Mezhep savaşının bölgeselleşmesi

Emperyalistler arası rekabet ve hegemonya savaşı, dünyayı içinden çıkılmaz bir karanlığa sürüklüyor

DÜNYA
Perşembe, 26 Mart 2015 (11 yıl 5 ay önce)

Yemen'de yıllara yayılan siyasal ve toplumsal istikrarsızlık, bugün Suudi Arabistan öncülüğünde yapılan hava saldırısıyla yeni bir düzleme sıçradı.



 



Bu hamleyle her şeyden önce bölgedeki mezhep savaşlarının alanı/cephesi genişletilmiş oldu. Uzun süredir ülkenin güneyinde konuşlanmış olan El Kaide ve IŞİD gibi Selefi savaş çetelerinin Sünni aşiretlerle ve eski diktatör Salih rejiminin artıklarıyla işbirliği içinde girişecekleri eylemlerle kanlı bir iç savaşın kapısı ardına kadar açıldı.



 



Sürecin kısa arka planı



Ülkenin Kuzeyi'nde yaşayan ve nüfusun yüzde 40'ını oluşturan Şii mezhebinin Zeydi kolundan Husiler'in uzun yıllardır yürüttükleri mücadelenin temel talebi, demokratik haklarının tanınması, yaşadıkları bölgelerin bu temelde özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.



 



Aynı zamanda ülkenin en yoksullarını oluşturan Şiiler, mezhepsel kimlik altında gizlenmeye çalışılsa da gelir dağılımı arasındaki uçurumsal farka, katlanarak büyüyen yoksulluğa, ciddi bir tehlike haline gelmiş gıda yetersizliğine, ateş pahası fiyatlara, işsizlik ve tüm bunlara paralel olarak artık kılıf bulunamayacak düzeylere sıçramış yolsuzluk ve rüşvete karşı da net söylemlere sahipler.



 



Onların ekonomik ve siyasal bütünlük oluşturan bu duruşları, mezhepsel kimliklerine rağmen Sünni mezhepten emekçilerle de güçlü bir ittifak kurmalarına neden oldu.



 



Ortadoğu'nun kadim sorunlarından biri, Yemen'de de tüm çıplaklığıyla karşımızda. Aslında son derece güçlü sınıfsal temellere sahip toplumsal tepkiler bile kendilerini ifade edebilecekleri güçlü sınıfsal hareketlerle buluşamayınca dini ve etnik biçimler altında karşımıza çıkabiliyorlar. Yemen'deki Husi hareketi de, Şii kimliğiyle anılmasına ve mezhepsel kimliğinin tanınmasını öne çıkarmasına rağmen  esasında oldukça güçlü bir işçi-emekçi-yoksul dinamiğine dayanmaktadır.



 





 



Bu dinamiğin böylesi bir bütünlüğü olmasaydı, yoksulluk ve siyasal baskı kırbacı altında ezilen Sünni mezhebinden emekçilerle uzun süredir devam eden bir  ittifak da sözkonusu olamazdı. Ülkede süreklileşmiş halk isyanları dalgasının yaşanması, siyasal ve toplumsal krizin derinleşmesi bu temel üzerinden sözkonusu oldu.



 



Aynı zamanda silahlı bir güç haline gelen ve kendilerini Ensarullah Hareketi olarak tanımlayan Husiler'le Sünniler arasındaki bu ittifakın gücüyle devrilen Salih hükümetinin yerine kurulan Hadi Hükümeti de verdiği sözleri yerine getirmeyince bu ittifak onu da zorlayan eylemlerle çözülmeden devam etti. Hadi'nin hazırladığı tartışmalı Anayasa taslağına karşı çıkan ittifak, ondan kendisinin de altına imza attığı Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması'nın gereklerini yerine getirmesini istedi. Bu temelde yapılan eylemlerden sonra Hadi istifa etti. Fakat daha sonra Suudi Arabistan'ın kışkırtmalarıyla istifasını geri alan Hadi Aden'de üslenerek direnişe geçti.



 



Ülkede ciddi bir toplumsal-siyasal ve askeri (polis-ordu ve özel birliklerin önemli bir kısmı Husiler'le birlikte hareket ediyor) güce ulaşan Husiler, bu gerçeğe rağmen Şii kimlikleri nedeniyle İran'la bağlantılandırılarak ABD başta olmak üzere AB, bölge gericilikleri (Körfez İşbirliği Konseyi), İsrail, Türkiye gibi her türlü kirli işte uzman devletlerce hedefe çakıldı. Çünkü böyle farklı bir örneğin güç kazanması, bölgedeki yerleşik gerici düzen ve dengeler için yeni bir tehdit demekti. Ayrıca bu örneğin Yemen'de iktidarlaşması, Hint okyanusuyla Akdeniz arasındaki deniz ticaret yolunun (özellikle enerji nakil hatlarının) güvenliği ve kontrolunu 'riske sokardı'.



