Sürekli orada olamamanın vicdan sızısıyla terketmek zorunda kalıyorum Suruç‘u ve insanlığımı...
Kifayet NİŞANCI CEYLAN
15 Eylül´den beri devam eden İŞİD saldırıları ile ilgili haberleri herkes gibi basından ve sosyal medyadan takip etmeye çalışıyorum. Ancak olayların geçtiği bölgenin yakınında olmakla basından takip etmek çok çok farklı. Kobanê‘ye yaklaşık olarak 3-4 kilometre uzaktayım. Yakınımda bir ev var, önünde oynayan, çocukluğunu yaşayamayan çocuklar... Bir ağıt duyuyorum arkamda. Dönüp bakıyorum. İki elinde beşer litrelik su şişeleri, ağıt yakarak ve de o simsiyah gözlerinden simsiyah yaşlar akıtarak su getiriyor. Kaç kilometre uzaktan getirdiğini merak ediyorum. Ama ne o benim dilimi anlıyor ne de ben onun. Kürtçe bilen bir kadın arkadaşa sesleniyorum. Yanima gelerek tercüman oluyor Kobanêli kadının anlattıklarına. Küçük yaşta evlenmiş. 15 yıllık evli ve en büyüğü 14 yaşında sekiz çocuğu varmış. Ellerini havaya açıp beddua ediyor kadın. “Allah onları olduğu yerde dondursun” diyormuş. Bir anda IŞİD’in de Allah adına savaştığını düşündüm. Kadın da, onların adına savaştığı Allah’a dua ediyordu.
Kadınla birlikte yaşadıkları terkedilmiş eve girdik. Yerde sünger bir yatak, duvara dayanmış bir başka yatak, bir torba ve içine doldurularak yastık yapılmaya hazır paçavralar. Sabah başımı kaldırdığım yumuşak yastığımı hatırlayıp utanıyorum insanlığımdan. Mutfak olarak kullanılan bölüme geçiyoruz. İki siyah valiz var içerde. Kobanê’den gelirken kararan umutlarını doldurdukları valizler mutfağın baş köşesindeler. Yerde kırık dökük bir kova ve kimbilir nereden gelmiş birkaç tabak. Yiyecek bir şeyler arıyor gözlerim nafile yere... Sadece bir plastik poşette azıcık pirinç ilişiyor gözüme... Kadın ağlıyor, biz çıkıyoruz mutfaktan. Dümdüz arazide mezar taşları gibi dizilmiş oturan yaşlı erkeklerin yanına geliyoruz. Bir başka kadın arkadaş çantasından çıkardığı kraker ve şekerleri veriyor oynaşan çocuklara... Erkeklerden birisi anlatmaya başlıyor. Ağlayan kadının eşiymiş: “Evimiz İŞİD’in elinde şimdi; her şeyimiz vardı bırakıp gelmek zorunda kaldık” diyor. Sonra ekliyor: “Açlık durumunuz varsa bir şeyler getireyim, çok şükür yiyecek bir şeyler bulunur”.

Boş mutfağı düşünüyorum adamın daveti işliyor içime matkap gibi oyarak. İki kurşun yılan ıslığına benzer bir sesle geçiyor üstümüzden, toprak damın arkasına sığınmaya çalışırken adam “Bu kurşunları sınırdaki karakoldan Türk askerleri atıyor” diyor. Aklım karışıyor. Koalisyona katılma kararı alan Türk Devletinin askerleri kendine sığınan Kobanêli sivil ailelerin oturduğu bölgeye neden kurşun atar ki... Ortada dolaşan ve CHP‘nin de desteklediği “tampon bölge veya güvenli bölge oluşturulsun” tezi aklıma geliyor. Ne farkeder ki, ister tampon bölge, ister güvenli bölge her ikisi de Kobanê’yi yok etmeye yönelik değil mi? Sonuçta her ikisi de bizim ve dünyanın insanlığını öldürmeye hizmet etmeyecek mi? Bir yandan da soruyorum adama onun bildiği Türkçe sözcükleri kıt kanaat anlamaya çalışırken.
