ABD ile dönen pazarlıklarda masaya Kürt halkının özgürlük umudunun ezilmesi konuldu
Şu sıralarda bölgede iç içe geçen, çakışan ve çelişen karmaşık çıkarlar kombinasyonunu oluşturan her bir aktörün politikada kullandığı temel argüman, bizzat bu sistemin o karanlık ruhunun ifrada varmış hali olan IŞİD. Bu bataklıkta kim nerede, hangi dengeyi kendi lehine değiştirmek istiyorsa sarıldığı ip bir barbarlar güruhu olan IŞİD oluyor.
ABD, bölgesel kaos üzerinden koruyabildiği çıkarlarını, şimdi bu kaosu farklı noktalardan derinleştirecek (sadece petrolle ilgili yerleri bu kaosun nispeten dışında tutarak!) ama kendisine de en son 2003 Irak saldırısında kaybettiği tescillenen o “en büyük hegemonik güç” titrini yeniden kondurtacak yeni bir “kurtarıcılar koalisyonuna” öncülük etmeye çalışıyor. Bu seferki malzemesi Saddam ya da El Kaide değil, tıpkı onlar gibi kendisinin öz be öz evladı olan IŞİD!
Fakat eskisi gibi çok yüksek perdeden konuşmayı tercih etmeyen bir pozisyonla soyunduğu "dünya kurtarıcılığı" rolünde baskın gelen belirttiğimiz gibi kaosu derinleştirmek üzerine kurduğu stratejiler. Bu minvalde son bir aydır Obama’dan Kerry’ye kadar her koldan hummalı bir toplantılar, ikna turları, ardı ardına gelen açıklamalardır gidiyor.
Son günlere kadar bu trafikte masaya sürdüğü kartlarla, Türkiye’yle aynı tetiğe basan Katar’ı bile ikna etti fakat bir Türkiye’ye “koalisyonun aktif parçasıyım” dedirtemedi. Önce Musul’daki rehineleri tepe tepe kullanan burjuva devletin derin ve kirli siyasetçileri, aylardır kurtaramadıkları bu rehineleri bir anda hem de garip bir zamanlamayla “kurtarıverdiler” (20 Eylül). Bu arada devletin o derin siyasetçileri bu kurtarma mizansenine ayrı ayrı tellerden çalacak kadar hazırlıksız yakalandılar. Tayyip her zamanki havacılığıyla “başarılı bir operasyon” derken, Davutoğlu “iki devlet arasındaki” kimi istişarelerden bahsetti. Sonra ağızlarındaki baklanın bir kısmı çıkıverdi, hem de asıl baklayı perdelemek istercesine, pervasızca: Rehine takası ve onların söylemediği silah takası yapılmıştı! İşin aslıysa ne takas edilenler söylenenlerle sınırlıydı ne de bu takas ya da müzakere süreci IŞİD ve Türkiye’den ibaret aktörler arasında gerçekleşmişti. IŞİD’in rehinelerin “takasıyla” aynı zamanlara denk gelen Kobane saldırısı bunun tam da böyle olduğunun açık ifadesidir.
Türkiye koalisyona katıldı!
Belirttiğimiz gibi IŞİD’in aniden Irak’tan Kobane’ye yönelmesi kendinde bir şey ya da salt askeri bir güvenlik hamlesi olarak okunamaz. Şu parçaları birbiriyle ilişkilendirerek okuyan bir gözün bunun böyle olmadığını anlaması zor değildir: Aylardır kurtarılmayan rehineler bir anda sağ salim evlerine dönüyor, bu arada IŞİD Kobane’ye var gücüyle saldırıyor… Tam bu anda Meclis’e 2 tezkerenin getirilmesi tartışılıyor. Haftalardır ABD’nin koalisyon çağrılarına yarım ağız cevap veren Türkiye, bir anda daha net konuşmaya başlıyor. Hatta Tayyip bir “bizim çocuklar” demediği IŞİD’i BM Güvenlik Konseyi toplantısı için gittiği ABD’de “eli kanlı terörist” ilan ediyor ve “IŞİD’e karşı her türlü girişimin parçası olacağız” deyiveriyor. Elbette ki bölgedeki “diğer terör örgütlerine karşı mücadele gerekliliğini” eklemeyi unutmadan! Bu arada Türk Genelkurmayı’nın Kobane sınırına tank ve asker yığması, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın sınırı teftiş etmesi, savaş uçaklarının PKK kamplarının üzerinde daha sık uçması da unutulmamalı.
