Amaç, varolan çizgiyi yasal-siyasal bir kılıf geçirerek sürdürmek, halkı ve hareketi beklenti çemberinde çürütmektir
Gerek Kürt hareketinin kimi kesimleri gerekse burjuva devlet, seçimler ve sonrasında, Kürt hareketinin ve bir bütün olarak Kürt halkının on yıllara dayanan direniş dinamiklerini emerek sisteme entegre etmeyi merkeze koyan “çözüm” ya da “süreç” politikasında yeni bir düzleme, müzakere aşamasına geçileceği izlenimi yarattılar. “Süreç” yeni kurulan Davutoğlu Hükümeti’nin programına da girdi. Ortada onca spekülasyon (her iki tarafça yapılan) dolaşırken, programın tüm bunların üzerine çizgi çekecek bir netlikle konuşması ve aslında burjuvazi ve devletinin “sürece” yüklediği özsel anlamları adeta özetlemesi isabetli oldu. Burjuvazi cephesinden değişen bir şey yoktu, niyet belliydi: Terörün bitmesi, silahsızlandırma, toplumsal hayata kazandırma ve demokratik siyasete katılımın önünü açmak! Olay bundan ibaret!
Burjuva liberal sınırlarda bir özerklikten ya da Kürt halkının diğer asgari burjuva demokratik beklentilerinden bile bahsedilmiyor. Zaten gerek Tayyip Erdoğan’ın yaptığı tüm konuşmalarda “teklik” vurgusunu altını çizerek belirtmesi gerek Davutoğlu’nun aynı hattı izlemesi “müzakere” edilecek bir şeyin olmadığını, esas meselenin PKK’nin halen “inat” ettiği bu halini (devrimci dinamiklerini eritmesi) korumasına son vermek olduğunu gösteriyor!
Sözün özü “süreç” ya da “çözüm” denilen şey esasında yıllardır şu ya da bu şekilde iniş çıkışlarla ilerleyen bir çizginin şimdi yasal-siyasal bir kılıf geçirilerek sürdürülmesi, Kürt halkı ve hareketini, beklenti çemberine alarak aslında olmayacak ya da gelmeyecek bir şeyi beklerken, beklediği yerde çürütmektir! Bir hareketi çürütecek yegane gücün, sonu gelmez beklentilere odaklanıp giderek onun dışına çıkamayacak bir acizliğe sürüklenmek olduğu tarihte defalarca kanıtlanmıştır. Kürt hareketinin heterojen sınıfsal bileşimine göre düzeyi artıp azalan bu beklenti çemberi, izleme kurullarının oluşması, Öcalan’la çeşitli heyetlerin görüşmesine uygun koşulların sağlanması gibi siyasal olarak belki anlamlı ancak Kürt halkının uğruna yıllardır ağır bedeller ödediği siyasal ve ekonomik hak talepleri ve beklentilerinin yanında “asli taleplerden biri” olarak dahi görülemeyecek sözde ilerlemelere odaklanmaya dönüştüğü ölçüde Türk tekelci burjuvazisi ve devletinin işine gelen sınırlar içinde dönenip durmaya dönüşmüş demektir. Şimdiden bu sürecin nasıl akacağına dair belirli öngörülerde bulunmak mümkün de: Aylarca -belki de yıllarca- nasıl bir kurulun oluşturulacağı tartışılacak, bununla eşgüdümlü olarak Öcalan’ın kiminle, hangi heyetlerle konuşacağı… Bunlarda yol alındıktan sonra sıra içeriğe gelecek. O arada da olan olacak! Her beklenti gibi asıl beklentiye giren taraf olarak Kürt halkı daha bir yorulacak, Kürt siyasal hareketi ve gerillası daha bir durağanlaştığı oranda belki de çözülecek. Bazı sonuçları kendini şimdiden gösteren asıl tehlike olarak, daha önce Kürdistan’da boy bile gösteremeyen farklı türden gerici ve burjuva milliyetçi çevre ve odaklar -sermayenin ve devletin de desteği ve yardımıyla- kendilerine toplumsal taban edinme faaliyetlerini büyük bir rahatlık ve pervasızlıkla sürdürebilecekler.
Fakat hayat başka konuşuyor!
Sistemin “sürece” yüklediği esas anlam özünde budur ve bu da çiğnenmemiş bir yol değildir, dünyadaki pekçok gerilla hareketine karşı defalarca kullanılıp eskitilmiştir. Fakat şimdiki koşullarda tutup tutmayacağı, tarafların da iradelerinden giderek bağımsızlaşan pekçok faktörün, dinamiğin hareketine bağlıdır.