“Amerikan uçakları mı Türk uçakları mı bilmiyorum sabaha karşı IŞİD’in boşalttığı boş köyleri bombaladı” diyor. Silahlarını boş köylere doğrultmuş koalisyon güçlerinden insanlık adına ne beklenebilir ki? IŞİD’in elinde olan son teknolojiyle üretilmiş silahları veren de Amerika değil mi? Bu silahlar bölgeye Türk trenleri ve Türk tırlarıyla taşınmadı mı IŞİD‘e? Koalisyon Güçleri isteseler IŞİD‘in etkisini birkaç dakika içinde kıramazlar mı? Belli ki koalisyon güçleri bazı ülkelerin kucağında palazlanan IŞİD’le etkin mücadele için oluşturulmamış... Öyleyse hangi amaca hizmet etmekte bu güçler...
Ben bunları düşünürken büyük bir gürültüyle top mermisi düşüyor birkaç kilometre uzağımıza. Top düşen köyün kimin elinde olduğunu soruyorum adama. “Şu anda bu köy boş IŞİD ele geçirmeye çalışıyor, Kürtler de savunuyor, zaten burası düşerse IŞİD Suruç’a da girer” diyor. Üstümüzden geçen mermilerin sayısı artmaya başlıyor. Biraz ileride görünen yolun alt tarafında bir kalabalık var. Oraya gidiyorum tercüman arkadaşıma da seslenip. İnsani bir yardım kuruluşu battaniye yastık ve sünger yatak dağıtıyor. Yaklaşıp ilerideki evi gösteriyoruz onlara yatağa ihtiyaçları olduğunu söylüyoruz. İnsani yardım kuruluşunun gencecik kadınları ve gencecik delikanlıları karınca gibi çalışıyorlar. Söylediklerimizi hemen dikkate alıp eve doğru yöneliyorlar yakınlarına düşen mermilere aldırmadan. Onlarla yeniden geliyorum toprak evin yanına. Genç bir görevliyle konuşuyorum. Bu arada biraz önce ağlayan kadın kendilerine verilen sünger yatakları taşımaya çalışıyor. Genç görevli “Bu bir savaş değil, savaştan öte bir şey, buradaki insanlar bir yandan İŞİD’in saldırıları, diğer yandan Türk karakollarından üzerlerine açılan ateşle uğraşıyor. “Türk karakollarından ateş açıldığından emin misin” diye soruyorum. “Evet...” diyor. IŞİD‘in attığı silahların mermisi buraya kadar gelemez. Daha yakınımızda olan Türk karakollarından atılıyor bu mermiler”. Bu mermiler çocuklara ve kadınlara atılıyor. Gençler onları buraya bırakıp yeniden Kobanê’ye dönmüşler IŞİD‘le savaşmak için.
Üstümüze yağan mermilerin sayısı yeniden artmaya başlıyor güneş dağların arasında kaybolmaya başlarken biraz geride bir okul görünüyor, deposu ve tuvaletleri sığınak haline getirilmiş bir okul... Oraya biz de sığınıyoruz mermilerden kaçıp. Bir kadınla konuşmaya çalışıyorum. Odaya buyur ediyor beni, girmiyorum göz ucuyla bakıyorum. Beş aile kalıyormuş odada, musluklarından su akmayan bu evde beş ailenin yaşamını düşünüyorum. Biz konuşurken bir kurşun daha geçiyor üzerimizden bu önceki duyduğum kurşun seslerinden daha da şiddetli. Karşı duvara saplanıyor, ortalık toza bürünüyor. Toz bulutu arasında bir kadın kucakladığı çocukla kaçmaya çalışıyor. O yana doğru koşuyoruz. Kadın çocuğunun vurulduğunu sanmış, çünkü kurşun çocuğun sırtını yasladığı duvarı delmiş. Yüzden fazla insan barınıyor bu okulun ek binalarında. Onlara, “Suruç‘un içlerine doğru gidelim” diyoruz. Reddediyorlar. Burada Kobanê’de olup bitenleri görmeseler de tahmin edebiliyorlar. Doğdukları ve terketmek zorunda kaldıkları köyleri için ağıtlarını burada yakmak istiyorlar. Bu insanların dünya siyasetinden haberleri yok. Nelerin döndüğünü, hangi kapalı kapılar ardında hangi gizli hesapların yapıldığını bilmiyorlar... Ben aklıma “tampon bölge” “güvenli bölge” yutturmacaları takılmış ve sürekli orada olamamanın verdiği vicdan sızısıyla terketmek zorunda kalıyorum Suruç‘u ve insanlığımı...

Çapulcuların Sesi, 28 Eylül 2014