Tüm bunlar olurken ABD devlet ağzı, 24 Eylül sabahı savaş uçaklarının IŞİD’in Suriye’deki mevzilerini vurduğunu açıklıyor bir anda. Ama ne hikmetse bu vurulan yerler IŞİD’in Kobane’ye dönük saldırılarının yoğunlaştığı adresler olmadığı gibi, tersine onun Kobane’ye doğru yoğunlaşmasını sağlayacak adresler. Güney Kürdistan’daki petrol yataklarının bulunduğu noktalara yakın mevziler. Kısacası ABD de tıpkı Türkiye gibi aynı hedeflere yoğunlaşan bir plan dahilinde, IŞİD’i Kobane’ye doğru saldırıya yoğunlaştıracak bir pozisyonla atıyor tüm adımlarını.
Sadece bu saydıklarımız bile Türkiye-ABD emperyalizmi arasındaki pazarlıklarla IŞİD’in son hamlelerinin dolaysızca ilişkili olduğunu gösteriyor. Sözün kısası Kobane ve aslında Rojava devriminin ezilmesi karşılığında dönen pazarlıklar, masaya sürülen kartlar ve hatta IŞİD’e belirlenen pozisyonlar sözkonusudur demek hiç de abes olmayacaktır.
Kürt halkına yeni kıyımlar biçiliyor!
Türkiye ABD’nin koalisyonuna katılacak, hazırlıklarını da bu yönde yapıyor. Ama ondan önce ezeli ve belki de ebedi korkusu olan Kürt halkını, daha doğrusu Kürt halkının Rojava gibi bir oluşuma öncülük eden niteliklere sahip olan kesimlerini ezmesi gerekir ki rahat hareket edebilsin. Barzani gibiler zaten bağlaşığı. (O kadar ki sırf Kürt halkı karşısındaki konumunu korumak için IŞİD’e esip gürledikleri, hatta Kobane’yi savunma çağrıları yaptıkları halde şimdiye kadar en küçük bir adım atmamış olmaları bile Kürtlerin bu cenahının da dönen dolaplardan en azından haberdar olduklarının açık ifadesi değil de nedir?!)
ABD ile dönen pazarlıklarda da masaya Kürt halkının özgürlük umudunu temsil eden siyasal öncülerinin ve onlara bağlı olan kesimlerin ezilmesi konuldu ve ABD ile diğer emperyalistler Türkiye’nin bu “talebini” kabul ederek süreci yönetiyorlar. Bunun Türkiye açısından karşılığıysa Ortadoğu’daki tüm pislilerin tutulduğu maşa olmaktır. Türkiye elbette ki sadece maşa olmamak için elindeki çeşitli kozları korumaktaki ısrarını sürdürecektir. Her şeyden önce de uzun süredir hayalini kurduğu tampon bölgeye izin verilmesinde diretecektir. Buna ne kadar izin verileceği ya da verilse bile hangi sınırlarda ve ne pahasına olduğunu ise hep birlikte göreceğiz. Tabi olup bitene seyirci kalacaksak!
Fakat o kadar kolay değil!
Bu saydıklarımız emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin halkların kanları üzerinden kurdukları oyunlar. Bu oyunun bir de halklar cephesi var. Kobane’de günlerdir süren direniş işin esasının bu cephe tarafından belirleneceğini bir kez daha gösteriyor. Kobane direnişi bu açıdan sadece Kobane direnişi olmadığı gibi, direniş de sadece Kobane ve Rojava’yla sınırlı olamaz. Barbarlar güruhunun kendi kirli çıkarları temelinde kurduğu tüm oyunlar tüm bölge halklarını, özelde de Türkiye proletaryası ve emekçilerini doğrudan etkileyecek planlardır. Türk burjuva devletinin Kürdün özgürlük tutkusunun susturulması karşılığında ödemeyi vaadettiği bedel, bizzat işçi ve emekçilerin kanı, canıdır!