Renault turnusol oldu (I)

Renault, hareketin sınırlarını gösterdi

İŞÇİ SINIFI
Cuma, 29 Mayıs 2015 (11 yıl 4 ay önce)

Henüz bütünüyle dinmemiş olan büyük metal fırtınasının fitilini ateşleyen Renault’da ortaya çıkan sonuç, kendiliğinden bir patlama olarak gelişen bu büyük kitle grevinin hem sınırlarını gösterdi hem de onu “örgütleyip yönettikleri” izlenimi yaratmaya çalışan palavracılar dahil onunla ilişkilenme çabasına girenlerin bile bu eyleme hala ne kadar dışsal ve yabancı kaldıklarını, bu hareketin özgünlüklerini, güçlü ve zayıf yanlarını kavramaktan ve olası gelişmeleri kestirmekten hala ne kadar uzak olduklarını ele verdi.



 



Bu anlamda Renault bir turnusol kağıdı oldu.



 



Sürecin körleri



Renault'da elde edilen sonuç, bir işçi eylemin başarısını “liraya kaç kuruş eklendiğinde” gören ekonomist yaklaşım sahipleri tarafından olduğu kadar bu kendiliğinden kitle grevinin baştan beri açık olan zayıflıklarına ve sürecin gidişine hakim ol(a)mayan solcu laf ebeleri tarafından da buz gibi bir soğuklukla karşılandı. Bunların dili elde edilen sonuca “kazanım” demeye bile varmadı.



 



Birçoğu sonucu “Renault'da uzlaşmaya varıldı, işçiler işbaşı yaptılar” şeklinde kuru bir haber diliyle aktarıp geçmekle yetindiler (Birgün, ETHA, sendika.org... Haberi duyururken aynı hataya Alınteri olarak önce biz de düştük. Ancak bu yanlışımızı hemen düzelttik).



 



İçlerinden bazıları üstü örtük bir biçimde onu adeta bir tür “satış” olarak gördüler. Öyle ki, sanki büyük bir “suç” işlenmiş gibi “sınıfa devrimci öncülük” adına işçilere kedi gibi pisliğimizin üzerini örtelim öğüdünde bulunanlar bile çıkabildi (“1. Muhasebe yapılmalı. Durum değerlendirilecek. Kol kırılıp yen içinde kalacak.” Metal İşçileri Birliği (MİB) adına 27 Mayıs günü öğle saatlerinde yapılan açıklama- Kızıl Bayrak sitesinde “Renault’ta direniş sona erdi, mücadele sürecek!” başlıklı “yorumsuz” haber içinde: http://www.kızılbayrak.net/ana-sayfa/sınıf/haber/renaultta-direniş-sona-erdi-müecadele-süerecek/).



 



Renault'da elde edilen kazanımların özellikle ücret artışı konusunda yola çıkarken konulan hedefin gerisinde kaldığı açık. Ayrıca direnişin işçilere sormadan anlaşmaya “olur” veren temsilciler tarafından süreç boyunca işletilen taban demokrasisinin çiğnendiği bir emrivakiyle bitirilmesi de kabul edilir bir tutum değil. Bunlar elbette eleştirilmesi, irdelenip ders çıkarılması gereken yetersizlik ve yanlışlardır.



 





 



Bu hareketin özü: İrade ve kazanım



Ancak ne Renault direnişi ya da Renault'nun Büyük Metal Direnişi'nde oynadığı rol salt eylemin bitiş biçimine ve neyin ne kadar elde edildiğine indirgenebilir ne de (TOFAŞ, Mako ve Ototrim'den sonra) Renault'da da varılan anlaşma salt verilen tavizler ve içerdiği boşluklardan ibaret görülebilir. Coşkunöz dışında daha önce anlaşmaya varılan diğer fabrikalarda olduğu gibi Renault'da da sonuç olarak işçiler KA-ZAN-MIŞ-TIR!



