Kumda çakıltaşı olmak

İki günlüğüne gittiğimiz fındık işinin 15 güne dönüşen hikayesi her açıdan öğretici ve geliştiriciydi...

GENÇLİK
Cumartesi, 23 Ağustos 2014 (11 yıl 11 ay önce)

Bir süre önce pekçok "hem"in bir arada olacağı bir organizasyon yapmak konusunda hemfikir olmuştuk: Hem birlikte zaman geçirebileceğimiz hem kolektif amaçlarla buluşan emek süreçlerinin ruhundaki özgürleştiriciliği yaşayacağımız hem bireycilik ve bencilliğin hüküm sürdüğü günümüz dünyasında, özellikle bu koşulların içine doğmuş olan biz gençlerin bunları reddedişini ifade eden anlamlı bir kanal yaratacağımız hem bazı alışkanlıklarımızla bizzat iş içerisinden hesaplaşacağımız ve aslında kendimizi/birbirimizi iş içinde tanıyarak daha ileri bir ilişkinin zeminini yakalayacağımız fındık toplama işinin oldukça uygun koşullar sunacağına karar verdik.



 



Avrupa'da yapılan Bağbozumu'nun bir benzeri ya da önceki yıllarda yine DPG'lilerin burada yaptıkları fındık toplama işine dair anlatılanların da yarattığı duygu ve bilinçle belirlediğimiz bu işi organize ederken ilk olmasının tüm handikaplarını yaşadık. Aylar önce böyle bir karar vermiş olmamıza rağmen buna dair daha ciddi bir ön hazırlığa giremedik. O kadar ki, hayatın gündelik akışı içinde fındık toplama mevsimini bile az kalsın ıskalıyorduk. 'Nasılsa daha zaman var' kafasıyla ertelediğimiz için çalışacağımız köyü bulmak neredeyse son anda oldu. Daha önce fındık toplamak üzere gitmeye karar verdiğimiz köylere gidecek olan yoldaşlar bu işi ya ertelemişler ya da gitmeye niyetlendiklerinde çeşitli aksilikler nedeniyle vazgeçmişlerdi.



 





 



Sonuç itibariyle fındık toplamaya gidişimizin hemen bir gün öncesinde iki yoldaş köylere gitti ve döndüklerinde de, "Yarın hemen gidiyoruz, aslında fındık toplama işi bitmek üzereymiş, iki günlük bir iş için on-on iki kişilik bir ekip isteniyor. Bu işe gidelim. Gelecek yıllarda yapacağımız organizasyonlar için ön adım atmış oluruz, köylülerle bağlantı kurar, gelecek yıl için nasıl bir ön hazırlık yapacağımız konusunda deneyim kazanmış oluruz" dediler.



 



Hepimiz bu yaklaşımı makul bulduk. Aslında gelebilecek ama tarih vs. belli olmadığı için koşullarını ayarlayamamış birçok arkadaşımız bu durumda gelemiyordu. Koşulları en uygun olan ve hızla ulaşabildiğimiz on kişilik bir ekiple yola çıktığımızda kafamızda orada neleri nasıl yaşayacağımız konusunda pe çok soru işareti vardı. Buna rağmen en genç olanlarımız da dahil herbirimizde yüksek bir gönüllülük ve birlikte zaman geçirecek olmanın coşkusu hakimdi. Elbette bir de daha önce aldığımız bir kararı tüm dezavantajlarımıza rağmen uyguluyor olmamızın gönül rahatlığı...



 



Fındık toplayacağımız köye ulaştığımızda akşam olmuştu. Yanımıza aldığımız malzemelerin oldukça yetersiz olduğunu farketmemiz zor olmadı. Fakat buna rağmen moralimizi bozmayarak olanla olduğu kadarıyla kendimize bir yaşam alanı oluşturmaya giriştik. Yanımızda getirdiğimiz çadırı bir köylünün gösterdiği tarlaya kurmaya çalışırken bize iş veren köylü de ailesiyle birlikte yardımımıza yetişti.



 



Bizi arabasıyla köye getiren sevgili dostlarımız oldukça fazla eksiğimizin olduğunu görünce hemen bir liste çıkarıp "yarın bunları sizlere göndereceğiz" deyip kamp alanından ayrıldılar.



 



Az çok yerleşir hale geldiğimizde hızlıca bir çay demleyerek yakılan ateşin etrafında yapılan sohbet eşliğinde yudumladık. Sohbetimiz buradaki yaşamımızı nasıl örgütleyeceğimiz, nasıl bir işbölümü yapacağımız, fındık toplama zamanları dışındaki boş zamanları en verimli şekliyle nasıl kullanacağımız ve köylülerle nasıl bir ilişki kuracağımız üzerineydi.