Zaten rejimin asıl derdi de giderek kontrol edilemez bir muhteva kazanan bu faktör ve dinamiklerin, Kürt hareketi açısından yaratacağı avantajları ya da dezavantajları sonuçlarıyla öngörememesidir. O kadar ki IŞİD’i bizzat beslerken esas hedefi Rojava’da bir Kürt bölgesinin hem de toplumsal bir devrim özelliğini kazanacak biçimde oluşmasını engellemekti; oluşanı yıpratarak, çözmekti. Fakat bu belli boyutlarıyla Rojava devrimini zorlasa da sonuç itibariyle şimdiye kadar hedeflenene ulaşılamadı; ulaşılamadığı gibi, IŞİD PKK gerillasının daha geniş bir alanda hareket edebilmesinin vesilesi oldu; o kadar ki, bu konjonktürde kazandığı konumu (Musul’un hiç çatışmasız IŞİD’e terkeden Merkezi Irak Ordusu ve IŞİD’le adeta danışıklı dövüş izlenimi yaratan peşmergenin sallantılı tutumundan sonra gerillanın Şengal ve Maxmur’a girmesi) ona dünya halkları nezdinde tartışılmaz bir değer kazandırdı. Bu gerçek emperyalist güçler açısından bile (elbette sayısız politik hesapla) PKK’nin terör listesinden çıkarılıp çıkarılmaması ya da silah verilip verilmemesini tartışılır hale getirdi. Tabii bu tartışmalar, “PKK henüz istenilen kıvama ve çizgiye gelmedi” gerekçesiyle ucu gösterildikten sonra geri çekildi.

Kısacası şimdiki koşullar Öcalan’ın yakalandığı ‘99’lara ya da 2000′lerin başındakine benzemiyor. O dönem yaratılan “beklenti” havasının ya da bu havanın gerilla saflarında yarattığı çözülmelerin (Osman Öcalan ve beraberindekilerin çıkışıyla birlikte) sonuçlarını en iyi PKK’nin kendisi bilir. Zaten bu sonuçları yakından bilen gerilla cephesinden gelen tüm açıklamalar son derece temkinli ve sistemin esas amacını deşifre etmeyi ihmal etmeyen bir içerikte.
Kaldı ki Kürt siyasetinin esas öznesi olan PKK, istese de o dönemkine benzer bir beklenti ve durağanlık içinde olamaz. Dediğimiz gibi gerek Rojava’daki gelişmeler, gerek bir bütün olarak bölgedeki altüst oluşlar (son birkaç yılda yaşanan baş döndürücü gelişmeler) bunu zaten mümkün kılmıyor. Kılmadığı gibi, elde ettiği avantajları daha güçlü bir pazarlık marjına ulaşmakta kullanmak gibi mantıklı ve devrimci bir yaklaşımla hareket ediyor.
Fakat Kürt ulusal hareketinin giderek belirginleşen sınıfsal ayrımları ve yer yer daha ciddi sarsıntılar yaşayan iç dengeleri bu salınım içinde neyin, nereye kadar sürdürülebileceğini de belirsizleştiriyor. Sadece “sürece” ilişkin son açıklamalardaki farklı tonlar ve yaklaşımlar bile (bir kısmı işin doğasından olsa bile) Kürt ulusal hareketinin giderek belirginleşen sınıfsal haritasının açık resmini veriyor.
Büyük fotoğraf mühim
Merkezine esas olarak gerillayı sisteme entegre etme ve gerillada simgeleşen anlam ve değerleri bu entegrasyon içinde eriterek toplumsal bir hegemonya kurmayı koyan bu süreç, elbette ki tek başına bu amaç ve hedeflerle sınırlı ele alınamaz. Kaldı ki bu amaç ve hedefler de daha büyük bir resim içinden anlaşılabilecek bir niteliğe sahiptir. Daha doğrusu daha bütünlüklü amaçlara ulaşmanın deyim yerindeyse bam telini oluşturmaktadır.

Bunların başında da bölgesel hayaller ve kazanılacak jeostratejik konumun avantajları gelmektedir. Tek başına Güney Kürdistan petrolünün dünyaya taşındığı Ceyhan Boru Hattı bile rejimin Barzani odaklı bir Kürt realitesine çoktan rıza göstereceğini ifade ediyor. Ya da yine Barzani ile “tamamen duygusal” nedenlerle pekiştirilecek bir ittifakın parçalanmış bir Suriye’de de etkin hale gelmesinin İran karşısında ve bir bütün olarak bölgesel dengeler içinde kendisine anlamlı bir güç katacağının farkında. PKK’nin taşıdığı devrimci dinamiklerin yarın bölgesel dengeler bozulduğunda daha radikal kopuşları tetikleyebileceği ihtimali elbette ki tasfiye harekatında önemli bir etkendir. Ama gelinen noktada bu tasfiye sözünü ettiğimiz faktörlerle daha acil ve kaçınılmaz hale gelmiştir. PKK’nin şu haliyle (taşıdığı ilerici devrimci dinamiklerle) bölgesel bir etki alanına sahip olması ve bunu Rojava somutunda güncel bir gerçeğe dönüştürmesi, burjuvazi ve devletinin bu hedefleriyle çelişen keskin bir ayrımı ifade ediyor. Bu açıdan da onun fiili tasfiyesi, yani zor ve tuzak araçlarının iç içe geçtiği bir konsept içinde sürekli bir beklenti kıskacına alınarak adeta çürütülmesi bu kapsamlı plana ulaşmanın nirengi noktasını oluşturmaktadır.
Bu noktalardan bakında “süreç” denilen şey artık her iki tarafın da iradi yönelimlerine göre tıkır tıkır işleyen bir mekanizmayı değil, tersine nerede nasıl tekleyeceği hiç belli olmayan bir belirsizliği ifade etmektedir demek abes olmayacaktır.
[Alınteri'nin Eylül sayısı için hazırlanmıştır]