Kürt inşaat işçileri yaşadıkları ırkçı saldırıları anlatıyor
Türkiye ekonomisinin motor sektörü olarak tabir edilen inşaat sektörü kölelik koşullarında çalışıp yaşayan milyonlarca işçinin omuzları üzerinden yükseliyor. Milyonlardan oluşan bu gövdenin ezici çoğunluğu ise Kürt işçilerden oluşuyor. Türkiye ekonomisinin diğer vasıfsız ve ağır işkollarında olduğu gibi... Kürdistan'da emek güçlerini satacak herhangi bir iş olanağına sahip olmadıkları için evlerinden kilometrelerce uzaklara gelerek çalışmak zorunda kalan bu işçiler, sadece sektörün vahşi çalışma koşullarıyla, iş cinayetleriyle öğütülmüyorlar! Kürt olmaları da başlı başına bir baskı ve zulüm konusu olabiliyor.
İnşaat sektöründe çalışan Kürt işçilerle, yaşadıkları ırkçı saldırılar, aşağılanma ve tacizlerle ilgili kısa bir söyleşi yaptık. İnsanda duygusal bir iç deprem yaratan bu saldırıları onların diliyle okumalısınız:
Alınteri: Sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Kamuran Oktay, inşaat işçisiyim.
Alinteri: Çalıştığınız yerde ırkçı saldırıya uğradınız mı?
Oktay: Uğradım. Adapazarı Akyazı ilçesinde, Kızılhaç’ın yaptırdığı okullarda inşaat işçisi olarak çalışıyorduk. Akyazı’ya daha gittiğimizin ikinci günüydü... Çadırda kalıyorduk, mahalleyi bilmiyorduk. Mahallede oturan vatandaşın biri geldi bizimle sohbet etti. Kürt olduğumuzu öğrenince bize küfretti. Arkadaşımızın biri “Niye Kürtlere küfrediyorsun?” diye müdahale etti. “Kürt halkının hepsine hakaret etmeye hakkın yoktur. Dikkatli konuş. Anamıza bacımıza hakaret edemezsin!” der demez bizi aşağılayan şahıs bir yumruk salladı. Biz araya girdik, olayın büyümesini istemiyorduk ve o arkadaşı oradan uzaklaştırdık. İki saat geçtikten sonra mahallenin komplesi ellerinde meşalelerle, kaldığımız çadırın etrafını sardılar, bizi yakmaya çalıştılar. “Kürtler yok olsun!”, “Bu bayrak, bu memleket bizim!”, “Burayı terk edin!”, “Ya sev ya terk et!” diye bağırıyorlardı; resmen bizi öldürmeye gelmişlerdi. Biz de çadırın içinde ancak kürek, kazma saplarıyla kendimizi savunmaya çalışıyorduk.
Çadırımızın bir bölümü yandı. Kıyafetlerimizin çoğu yandı. Daha sonara polis aracılığıyla biz oradan çıkartıldık, bizi halen takip ediyorlardı. Canımızı zor kurtarmıştık. Bu dönem 1999 Van depremi dönemiydi.
Bunun dışında defalarca ırkçı saldırılara maruz kaldık. Sözlü olsun, bakışlarla, tavırlarla olsun… Metrobüste karşılaştım mesela. Kürtçe konuştuğumuzda en hafifinden rahatsız edici bakışlara maruz kaldık.
Alınteri: Bu saldırılar karşısında duygu olarak neler hissediyorsun?
Oktay: Duygu olarak insan tahrik oluyor, öfke duyuyor. Dışlanmanın nedenini anlamaya çalışıyorsun… Bunlarla çok karşılaştığımız için doğallığında sen de tepki veriyorsun. Fakat daha çok düşmanlık duyuyorsun. "Madem bunlar bize bunları yapıyor ben de bunlara yapayım" diyorsun. İçimde de kin ve nefret oluşuyor. Kürt olmaktan dolayı bizi dışlayan, küçümseyen ve hatta birçok yönüyle şiddete maruz kaldığımız bu ülkede sen de başkaldırıyorsun, bir taraf oluyorsun. Mücadele ediyorsun. Bunlar artık doğal oluyor gözümüzde.
Alınteri: “Mücadele ediyoruz” diyorsun, bunu biraz açabilir misin?
Oktay: Ya ben çalışıyorum. Zamanım oldukça çeşitli etkinliklere katılıyorum. Daha çok maddi destek sunmaya çalışıyorum. Mesela en son Rojawa için maddi destek verdim. Benim sınırım belli, özellikle ekonomik olarak. Gurbetteyiz, eve para göndermem gerekiyor. Bazı etkinliklere falan katılmaya çalışıyorum. Ama biz yoksul insanlarız çalışmadan yaşamamız mümkün değil. O nedenle de çok zaman ayıramıyoruz. Ama Rojava’ya yapılan desteklere falan katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bu konuda elimizden geleni de yapmak isteriz.
Alınteri: Ailen burda değil değil mi?
Evet değil
Alınteri: Aldığın ücret ailene ve sana yetiyor mu?
Aslını isterseniz yeter ama verirlerse! Maalesef biz düzenli ücret alamıyoruz, ödemelerin yarısı yapılıyor, yarısı mesela 3 ay sonraya bırakılıyor. Bu gibi şeylerle çok karşılaşıyoruz
Alınteri: Ailen sadece senin ücretine mi bağlı yaşıyor, başka bir geçim kaynakları var mı?
Benim ücretime bağlı. Ben bir iki gün çalışmasam 3. gün aç kalır.
Alınteri: İsa sen de ırkçı saldırıyla karşılaştığını söyledin. Bize anlatır mısın?