 





 



Husiler'le Sünni emekçiler, ordu ve polis gücü arasındaki ittifakın parçalanması ve kronik istikrarsızlığın çözülmesi için gerekli demir yumruğu indirecek bir iktidarın oluşturulması için Suriye'de yakından tanıdığımız vekalet savaşı (El Kaide, IŞİD gibi savaş çeteleri eliyle) Yemen'de de devreye sokuldu. En son Şii camilerine dönük gerçekleşen kanlı saldırılarla sürecin aslında nereye doğru evriltilmek istendiği açık hale gelmişti zaten.



 



Yemen nüfusunun yüzde 40'ını oluşturan Şii Husiler'in birlikte hareket ettikleri Sünni kesimlerle ittifak içinde giriştikleri son hamleyle İran etkisi arasında bağ kurarak bu durumun kendi nüfus haritasını bozacağını, İran etkisinde bir Yemen'in bölgesel dengeleri sarsacağını (işin içine Bahreyn'i de katarak) söyleyen Suudi Arabistan gericiliği, bu yaptığıyla, Yemen'i Libyalaştıracak, Suriyelileştirecek, Somalileştirecek bir sürecin de düğmesine basmış oldu. Korfez Emirlikleri, Misir, İsrail ve Türkiye gibi bölgenin bilumum gericiliklerin de desteğiyle girişilen bu saldırganlık Yemen'de şimdiye kadar olgunlaşmayan bir mezhep savaşının suni bir şekilde kışkırtılması dışında bir sonuç doğurmayacak.



 



ABD'nin nükleer silahlar konusunda İran'la oturduğu pazarlıkta belirli bir aşamaya gelinmişken, İran Irak'taki IŞİD çetesine karşı güçlerini harekete geçirmişken ve buna karşı herhangi bir ABD tepkisiyle karşılaşmamışken başını İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın çektiği bölgesel eksen "bu masayı yıkacağız" sinyallerini açıktan vermişti.



 





 



Yemen'de olup bitenlere açıktan destek veren ABD ve AB emperyalistleri de bu tutumlarıyla İran'la başlayan sürecin aslında sadece taktik bir hamle olduğu, bölgede esas stratejik politikalarındaki ısrarın devam ettiğini göstermiş oldular. Yemen saldırısı bu yönüyle de -özellikle Kürt hareketi için- ABD ve AB'nin Irak ve Suriye'de IŞİD'i dengeleme amacıyla başvurduklari kimi taktik manevralar karşısında uyanıklığı elden bırakmamanın hayati önemini hatırlatan bir sinyal olarak okunmalıdır.



 



Ortadoğu'da zamanın ruhunun karanlık tezgahlara, kışkırtılan etnik-mezhepsel çatışmalara göre şekillendiği bu dönemde yeni dengelerden bahsetmek neredeyse imkansız. Her politikanın, oluşturulmaya çalışılan her eksen ve ittifakın, diplomasi adına kurulan tüm masaların hızla eskidiği -eskimek ne kelime tepetaklak olduğu- bir iklimde yaşanıyor her şey. Ortadoğu sözkonusu olunca bu daha fazla böyle...



 



Çünkü onlarca yıl önce bölgeyi cetvelle parselleyen emperyalist güçler ve onların bölgedeki gerici müttefiklerinin oluşturdukları o katı denklem, yine bizzat emperyalist güçler arasındaki çelişki ve rekabetin keskinleşmesiyle sarsıldı. Bu sarsıntı, onlarca yıl zulüm, yoksulluk ve açlıkla terbiye edilmeye çalışılan bölge halklarının birikmiş öfkesinin bir deprem gürültüsüyle açığa çıkması sonucu adeta dağıldı. Dağılan eski dengelerin yerine yenisinin kurulması neredeyse imkansızlaştı. Atılan her adım daha önce atılmış ve geriye tortuları kalmış dinamikleri harekete geçirmekte, yeni ihtiyaçlar temelinde atılan adımlar kalıcı ittifaklar yaratamamakta, yaratamadığı gibi bir cangılda yolunu açmak için her türlü kirli yöntem devreye sokulmakta, bu gerici çember büyüdükçe kaos da derinleşmekte...



 



Şimdi karmakarışık hale gelmiş görünen bu tablonun arkasındaki gerçeklerse son derece sade: Emperyalistler arası rekabet ve hegemonya savaşı, dünyayı içinden çıkılmaz bir karanlığa sürükledi, sürüklemeye devam ediyor...