'Madde 16: Yaşam Hakkı' koymuşlar el emeği eserin ismini, çekim yaparken bile pek de sahip olmadıkları
Yanımda oturan arkadaşım yoldan gelmiş, yorgun ve genel olarak rahat bir adamdı. Bir süredir çalışmalarını da takip ediyor olduğumuz bir ekibin yeni filmi tamamlanmış, ilk gösteriminin yapıldığı salondaydık. Yoğun ilgi ve katılımın olduğu gösterim başlamış, yanımda oturan arkadaşım bir süre sonra istemsiz uyuklamaya başlamış, bense bir süre sonra da horultu sesleri duymaya başlamıştım.
Ara sıra dürtüyor, uyandırıyordum. Gösterim bitmiş, konuşmacılar söz almıştı ki, mikrofonda eski polis Süleyman Özkılınç varken uyuyan arkadaşım uyandı ve telaşa kapıldı. Filmi izlememiş, "Bu polisin burada ne işi var, biz neredeyiz, bana ne oldu?" sorularının harman olduğu bir anda uyanıklığa kavuşuvermişti. Gülmeden, sakinliğimi koruyarak 'konuk' deyiverdim. Cevabım ile Ethem Sarısülük'ün annesi Sayfı Anne'nin kendini tutamaması aynı anda oluverdi. Konuşmacı polis konuşmayı sakince bitirdi, kafaları çılgın sorularla başbaşa bırakarak...
Komiklik olsun diye değil, durumun bir 'uyku ve uyanıklık arasındaki çelişki'sini görmek açısından ezberbozan olabileceğini düşündüğüm için dile getirdim bu ufacık hikayeyi. Zaten polis şiddetine maruz kalanları anlatan belgeselin en vurucu noktasında beliriyordu, eski polis Süleyman'ın masaya vurduğu yumrukla; polis oğlunun intiharla değil (hem neden intihar etsinmiş, bankada parası varmışmış) yine polis tarafından öldürüldüğünü bağırması.
Filmde çok can alıcı, çok dikkat toparlayan bu adam en nihayetinde aynı salondaki Sayfı Ana'nın Ethem'ini vuran katilin 'tek meslektaşı' idi. Eskimiş olması belgeselde vurucu ama salonda gayet 'yabancı'ydı. Uykusundan uyanmış bir polis, eski bir polis memuru; Ethem'i, Berkin'i ve polis tarafından öldürülmüş polis oğlunu konuşuyordu. 'Oğlun ölmeseydi...', 'Sen de bir ...' ile başlayan, içlerde peydahlanan cümlelerin sözcüsü idi Sayfı Ana.
'Ama hanımefendi' bir cevap olamazdı, hatta uykudan yeni uyanmış olanlar için yanıltıcıydı bile!
Oysa Ali ne güzel söylemişti daha konuşmaların başında! Uğur Kaymaz'ın kardeşi Ali. Arkasında annesi, güç alıyor, sesini yükseltiyordu, ağabeyini öldüren devlete. İşte tam orada uyansana be arkadaş!
Nasıl da sesi gidiyor bir babanın, üç gün boyunca temizlediler oğlunun biber gazı dolmuş ciğerini, Çayan'ın. Utandığını söyledi Rizeli olmaktan. Eski polis de söyledi utandığını, polis olmaktan. Ve yine çelişki doluyor ciğerlerimiz; kaç günde, kaç belgeselde temizlenir? Sarı saçlı bir teyzenin 'Haydi birleşelim' çağrısı kurtarmayacaktı bizi bu çelişkiden!
Ekranda gördüğümüz bizlerdik, bizim mücadelemizdi, bir gözünü gaz fişeğiyle kaybeden Muharrem Dalsüren ile aynı paydada eşitlenen... Bunu piksel piksel işleyen de yine o mücadelenin parçası olan 'kamera arkasındakiler'di. Yıllar ve yollar, emeğin sunumunu yapmak üzere geçmiş, bizi yine oracıkta bir araya getirivermişlerdi. Bir sigara içimlik vakitte sarılıvermişti; Uğur ile Ethem'in kardeşleri, Uğur ile Ethem'in anneleri...
Bize de 'gelin' der gibi, kapı önü hoş sohbeti gibi...
Eski polis, Süleyman'ın misafirliği vardı bir de salonda. Kuru fasulye ve pilavın yanındaki salata gibi diyeyim. Uğur'un eve dönemediģi gün, annesinin hazırladığı... Aynı sofradaydılar. Ve artık dayanamıyordu Uğur'un annesi, o yemekleri görmeye...
...
'Madde 16: Yaşam Hakkı' koymuşlar el emeği eserin ismini, çekim yaparken bile pek de sahip olmadıkları. Hoş, hoşça bir isimden öteye de gidemeyecek bir sözcük öbeğiydi yalnızca.
*Aileler ve film ekibinin katılımıyla gerçekleştirilen ön gösterim, ayrıca Gezi şehitlerinin aileleri ile Uğur Kaymaz, Çayan Birben, Baran Tursun gibi Gezi öncesi PVSK değişikliği sonrasında hayatını kaybedenlerin ailelerinin katıldığı, Ekip Mat’ın bir süre önce başladığı ve merakla beklediğimiz V. Kerem Hun ve Yılmaz Kılıç’ın yönettiği “Madde 16: Yaşam Hakkı” filminin ön gösterimi üzerine...
Film ekibinin ve Muharrem Dalsüren'in emeğine, ailelerimizin yüreğine, katılımcıların ise ayağına sağlık.
