Çiçek Tersanesi’ne bir örgütçümüzü sokmamız sayesinde Tersane İşçi Kurulu’nun ilk eylemini gerçekleştirdik
Tuzla tersaneler bölgesinde artık yeni bir dönemin arifesindeydik. Tersane patronları ve taşeronlarla sert çatışmaların yaşanacağı kıran kırana bir mücadele dönemi. Tersanelerin yoğun gemi siparişleri gün geçtikçe artmış, bu siparişleri yetiştirme telaşındaki tersane patronları ve yalakaları olan taşeronlar hiçbir kural tanımadan tersane işçilerini eskiye oranla daha yoğun çalıştırmaya başlamışlardı. Tersanelerin dar arazisi ve birçok işin bu dar araziye sıkıştırılarak yapılması yaşanan “iş kazalarının” temel nedenlerinden biriydi. Diğer bir temel neden ise, yoğun iş temposuydu.
“İş kazalarının” neredeyse hemen hemen hepsi öğleden sonra ve akşam paydos saatlerine yakın yaşanıyordu. Yoğun çalıştırılan işçilerin gün sonuna doğru yorgunluktan tüm dikkatleri dağılıyor, b uda “iş kazalarına” davetiye çıkartan temel nedenlerden biri oluyordu. Tersane gibi bir sektörde “iş kazalarına” ve iş cinayetlerine davetiye çıkaran daha birçok neden sayılabilir fakat burada en başlara yazılması gereken temel neden, işçi hayatının patronun gözünde hiçbir değerinin olmamasıydı. Bu durum genel anlamda böyledir, fakat tersanelerde bu en vahşi şekilde yaşanıyordu.
Tersaneden adımınızı içeri attığınızda her şey “iş kazası” geçirmeniz için planlanmış gibidir adeta. Çelik levhaları kesmekte kullanılan şalama (*) hortumlarının en adisinin kullandırılması, onlarca, yüzlerce tonluk çelik levhaları ve davlumbotların (**) bozuk kurtağızlarıyla kaldırılması, kapalı yerlerde hiçbir gaz ölçümünün yapılmaması, zaman kaybı olmaması için yüzlerce tonluk çelik levhaların işçilerin kafalarının üzerinden geçirilmesi, her tarafa saçılmış yırtık ve ekli elektrik kabloları, iş ayakkabısı ve iş tulumlarını her işçinin kendi imkanlarıyla sağlaması, taşeronun verdiği iş eldiveninin en az bir hafta kullanma zorunluluğu vb. vb. Kısaca hiçbir iş güvenliği önleminin masraf oluyor diye alınmaması.
İş güvenliği anlamında neredeyse hiçbir güvenlik önleminin alınmaması ve yığılan gemi siparişleri tersaneler bölgesindeki “iş kazalarının” hızla artmasını beraberinde getirmişti. Öyle ki, bölgede gün aşırı (ortalama 30-35) “iş kazası” yaşanıyordu. Bu durum Tersane İşçi Kurulu’nun bölgedeki çalışmasında yükleneceği temel halkayı da otomatikman su yüzüne çıkartmıştı: “İş kazaları” ve beraberinde getireceği iş cinayetlerine karşı amansız bir mücadele!.. “İş kazalarının” yoğunluğuna rağmen iş cinayetleri daha gündeme gelmemişti. Tersane İşçi Kurulu olarak bu kadar yoğun ve kuralsız çalışmanın ve neredeyse her gün yaşanan onlarca “iş kazası”nın ölümle sonuçlanmamasının sadece bir tesadüf olduğunun bilincindeydik.
Fırtınadan önce yaşanan sessizlik hüküm sürüyordu tersanelerde. Tersane İşçi Kurulu olarak tüm gücümüzle “iş kazaları” ve bunun sonucunda yaşanacak olan iş cinayetlerini hedef gösteriyorduk. Tüm çalışmamız bu noktaya yoğunlaştırılmıştı. Binlerce bildiri, afiş, duvar gazeteleri ve yapılan irili ufaklı toplantılarımızın gündemiydi” iş kazaları”. Onca bildiri, duvarları süsleyen onca afişe rağmen tersane işçileri sessizliğini koruyordu. Tersane işçisinin nispeten yüksek diyebileceğimiz yevmiyeleri, köyden tersaneye çalışmaya gelen gurbetçi işçilerin yoğunluğu, bunların çoğunluğunun hiçbir yerde tutunamayan ve son liman olarak tersaneye çalışmaya gelen işçilerden oluşması bu sessizliğin nedenlerinin başlıcalarıydı. Fakat tersane işçisi içten içe biriktiriyordu. Tersane işçisinin bu sessizliğinin ardında içten içe biriktirdiği öfke ise ayrıntılarda gizliydi. Dışarıdan bakan bir göz, kölece çalışma koşullarının bu kadar yoğun yaşandığı ve insan hayatının hiçe sayıldığı böylesi bir işçi havzasında neden hiçbir tepki olmadığına hayret edebilirdi. Fakat biz bu ‘uysallığın’ ve ‘vurdumduymazlık’ görüntüsünün ardındaki öfke birikimini yakından görebiliyorduk. Görebiliyorduk çünkü birlikteydik. İçerde yaşanan küçük küçük öfke patlamalarını, kulaktan kulağa fısıldaşmaları, bireysel tepkileri, ağır yaşanan bir “iş kazası” sonucu işçilerin arkadaşlarının ardından yere damlayan gözyaşlarını görebiliyorduk.
