Acıtan gerçek!

Henüz politik bir bilince ulaşmamış olsa da yakıcı gerçek metal işçisinin kanına işledi bir kere

İŞÇİ SINIFI
Pazar, 1 Şubat 2015 (11 yıl 8 ay önce)

İşçi sınıfının sadece yüzde 10’a yakın bölüğünün örgütlü olduğu, örgütlü olanların önemli bir kısmının da toplusözleşme ve grev hakkına sahip olmadığı bu koşullarda, mücadele tarihinde belirleyici ağırlığı olan metal sektöründeki grev kararı hepimizi tarifsiz bir heyecana sürükledi. Bu seferki heyecan önceki metal sözleşmeleri ve alınan grev kararları karşısındaki heyecana da benzemiyordu. Çünkü MESS patronları metal işçisine de 3 yıllık sözleşmeyi kabul ettirirse işçi sınıfının tümü açısından örgütlü olmanın, toplusözleşme yapmanın anlamı kalmayacaktı. Çünkü zaten eşit işleri yapan işçilerin farklı farklı ücretler aldıkları, en yüksek ücretle en düşüğü arasında uçurumların olduğu metal gibi kritik bir sektörde dayatılan zam ve bunun hesaplanma biçimi ucuz işçiliğin önünü sonuna kadar açacaktı. Ve bu aslında işçi sınıfı ve emekçileri kapsayacak domino etkisi yapacaktı.



 



Metal işçisinin özellikle 21 Aralık Gebze mitinginde ortaya koydukları irade Türk-Metal ve Çelik-İş gibi tescilli burjuva uşaklarının gerçekleştirdikleri pervasız satışa karşı tok bir mücadele kararlılığını ifade ediyordu. Birleşik Metal bürokratları açısından bu öfke ve kararlılık beyanı, istemeseler bile grev deme zorunluluğuyla özdeşti. TİS sürecinin başından itibaren alçak perdeden konuşan BMİS bu gerçek karşısında adeta duvara dayanmanın çaresizliğiyle grev demek zorunda kaldı.



 



Bu gönülsüz grev kararının sonu başından belli olsa da, sendikanın “geleceğinin kurtarılması” açısından işçinin biriken öfkesinin basıncıyla -istese de- hemen havlu atamayacağını düşünmeden edemedik. Fakat bunun bile kendi içinde bir sınırı olduğunun hepimiz farkındaydık. Keza sadece biriken tepkinin tek başına yeterli olamayacağı, sendikal sınırları aşan bir örgütlülük söz konusu olmadıkça bunun da bir yerden sonra sönümlendirilebileceği aşikardı.



 



Metal işçisinin toplusözleşmelerde yıllardır yaşadığı “kaderi” değiştirecek olan şey onun sendikaya üye olmanın ötesine geçen bir iç örgütlülüğe sahip olmasıydı. Sendikal mekanizmalar dışında bir iç örgütlülüğe; fabrikalardan komitelere, komitelerden tüm fabrikaları kapsayan bir öz örgütlülüğe sahip olması bir zorunluluktu.





MESS’in her toplusözleşme döneminde işçinin kazanılmış kritik haklarını gaspede gaspede ilerlediği bu koşullarda bu çemberi kırmak için yıllara damgasını vuran sendikal anlayışı aşacak bir konumlanış gerekiyordu. Bu tarz bir örgütlülük olmadığı için Birleşik Metal-İş Sendikası metal işçisinin bütün öfkesine rağmen, büyük bir ustalık örneğiyle grevi, yasak kararının ilk anlarında boğma cesareti gösterebildi.



 



Usta politikacılar gibi ateşli söylevlerle, hedefini bulan ince tehditlerin iç içe geçtiği söylemler ve yaklaşımlarla metal işçisinin öfkesini küllendirmeyi bir kez daha başardı. Yıllardır aldığı aidatların hatırına -sınırlı da olsa- bir direnme inceliği gösteremedi!..



