim sendikal anlayışların sınıf sendikacılığına bakışlarına, bugün durdukları zemine bakıldığında önümüzdeki kongrelerin de formaliteden öteye geçmeyeceğini söylenmek kehanet olmayacaktır.



 



Artık öyle uzun uzun “KESK nasıl kurtulur, nasıl düzlüğe çıkarılabilir” kritikleri yapmaya gerek yok. Çünkü KESK çubuğu kendisine bükmediği sürece, sadece konuşup paratiğe geçirmeyen, tüzük başta olmak üzere sendika içi demokrasiden tutun da bir mücadele ve örgütlenme programı çıkaramadığı sürece güç kaybetmeye devam edecektir.



 



Bunun için kongreler çözüm tartışma alanları olmaktan çıkmıştır.



 



Ne yapmalı, ne yapmalıyız?



En başta işyeri örgütlülüklerini gerçek anlamıyla hayata geçirmeli. İki üyenin olduğu yerde bile işyeri temsilciği uygulaması hayata geçirilmeli. Başta şubeler olmak üzere işyeri toplantıları periyodik yapılmalı, bu toplantılar eğitim işlevi de görecek tarzda olmalı.



 



İşyeri temsilcileriyle birlikte şube temsilciler kurullarını işler hale getirilmeli, buna bağlı olarak da merkezi düzeyde Merkez Temsilciler Kurulu (MTK) hayata geçirilmeli, başkanlar kurulu gibi oluşumlar lağvedilmeli, KESK Danışma Meclisi yeniden şekillenmelidir:



 



Bugün KESK’in bu hale gelmesinde önemli bir payı olan seçim sistemi değiştirilmeli, delegelik sistemi terkedilmelidir. Doğrudan seçim sistemi gibi tabandan üyenin de katılacağı seçim sistemleri olmalı, ayrıca merkezi düzeyde seçimsiz genel kurullar yapılmalı, yılda bir kere burada sendikal politikalar ve süreç tartışılarak sendika çizgi belirlenmelidir.



 



Artık KESK’te ve bağlı sendikalarda uygulanan ve sendikaları daha da hantallaştıran, çekilmez hale getiren, örgütlenmede hiçbir karşılığı olmayan 3 yıldan vazgeçilmeli tabana ve başta şubelerde dinamizmi yaratan 2 yıla geri dönülmeli. Şube sayıları mutlak arttırılmalıdır. Yönetimde bürokratizmi güçlendiren profesyonel kadroların sayısında azaltmaya gidilmelidir. KESK bölge toplantıları yapmalı, bu toplantılar adet yerini bulsun kabilinden değil, işyeri temsilcilerin ve üyelerinin söz haklarının olduğu toplantılar şeklinde örgütlenmelidir.



 



KESK’in işleyişine dair çözüm listesini uzatmak daha da mümkün. Herkesin söylediği ama sadece söylemde kalan işyerlerinde çalışmayı esas alan yaklaşıma hızla dönülmelidir. Bu tüzükte kalan bir madde olmaktan çıkarılıp hızla hayata geçirilecek bir iradenin konusu edilmelidir.



 



KESK ve bağlı sendikalarda yapılan genel kurullar da göstermiştir ki, KESK’te değişim dönüşüm söylenenlerin pratikte hayata geçirilip geçirilmemesi meselesidir. Fakat KESK yönetiminde yer alan anlayışlarda böyle bir irade ve dinamizm sözkonusu değildir.



 



Sendikal mücadelenin özneleri olan devrimci-sosyalist öncü kamu emekçileri de artık taban örgütlülükleri, inisiyatifler, devrimci güç birliktelikleri oluşturulmalı, KESK içinde daha aktif hale gelerek, bürokratizme teslimiyete karşı devrimci sınıf sendikacılığı çizgisindeki kendi sendikal anlayışlarını hayata geçirmelidir.