 



Kaldı ki solun bütünü sınıftan bu kadar uzak ve sınıf hareketi üzerinde bu kadar etkisizken tamamen kendiliğinden bir patlamadan ne bekleniyordu ki?.. Öncü-kitle diyalektiğinin hala nasıl kurulduğu bu noktada kendisini ele veriyor. Hangi tarihsel koşullarda nasıl bir işçi kitlesine dayandığı da bir yana, kendiliğinden bir patlamadan beklentilerini hayli yüksek koymak bile bu hareketin niteliğini kavrayamamaktır. Bütün kitleselliğine ve görkemine karşın kelebek efektiyle yayılan kendiliğinden bir hareketin zayıflık ve boşluklarını görerek hareket etmek ve kitleyi bu konularda uyararak olası olumsuz sonuçların önünü almaya çalışmak bir şeydir fakat o hareketin zayıflıklarını gözardı ederek gücünün ve sınırlarının üstünde beklentilere girerek burun kıvırmak başka bir şey…



 



Herbiri sınıfa “devrimci öncülük” iddiasındaki olan bu pek yaman “sosyalistler”, bugüne kadar hiçbir sendikal ve siyasal deneyimi olmadığı halde sınıf içgüdüyle konuşan Ankara'daki Türk Traktör işçilerinin direnişin sözcülüğüne seçtikleri Emre Cevizoğlu kadar olamamışlardır. Bu genç ve deneyimsiz işçi temsilcisi, Alınteri'ne verdiği özel röportajda, “iş nereye gider, ne olur bilmiyorum ama şu anda bile biz kazandık” diyecek kadar uzak görüşlü ve gerçekçidir (http://alınteri.org/şu-an-bile-biz-kazandık.html).



 



Bu kazanımın nerede yattığının görülebilmesi için öncelikle, binlerce işçiyi harekete geçirip en umulmadık fabrikaları bile peşinden sürükleyen bu direniş ve grev dalgasının hangi somut tarihsel koşullarda, hangi talepler temelinde kimlere ve neye karşı patlak verip nasıl bir işçi kitlesine dayandığı gerçeği gözönüne getirilmelidir. İkinci olarak direnişin talepler bütünlüğü dikkate alınmalı, bunlar içinde asıl önemli ve özsel olan doğru yakalanmış olmalıdır.



 



Metal fırtınasının direnişe geçen bütün fabrikalar tarafından benimsenen 3 talebinin olduğu biliniyor: 1) Türk Metal çetesi gidecek, bundan böyle işçilerin kendi özgür iradeleriyle seçtikleri temsilciler muhatap alınacak, 2) Direnişten dolayı hiçbir işçi işten atılmayacak, 3) Saat ücretlerine Bosch'la aynı düzeyde zam yapılacak.



 



Dikkat edilirse bu taleplerin özünü işçi iradesinin kabul edilmesi oluşturur. Metaldeki direnişin tarihsel anlam ve önemi de öncelikle burada yatar. İşsizlik ve devlet terörüyle karşılaşma korkusu yanında sendikal bürokrasi ve ihanetin barajlarını aşmakta zorlanan sınıf hareketinin geleceğine de yol gösterici bir özellik taşıyan bu öz ilk iki maddede çok açık ve dolaysızdır. İşçi eylemlerinde başarının ölçütünü “liraya kaç kuruş eklendiğinde” gören ekonomist yaklaşımların  esas aldıkları 3. madde bile temelde yine bu özü içerir. Çünkü Türk Metal çetesiyle MESS arasında 6 ay önce imzalanmış 3 yıllık satış sözleşmesinin delinmesi, ücretlerde ne kadarlık bir artış sağlandığından da önce sadece Türk Metal çetesinin değil MESS'in de geriletilmesi, bu arada 12 Eylül faşizminin grev yasakları ve toplusözleşme düzeninin çiğnenmesi yönüyle önemlidir. Ücretlerde sağlanan artışın az ya da çokluğu, başlangıçta ileri sürülen talebe yakınlığı- uzaklığı bunun yanında daha tali bir konu ve ölçüttür.