 



Bir kez daha adeta elimiz kolumuz bağlı aynı filmi yeniden seyretmek zorunda kaldık. Patronların haddini bilmez dayatmalarına olan öfkemiz, sinemanın seyirlik koltuklarında oturuyormuş ve gerçeğin içine dalamıyormuşuz gibi kendi kendine yanıp durdu. Aynı anları tahammül edilmeyecek biçimlerde tekrar tekrar yaşadık.



 



Bir kez daha lanetler yağdırdık kendimize… Biz bunun olacağını biliyorduk farkındalığımız metal işçisine ulaşamadığı sürece bu son adeta kaçınılmazdı. Ulaşmadığımız sürece de kaçınılmaz olarak kalacak.



 



Ama nereye kadar? Bu döngünün bir sonu yok mu? Kesin tespitlerle 3 yıllık bir sözleşme demek, artık bundan sonra hiç sözleşme olmayacak demektir. Grev hakkının gaspedilmesi demek sendikalı olmanın anlamının yok olması demektir. Kölelik koşullarının tüm sınıf açısından daha bir ağırlaşması, sermayenin daha bir küstahlaşması demektir. Bundan daha kötüsü olamaz! Heyhat! Biliyoruz ki ileri gidemiyorsan, hep geri gidersin. Bu demek oluyor ki bundan daha kötüsü olacak. Aramıza metal işçisiyle örülen/ördüğümüz kalın duvarlar yıkılmadıkça bu gerçek tüm tarihsel kazanımlarımızı yutacak dipsiz bir kuyu olmaya devam edecek. Kavel’lerle, 15-16 Haziran’lar ve sayısız direnişle yıllar önce kazandığımız pekçok şey eridikçe eridi. Ama şimdi kökünden kazınmak isteniyor.



 



Mevcut koşulları alaşağı edecek, bütün dengeleri baştan aşağı sarsacak bir silkeleniş şart. Demek ki burjuvaziye yenilgimiz için bedeller ödemek zorunda olduğunu, öyle kolay havlu atmayacağımızı bildirmek gerekir. Teslim bayrağını öyle kolay çekemeyeceğini sendikaya hatırlatmak…



 



Tarihsel anlamı büyük olan şu sözlerle zamanında buluşamadığımız için bir fırsat daha heba oldu: “Saat ücreti vermesinler, gözümde saat ücreti yok. Ben 3 yıllık sözleşme gerçekleşmesin diye uğraşıyorum, yarın bizden sonrakiler bize ne diyecek, şimdi ben bizden öncekilere kızıp duruyorum. Haklarımız alınırken bir şey yapmadıkları için… Bizden sonrakiler bize bunu demesinler, çocuklarımız bize bunu demesinler diye direniyorum. Artık bu saatten sonra geri dönüş yok. Vur, kır, parçala… Her şey ölümüne…”



 



Bu sözler bizim ağzımızdan çıksaydı, beylik klasik solcu bir ifade olmanın ötesinde bir anlam taşımadıkları söylenebilirdi. Zaten sendika da önceden işçileri böyle “sözlere” karşı uyarmıştı. Öte yandan polis işçilerin arasına dalmış, bu gerçekler dile gelmesin diye uğraşıyordu. Gel gör ki gerçekler inatçıydı, kendisini dile getirmek zorundaydılar. Politik bir bilinci olmayan işçinin ağzından en çıplak haliyle bir bir böyle yalın dökülüyordu işte. Biz söylesek binbir yolla engellenecek olan gerçek, bir işçinin yürekten söylediği sözlerde vücut buluyordu.



 



Yakıcı gerçek henüz politik bir bilince ulaşmamış olsa da metal işçisinin kanına işledi bir kere. Bugünkü sonuç ne olursa olsun hükmünü yürütecek olan budur. Mesele buna ulaşmakta, bunun dönüşümüyle birlikte bu çemberi kırmakta.