 



Yemek ve yaşam alanımızın temiz tutulması işini nasıl organize edeceğimiz, gönüllülüğün mü işbölümü ve nöbet sisteminin mi söz konusu olacağı üzerine dönen bir tartışmada en gençlerimizden birinin, "Ütopyamızın bir küçük denemesini yaşayacağız. Bence gönüllü olsun, ama bu gönüllülüğe herkes katılsın" yaklaşımı oldukça anlamlıydı.



 



Sonraki günlerde bu konularda alışkanlık ve yerleşmiş kültürel kodlarımızla daha epey bir mücadele etmemiz gerektiğini anlamakla birlikte, özellikle en genç olanlarımızın sabahın ilk ışıklarıyla kendiliklerinden kalkıp kahvaltıyı hazır etmeleri ve bunu diğer yoldaşlar için hayatı daha da kolaylaştırma düşüncesiyle yapmış olmaları son derece etkileyici bir pratik oldu. Bu yoldaşlardan yaşça en küçük ve uykuyla oldukça "derin" bir ilişkisi olanın bu işin aktif bir parçası olmuş olması ise eğitici olduğu kadar, esinleyici bir örnek oldu.



 



İlk geceki sohbetimizi sabah erkenden işbaşı yapacağımız için erken bitirerek uyumaya geçtik. Çünkü ilk gün kendimizi köylülere kabul ettirmek gibi bir sorunumuz vardı ve bunun için de dinç ve dinlenmiş olmamız gerekiyordu.



 



Fındıkta ilk günümüz



Hiçbirimiz önceden fındık işinde çalışmamışız ama, kendimize güveniyoruz. Çünkü bizler kendi çıkarımız için değil, ütopyalarımızı oluşturan bir davanın çıkarları için buradayız. Güvenimiz de buradan besleniyordu, bu idealin öz enerjimizi oluşturacağını ve beceri sorunumuzu da aşacak bir dinamizm kazandıracağına inanıyorduk.



 





 



Fındık tarlasına gittiğimizde tarla sahibi fındığın nasıl toplanacağını, dalların nasıl eğileceği ve "gizlenen" fındıkları nasıl-hangi yöntemle bulacağımızı anlattı. İşimizi oldukça titiz yapmalıydık, dalda fındık kalmamalıydı!.. Bu köylüler için çok önemliydi. Çünkü fındık işi bittikten sonra  adına "başak" dedikleri bir gelenek varmış. Bu geleneğe göre dallarında ya da yerde fazlaca fındık kalan bahçelere isteyen girip toplayabilirmiş. Köylüler bu başak işine çok sıcak bakmıyorlardı. Anladığımız kadarıyla ağaçlara zarar verilmesinden korkuyorlardı.



 



Tarla sahibi tüm bildiklerini anlattıktan sonra işe koyulduk. Üzerimizde ilk günün acemiliği ve yavaşlığı vardı ama işimizi titizlikle yapmakta kararlıydık. ilk günkü acemiliğimizi diğer günlerde sergilemedik. İşte hızlandık ve oldukça temiz topluyorduk. Bu pratiğimizle köylünün gözüne girmemiz uzun sürmedi ve bir anda birçok köylü işlerini bizim yapmamızı talep eder hale geldi. Köylülerle böyle bir ilişki kurmuş olmak moralimizi yükseltiyordu. Çünkü bu yılki gelişimizin esas amaçlarından biri buydu, diğeriyse seneye daha güçlü bir organizasyon yapacak bir deneyim biriktirmekti. İşleri organize eden yoldaşlar bu bilinçle işi oldukça sıkı tutuyorlardı. Yavaş çalışan biri oldu mu hemen daha hızlı çalışanla yer değiştirtip birbirlerini güçlendirecek ekipler oluşturuyorlardı. Bu birbirimizden destek ve güç almamızı da sağlıyordu.



 



İşimizdeki titizlik bizim için bir yanıyla doğal olandı. Çünkü biz komünist ve devrimciler yaptığımız her işle aynı titizlik ve duyarlılıkla ilişkilenmeliydik. Fakat bu köylüler için olağanüstüydü. Çünkü kendi çocuklarının "tembelliğinden" yakınan köylüler, biz üniversitelilerin bu koşullarda, bu kadar yüksek bir motivasyonla çalışmamızı anlamakta güçlük çekiyorlardı. Koşullarımız oldukça ağırdı, onların deyimiyle "surviver yarışmacılarının koşullarından da ağırdı"!