 



Bu tabii devrimci bir bakış açısından böyledir. Yoksa geri hatta ortalama bir bilince sahip işçinin gözünde bu ilişki ve önem sıralaması doğal olarak tersinedir. Ancak “öncülük” iddiası kendini tam da bu noktada konuşturmakla yükümlüdür. Bu geri bilince ve ondan kaynaklı tepkilere teslim ve ortak olmak yerine sorunun nasıl ele alınması gerektiğini net bir dille ortaya koyup anlatmaya çalışmalıdır.



 



Kaldı ki Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörü olarak otomotiv-metalde ücretler konusu, başka bir sektördeki herhangi bir ekonomik grevden farklı olarak günümüzde başlı başına 'politik' bir çatışma konusu özelliğine sahiptir. Çünkü dünya çapındaki kapitalist rekabette Türk tekelci burjuvazinin hala en büyük kozu, alabildiğine düşük ücretlere dayalı üretimdir. Ücretlerin bastırılması tekelci burjuvazinin bütünü açısından stratejik bir tercihtir, özellikle de yeni bir kriz dalgasının eli kulağındayken bu onlar için çok daha hayati bir önem kazanmıştır. Zaten MESS patronlarının ilk şaşkınlığı attıktan sonra işçilerin diğer taleplerini kabul etmeye yanaşırken Renault'da yaşandığı gibi ücretler konusunda ağızlarından kaçırdıkları tavizleri bile 2 saat içinde geri alacak kadar katı ve uzlaşmaz bir tutum sergilemelerinin gerisinde bu vardır.



 



Metal direnişinde ücretler konusunda yaşanan çatışmanın politik karakteri bu bağlamın farkında olunduğu ölçüde görülebilir. Direnişe katılan sıradan işçilerin bu ilişki ve muhtevayı görememeleri normaldir. Ancak sınıfa öncülük iddiasını taşıyan politik öznelerin işin bu yönünü gözden kaçırarak sıradan işçilerle aynı tepkileri vermeleri anlaşılır gibi değildir.



 





 



Özün maddi gerçekleri



Sonuç olarak -içerdiği tavizlere ve belirsizliklere karşın- Renault (ve diğerlerinde) elde edilen sonuca 'kazanım' dahi diyememek, ekonomist bir mantığın olduğu kadar yılların öfke birikimi temelinde kendiliğinden bir patlama olarak ortaya çıkan bu görkemli kitle grevinin yapısına ve seyrine uzaklığın yansımasıdır.



 



Kısa süre içinde en umulmadık fabrikalara dahi sıçrayarak yayılan metal grevi, öncelikle mafya tipi gangster sendikacılığın bütün tipik özelliklerini taşıyan Türk Metal çetesine karşı yıllardır biriken öfkenin patlamasıdır. Zaten hareketin hızla yayılışının gerisinde de esas olarak bu tepki birikimi var. Bursa'dan cesaret alarak harekete geçen fabrikalardan Eskişehir İnönü'deki Ford işçilerinin yaptıkları ilk açıklama, bu öfkenin belirleyici rolünü bütün çıplaklığıyla sergileyen çarpıcı bir örnektir:



 




...bizim işverenle ve işyerimizle bir sorunumuz yok, bizim bütün meselemiz TM'den kurtulmak. Biz bir macera peşinde koşmuyoruz. Öyle bir niyetimiz yok. Arkadaşlar kontrollü bir şekilde davranıp amaçlarına ulaşmak istiyorlar. Bizim sorunumuz, sendika ile ilişkimizi kesmek. (Yetkililer) Mümkünse bu konuda bize yardımcı olsunlar. E-Devlet şifresi konusunda yardım istiyoruz.




 



Bu açıdan metaldeki son patlama 1998 ve 2012'deki kitlesel kopuş girişimlerinin bir devamıdır.  Direniş sırasında sembolleşen sloganlardan “Bu kez başarcaz” sloganı da bu süreklilik ilişkisinin ifadesi zaten. O kopuşlar sınırlı bir öncü kesim dışında kalan işçi kitlesinin kafasında bugünkü kadar olgunlaşmış ve kökleşmiş olmadığı için Türk Metal çetesinin zorbalığı, MESS ve devlet baskısıyla bastırılıp geriletilmişti. Ancak öfkenin bu kez bu denli yaygın ve köklü oluşunun nedenlerinden biri TM çetesinin kırdığı cevizlerin kırkı geçmesi ise diğeri de herbiri her yıl kar rekorları kıran otomotiv fabrikalarındaki çalışma koşullarının dayanılmaz bir hal almış olmasıdır.