İsa: 2008 yılında Ankara’da çalışıyordum. Dört gün bir yerde çalıştık orda işimiz olmadı, başka inşaata gittik. Ankara Ümit Köy’de Adakent diye bir inşaatta çalışıyorduk. İnşaatta yaklaşık 4 yüz kişi çalışıyordu. Bunların hemen hepsi Karadeniz bölgesindendi. Biz Kürt olarak 4 arkadaş çalışıyorduk. Çadırda kalıyorduk. Çadırın bir bölümünde bize yer ayırdılar. Çadıra girdiğimizde bizim Kürt olduğumuzu anladılar ve bize ters ters bakmaya başladılar. Biz yabancı olduğumuz için öyle baktıklarını düşündük. Ertesi gün işbaşı yaptık. Çadırda birlikte kaldığımız arkadaşlarla aynı ortamda çalışmaya başladık. Yine aynı rahatsız eden bakışları devam etti. Malzeme eksik olduğunda istediğimizde bizleri tersliyorlardı.
İşe başladığımızın üçüncü günüydü. Öğle saatinde taşeron patronumuz bizi çağırdı ve “Arkadaşlar işinize son verildi“ dedi. Nedenini öğrenmek istedik. “Şantiye istemiyor“ dedi. Bu açıklamalarının bizi tatmin etmediğini söyledik. “Çalışmamızı mı beğenmediniz? Sabıkamız mı var? Sorun neydi?“ diye sorduk. Patronumuz kadındı. Kadın bize, “Arkadaşlar Kürt olduğunuz için sizi burada çalıştırmak istemiyoruz. Burada çalışmanıza izin vermiyorlar. Şantiyedeki diğer işçiler sizi görmek istemiyor“ dedi. Zaten yemekhanede bile yemek yerken bizlerin masalarına oturmuyorlardı. Hatta gidip yanlarına oturduğumuzda masada kalkıyorlardı. Ve gerçekten bizi işten çıkartılar ve biz dört arkadaşa sadece 50 lira verip kapının önüne koydular. Biz hiçbir şey yapamadık ve çıkıp gittik. Fakat çok zoruma gitti. Bir köşeye oturarak ağladım resmen.
Alınteri:Duygu olarak seni nasıl etkiledi?
İsa: İnsanı psikolojik olarak çok etkiliyor. Bazen aklıma geliyor ve çok zoruma gidiyor. Sorguluyorum, niye bu şekilde dışlanıyoruz? Sorun neydi? Dışlanmak, bu hakaretleri işitmek çok zoruma gitti. Herkese değil ama bu şekilde ırkçılık yapan kişilere ben de karşılık veriyorum. Mesela, geçen sene Samsun’da çalıştık ve oranın esnafı bizi çok iyi karşıladı. Samsun’da hiç bir saldırıya maruz kalmadık. İnsanın diliyle, diniyle, rengiyle ayrılması çok kötü bir durum. Bunlar olmamalı bence. İnsana insan olduğu için değer verilmeli. Mesela, Esenyurt Belediye Başkanı insan değil bence. Biz hakkımızı almak için gitmişiz ve o sendika başkanına, kadın avukatımıza saldırıyor. Tekme tokat girişiyor. İşte bu insan değil.
Mübarek: Biz de Trabzon’da çalışıyorduk. Boya işi yapıyorduk. Üç kişi olarak çalışıyorduk. İşe gidiyorduk ve arabamızın plakası 65’di. Yolda bizim arabayı sollayıp işaret yapıyorlardı, küfürlü laf atıyorlardı, korna çalıyorlardı. Biz tepki vermiyorduk, versek saldırıya uğrayacağımızı biliyorduk. Çalıştığımız yer lise önüydü. Biz çalışırken başımızı dahi kaldıramıyorduk. Her an liseli gençler bize saldıracak şekilde bizleri tahrik ediyorlardı. Orada bir kişi geldi ve bize selam verdi. Nereli olduğumuzu sordu. Biz de Vanlı olduğumuzu söyledik. “Kürt müsünüz?” dedi. Biz de “evet Kürdüz” dedik. “Ya sizin kadar misafirperver görmedim“ dedi. Abiciğim sen ne diyorsun diye şaşkınlıkla sordum. Doğu’da askerlik yaptığını ve Kürtlerin çok iyi olduklarını söyledi. “Abi sizinkiler bizi vampir gibi görüyorlar, nerdeyse bizi linç edecekler“ dedim. “Boş ver bizimkileri. Onlar Kürtler kadar olamaz“ sözleri bizi bayağı bir sevindirdi.
Yaşlılar bizi silahlarla tehdit ettiler. Yaşlı bir bekçi bir daha burada çalışmayacaksınız, sizi kurşuna dizerim diye tehditler savurdular. Onların korkusundan bir kaç gün oraya işe gitmedik. Sonra gittik. İki genç kol kola gidiyordu ben de öylesine dönüp baktım. Birisi “sen bize neden aval aval bakıyorsun” dedi. Bütün mahalle toplandı. “Ya ben size bakmadım sıkıntı çıkarma” dedim. Herkes bizim Kürt olduğumuzu biliyordu. Özellikle liseli gençler bize çok tepkiliydi küçük bir açığımızı gördüklerinde hemen tehdit ediyorlardı. Saldırıyorlardı. Yapacağımız bir şey yoktu baktık yapamayacağız orayı terkettik.
Alınteri: Bu sizde nasıl bir etki yarattı.
Vicdanen rahatsız oluyor insan, vicdanen… Kesinlikle biz olsaydık onlara o muameleyi göstermezdik.
Teşekkürler