 



Sorunlarımızı o koşullar içinde çözmeye çalışıyorduk. Güneşin altında sırılsıklam terliyorduk, bu terimiz fındık yapraklarının tozlarıyla birleşince derimizin üzerinde oldukça yapışkan bir tabaka oluşuyordu. Ciltte kaşıntıya yol açan bu durum sivrisinek ve böceklerin saldırısıyla da birleşince işimiz hayli zorlaşıyordu. Banyo yapmanın zorunlu hale geldiği bu koşullarda bizim böyle bir olanağımız yoktu. Bu sorunu köylülerle ilişkimiz içinden ya da koşulları kavradığımız oranda kendi çabamızla çözmeye çalıştık. Köylülerle ilişkilerimiz daha da yakınlaştıkça köylü kadınlar kadın yoldaşlarımızın evlerinde duş almalarını sağladılar. Erkekler ise oluşturulan derme-çatma bir banyoyla sorunu çözmeye çalıştılar. Seneye yapacağımız işte en başta bu sorunu çözme kararı aldık.



 



Köylüler bizleri tanıdıkça daha sıcak ilişkiler kuruyorlardı. Çocukları ise her akşam topluca çadırımızı ziyaret edip sohbet ediyorlardı. Özellikle bir köylü kadın kadın yoldaşlarımızı evine davet etti, duş almalarını sağladı, yemek ikram etti. Kimi sebze getirdi, kimi tandırda pişirdiği ekmekten...



 



Bizim için kimliğimizi saklamak da önemli bir sorundu. Çünkü köylüler genellikle AKP tabanını oluşturuyordu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde neredeyse tüm köy Recep Tayyip Erdoğan'a oy vermişti. Bizim komünist kimliğimizi bilmeleri daha başından mesafeli olmalarını hatta başka tutumlar almalarını getirebilirdi. O nedenle ilişkilerde son derece dikkatli olmalıydık, rengimizi belli etmemeliydik. Deyim yerindeyse “Kumlar arasında çakıltaşı olmayı” başarmalıydık. Bence bunu başardık. Sadece bir yoldaş pot kırarak köylülerin yanıda birkaç kere o sihirli kelimeyi, "yoldaş" hitabını kullandı. Bazı yoldaşlar köylülerin aslında siyasi kimliğimizi anladıklarını ama bizi sevdikleri için anlamamazlıktan geldikleri yorumlarında bulundular. Bunun böyle olup olmadığını seneye anlayacağız. Çünkü hemen hepsi telefon numaralarımızı alarak seneye bizi çağıracaklarını söylediler. Eğer siyasi kimliğimizi anladıkları halde çağırırlarsa bu bizim için oldukça anlamlı bir deneyim olmuş olacak. Çünkü toplumun, emekçilerin bu kesimleriyle neredeyse hiç ilişkimiz yok, onlarla iş üzerinden de olsa bir kanal açmış olmak önemli bir sonuçtur.



 



"Köylüler" dediysek birçoğunun aslında kentleştiklerini de vurgulamalıyız. Hemen hepsi asıl olarak İstanbul'da oturuyorlar, yaz aylarında fındık toplamak ve tatil yapmak üzere köye geliyorlar. Gelir düzeyleri de yüksek. Bazıları rant değeri yüksek bu arazilerde dedelerinden kalma bahçelere sırtlarını dönmüşler dedikodularına muhatap olmamak için fundalıkları topluyorlar. İhtiyacı olanlarsa ek bir gelir kaynağı olarak ekstra harcamalar için yaratacakları bir kaynak olarak bakıyorlar. Mesela aslında fabrikası olan bir "köylü" fındığı sadece "dede tarlasına bakmıyor" sözlerine muhatap olmamak için toplatıyordu. Zaten işin nasıl yapıldığı, dalda fındık kalıp kalmadığı umurunda bile değildi. Bize iş ayarlayan köylüyse yıllarca işçi olarak çalışmış, sonra kendi atölyesini kurmuş bir köylüydü. Fındık bahçesini ekstra harcamaları için bütçe oluşturmak için toplatıyordu. Ama sonuçta hemen hepsinin bir tarafı köylüydü.



 



Muhafazakar kültürün kentle kır kültürünü birleştirmiş bu topluluktaki yansımalarını izlemekse gerçekten ilginç, ilginç olduğu kadar da öğreticiydi. Özellikle uzak durduğumuz, aramıza duvarlar ördüğümüz bu toplumsal kesimlerle ilişki kurmanın aslında çok da zor olmadığını anlamak bizim için en büyük derslerden biri oldu. Mesela bize iş bulan köylü amca (aslında aynı zamanda işçi) AKP'li kimliğinin altında son derece zengin özelliklere sahip bir insandı. Evinin balkonunda sallandırdığı AKP pankartına takılmış olsaydık bu amcayla bu kadar yakın ilişki kuramaz, ondaki insani özellikleri, duyarlılıkları göremezdik.