İş cinayetlerinin başlamasıyla birlikte tersane patronları, taşeronlar ve devlet ile kıran kırana girilecek bir mücadelenin arifesinde Tersane İşçi Kurulu aktivistleri tersane içlerindeki çalışmalarını sessiz ve sabırla sürdürerek gelecek çetin günlere hazırlanıyordu. Bu tersanelerden biri de Çiçek Tersanesi’ydi. Çiçek Tersanesi’nde yürütülen çalışma tersaneler bölgesindeki ilk eylemimizi gerçekleştirme anlamında önemli deneyimler içeriyordu. En diplerde biriken öfke denizinde çalışmalarımıza devam ediyorduk. Bölgede bulunan irili ufaklı bir çok tersanede hiç de yabana atılmayacak bir ilişki ağı yaratmıştık. Fakat bu tersanelerden Çiçek Tersanesi’nde dışardan yakaladığımız işçi ilişkileriyle yakından ilgilenmemiz ve o tersaneye özel olarak bir örgütçümüzü sokmamız bu tersanede Tersane İşçi Kurulu’nun örgütlediği ilk eylemi hayata geçirme olanağı verdi bize.

Çiçek Tersanesi’nde 6 ayı geride bırakmıştım. Tersanedeki işçiler “bakalım bu çocuk ne kadar dayanacak” bakışlarını artık bırakmışlardı. İşçilerin gözünde sınavı başarıyla geçmiştim. Onlardan biriydim artık.
Öğle yemeklerinde ve yemek sonrası çay molasında tek başıma oturmama izin vermiyorlardı, grup sohbetlerinde yerimi alıyordum. Bunu başarmamın başlıca nedeni ise işten kaytarmamak, her gün düzenli olarak işe gelmek ve yardım gerektiğinde hızla öne doğru bir adım atmamdı. Bu durum zaman içerisinde beni de kendilerinden görmelerini sağladı.
Tersanede birbirleriyle iyi anlaşan 5-10 kişilik gruplar vardır. Bu gruplar yemekhanede birlikte oturur, çayı birlikte içip sohbet ederler. İş üzerinde de birbirlerinden yardım alırlar. Benim çalıştığım TOKA adlı taşeronda da böylesi bir grup vardı. Bu grup daha çok montaj ustaları ve yardımcılarından oluşuyordu. Zaman içerisinde bu grubun tersanede doğal önder konumlarını görerek onlara yaklaşmaya çalıştım. Bu grup diğer taraftan mesleklerinde de oldukça profesyonellerdi. Özellikle tersane gibi sektörlerde mesleği iyi icra etmek, sözünün dikkate alınmasında ciddi bir avantajdır. Bu grubun içerisinde yıllardır tersanede çalışan ve mesleğinde de en iyiler arasında yer alan Sezgin ağabey ne derse o olurdu. Taşeron bile onunla konuşurken kelimelerini seçerek sıralar, onun önerilerini dikkate alırdı. Aslında Sezgin ağabey bizlerden sadece 2-3 yaş büyüktü fakat herkes ona saygı duyduğundan “ağabey” diye hitap ederdi. Ben de bu geleneğe saygı göstererek “ağabey” diye hitap ediyordum Sezgin’e.
Sezgin abi montaj ustasıydı ama ne usta... Tek başına 2-3 ustanın bir haftada tamamlayamadığı buzkıranın (***) o tek başına 2-3 günde imanını gevretirdi. Tersanede her montaj ustasının bir de yardımcısı olur. Ustanın işini rahat ve hızlı yapması biraz da yardımcının iyi olmasından geçerdi. O yüzden montaj ustalarının yardımcıları sabitti ve montaj ustaları yardımcılarını seçme konusunda oldukça titizlerdi. Sezgin ağabeyin yardımcısı farklı bir montaj yardımcısıydı bense farklı bir ustanın yardımcısı olarak çalışıyordum bu yüzden Sezgin ağabey ile yakınlaşma olanağım olmamıştı. Gerçi öğle yemeklerinde aynı masayı paylaşma ve çay içerken birlikte olma şansı oluyordu ama orada da tersanede doğal olarak kurulmuş olan hiyerarşi çıkıyordu karşıma. Bu hiyerarşide ustalar ustalarla konuşurlardı, biz montaj yardımcıları da montaj yardımcılarıyla... Ustaların yanında yemek yerken veya çay içerken de olsa biz yardımcılara söz düşmezdi, pek konuşturmazlardı bizleri. Konuşmaya çalışılsa da pek ciddiye alınmaz duymamazlıktan gelinirdi.