 



Mevsimlik işçilik mi?



Mevsimlik işçilerin çalışma koşullarına dair pekçok şey okumuş, dinlemiştik. Şimdi bunu bizzat kendimiz yaşıyorduk. Sabah saat 08:00'de işbaşı yapıyor, akşam 18:00'de bırakıyorsun. Ücretler çok düşük, herhangi bir iş güvenliği de güvencesi de yok, sigorta yok, yaşam koşulları kelimenin gerçek anlamıyla rezalet! İşin kendisi son derece rutin bir öğütücülüğe sahip. Habire dal eğ, fındık topla, yere dökülen fındıkları ayıkla... Tabii fındık işi diğer işlere göre daha kolay bir iş. Ama fındık işçilerinin aylarca evlerinden ayrı ve son derece elverişsiz koşullarda çalıştıklarını düşününce insan sadece kahretmekle kalmıyor, sınıfın en fazla ezilen-sömürülen bu kesimlerin örgütlenmesinin yaşamsal önemini daha yakından da hissediyor. Elbette oldukça dağınık olan bu kesimlerin örgütlenmesinin ne kadar zor olduğunu da kavrayarak.



 





 



Toplumsal gericilik birikimi ruhumuzu örseliyor!



Ülkedeki toplumsal gericilik birikimine, bu birikimin en somut ifadesi olan şovenizm ve artık gündelik hayatın bir parçası haline gelmiş olan ırkçılığa dair somut bir tablo çıkarmak istiyorsanız köylere adım atmanız yeterlidir. Tanıdıkça sevdiğimiz ve oldukça yakın ilişkiler kurduğumuz Ağva köylülerinin tüylerimizi diken diken eden, ama "kumda çakıltaşı olma" zorunluluğumuz nedeniyle fazlaca tepki koyamadığımız en ürkütücü yanlarını da bu oluşturuyordu. Ki bu köylüler kent yaşamı içinde bu gerici yaklaşımları nispeten esnetmiş olan bir kesimi oluşturuyordu. İnsan onların Romanlar ve Kürtlerle ilgili yaklaşımlarına tanık oldukça İç Anadolu'nun daha kapalı köylerinde bunun nasıl bir boyut kazanabileceğini düşünmeden edemiyor.



 



İlişlerimizi yakınlaştığı oranda köylülere Romanlara neden bu kadar tepki duyduklarını sorduk, bunun üzerine sohbet de ettik. Söyledikleri, "hırsızlık yapıyorlar, kavga ediyorlar, pis kokuyorlar" oldu. adını koymadan ırkçılığın benzer gerekçeler üzerinden meşrulaştırıldığını anlatmaya çalışsak da bu gerekçeler üzerinden derinleşmiş yargıların o kadar da kolay kırılamayacağını, değişemeyeceğini de anladık. Köylüler özellikle Romanlara iş vermek istemiyorlar, fakat zorunlu kalınca onlarla çalışmak dışında bir seçeneklerinin olmadığını da biliyorlar. Bizi bu kadar sıcak bir şekilde sahiplenmelerinde Romanlara olan tepkinin payı olduğunu düşününce ruhumuzun ürperdiğini özellikle belirtmeliyim.



 



Sonuç itibariyle...



İlk iki günden sonra fundalıktan kaldığımız yere döndüğümüz hemen her akşam bir köylünün bize iş getirdiğini ve bizimle çalışmakta oldukça istekli olduğunu gördük. Bu kalışımızı da uzattıkça uzattı. İki günlüğüne ve asıl olarak gelecek yıl için ön hazırlık kafasıyla gittiğimiz fındık işi köylülerin güvenini kazanmamız üzerine yaklaşık 15 günlük bir kalışa dönüştü. İşin organizasyonundaki tüm boşluklar her adım atışımızda ayağımıza dolansa da, bunları da çözmeyi öğrendik. Tüm zorlanma ve sınırlarımıza rağmen biz bu işi ve bu "zorlu" ve bir o kadar da anlamlı 15 günü çok sevdik. Ayrılırken bedenlerimizin adeta haşadı çıkmış olmasına rağmen hemen hepimizin dilinde seneye bu işi nasıl organize edeceğimiz, gelenekselleştireceğimiz vardı. Onca yaşanmışlıktan süzülüp gelen bu olunca, işin zorlukları, bıraktığımız boşluklar, hata ve eksikliklerimizin aşılması daha kolay görünüyor gözümüze.



 



Seneye bu sayfalara daha güçlü bir organizasyon ve kolektif emek şöleninin anlatımlarını taşıyacağımızdan emin olabilirsiniz diyerek noktayı koyuyorum!