Bir gün öğle yemeği sonrası çaylarımızı yudumlarken taşeron yanımıza gelip “arkadaşlar yeni mühendis aldık, işçilerle toplantı yapmak sorunları dinlemek istiyormuş, 10 dakika içerisinde depoda toplanın” diyerek ayrıldı yanımızdan. Aslında 1-2 gün önce yeni bir mühendis alındığını duymuştuk fakat kendisini daha görmemiştik. Çaylarımızdan son yudumlarımızı alıp depoya doğru yürürken işçi arkadaşlar kendi aralarında “demek ki iyi bir adammış mühendis, baksanıza bizi ilk defa muhatap alıp sorunlarımızı dinleyecekmiş” fısıldaşmaların arasında depodan içeri girdik.
Depo ufak bir toplantı salonuna dönüştürülmüştü. Sandalyeler dizilmiş, karşısına küçük bir masa konmuş, masanın arkasına da iki sandalye yerleştirilmişti. Bütün işçiler toplandıktan sonra taşeron ve mühendis gelerek toplantıya başladılar. Mühendisin konuşması “...Bu şirket hepimizin arkadaşlar, biz bir aileyiz ve üretimi arttırmalıyız” minvalinde devam ederken tüm işçilerde ciddi bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğunun yaşandığı suratlarından okunuyordu. Mühendis yaklaşık yarım saat bu minvalde konuştuktan sonra sözü taşeron alarak “soru sormak isteyen var mı” diye sordu. Kimseden ses çıkmıyordu. Zaten biz montaj yardımcılarına ve hiyerarşinin en altında yer alan taşçı ve temizlikçilere söz düşmezdi. Herkes Sezgin ağabeyin konuşmasını, bir şeyler söylemesini bekliyordu. İşinde usta olan Sezgin ağabeyin iş konuşmaya gelince pek usta olduğu söylenemezdi. Sezgin ağabeyin suratından konuşmaya cesaret edememesinin verdiği sıkıntı okunuyordu.

Bu sessizliği fırsat bilen taşeron tam toplantıya son verecekti ki tembel bir ilkokul öğrenci ürkekliğinde parmağımı kaldırarak söz istedim. Taşeron kalkan parmağımı görerek “bir arkadaş söz istiyor, evet ne söyleyeceksin” dedi kibarca. Tüm işçilerin yüzü bana döndüğünde ‘işte şimdi ya rezil olacağız ya da işçilerin gözünde takdir alıp olumlu bir adım atacağız’ düşüncesiyle söze başladım. İş Kanunu’nda işçilere işyeri sahibince verilmesi gereken iş tulumundan ve iş ayakkabısından söz ettim. Bu, tersanedeki işçiler için önemli bir sorundu, çünkü neredeyse 2 ayda bir işçiler iş tulumu ve ayakkabısını kendi paralarıyla almak zorundaydı. İş Kanunu’ndan söz edince işçilerde olumlayan bir ifade belirdi. Yasalar hakkındaki ilgimden dolayı onaylayan ve hayret eden yüzler bana bakıyordu. Konuşmamdan cesaret alan işçiler de bana katılarak bu sorun hakkında beni destekleyen şeyler söylemeye başladılar. Taşeronun “tamam arkadaşlar bu sorunu çözeceğim” demesinin ardından toplantı sonlandı.
Dışarı çıktığımızda işçiler beni tebrik ederek iyi bir şey yaptığımı söylediler. Ertesi gün iş elbiselerinin ve ayakkabıların dağıtılması ise tam bir zafer havası yarattı ve tabii ki bana duyulan güveni de beraberinde getirdi. Ertesi gün öğle yemeğinin ardından çaylarımızı yudumlarken Sezgin ağabey yanıma gelerek, “bak, senin iş kanunu vb. vb. hakkında bilgin var, biz senin gibi konuşamıyoruz, bundan böyle sen bizim sözcümüz ol” dedi.
Bu ilk adım muhteşem bir şeydi. Bütünsel anlamda ortak hareket edebilmenin başlangıcıydı bu. Diğer taraftan Sezgin ağabeyin güvenini kazanmıştım ve bu da tüm işçilerin güvenini kazandığım anlamına geliyordu. O günden sonra Sezgin ağabey yardımcı olarak yanına beni aldı, artık birlikte çalışıyorduk.
[Sürecek]
(*) Tersanelerde ve inşaat sektöründe kulllanılan bir çeşit alev tabancası.
(**) Dip yapısını tarif eden ve “çift dip” anlamına gelen bir sözcük.
(***) Deniz ulaşımı için bir geçit açmak amacıyla, özellikle buz kırmak için yapılmış gemidir.