 



Biri Renault, diğeri Gölcük Ford Otosan'dan iki işçinin aşağıda aktaracağımız anlatımları, TM çetesine duyulan tepkiyi de besleyip büyüten bu etkenin rolünü  bütün çıplaklığıyla sergiliyor:




...Yoğun bir çalışma tempomuz var. Öğleden önce 8 dakika, öğle yemeği arası 30 dakika ve öğleden sonra yine 8 dakika molalarımız var. 8 dakikalık mola bitiminde lavaboda bile olsan bandı çalıştırıyorlar. Koşa koşa banda yetişmek zorunda kalıyoruz. Bunun yanında hızlı tempoyla çalıştığımız için ayaklarımız hep sisiyor (...) Ben montaj bandında arabaların airbaglerini takıyorum. 50 saniyede, bir arabayı montajlayarak kullanıma hazır hale getiriyoruz. 50 saniyede bir ekmek bile üretilemezken biz bir arabayı üretiyoruz. Ben ise girdiğimde bir araç 60 saniyede üretilirken şimdi bu süre verimli görülmeyip 50 saniyeye indirildi. (http://www.işçicephesi.net/snf-müecadelesi/emek-guencesi/2578-reno-fabrikasında-çalışan-bir-işçiyle-sohbet)





...Biz ilk işe girdiğimizde iş elbiselerimiz yüzde yüz pamuktu, terlesek dahi pişik yapmıyordu. Şimdi bu oranlar, iş t-shirtlerine bakıldığı zaman yüzde 65 polyester yüzde 35 pamuk. İş elbiselerimizde bile bu noktaya geldik. Fabrika 'insan odaklı çalışıyoruz' diyor her seferinde ama maalesef öyle değil.





Mesela bize 6 aydan 6 aya verilen iş ayakkabıları 'iş ayakkabılarınız eskimedi, daha kullanabilirsiniz' denilerek verilmeyebiliyor. Fabrikamız tutumlu bir fabrika! İşte endüstriyel malzemeden zarar etmeyelim, işte biraz daha idare edelim meselesiyle hareket ediyor. Yok, patlağı çatlağı yok diye bize 1 sene 1 buçuk senede bir ayakkabı giydiriyorlar. Ayaklarımız ceset gibi kokuyor. Eve gittiğimiz zaman ilk işimiz elimizi ayağımızı yıkayıp çoraplarımızı değiştirmek oluyor. Misafirliğe gideceğimiz zaman evdekilere telefon ediyoruz, 'yedek çorap filan getir' diye...





(...) ilk işe girdiğimiz zaman 'ooo' dedik; 'kesinlikle biz elimizi cebimize atıp da temizlik masrafı, mutfak masrafı yapmayacağız' dedik. İşe ilk girdiğimizde maaşımız 470 milyondu, 250 milyonluk çek verdiler ve bu bizim için muazzam bir paraydı. Tabii yönetimler değiştikçe bu paralar düşmeye başladı. O zaman 2003-2004’te böyle çekler alıyorduk. Şimdi 2014-2015’te 100 lira 150 lira gibi komik çekler alıyoruz yani o zamanlardan bu zamana 11-12 sene geçmiş, ama aldığımız maalesef bu yani... (“Ford Otosan işçisi anlatıyor" http://alinteri.org/ford-otosan-iscisi-anlatiyor.html)




 



Gölcük Otosan'da direnişin başladığı ilk günden itibaren “devrimci sosyalist basın” kimliğini saklamaksızın işçilerle birlikte olan Alınteri muhabiri ayrıca şu gözlemlerini aktarıyor :




... İşçiler 4 sene öncesine kadar çalışma koşullarının çok iyi olduğunu söylüyorlar. Tabii bu 'iyi'nin dayanağı fabrikanın kendilerine sunduğu maddi ve manevi olanaklar. Ancak şu an fabrika müdürü olan Haydar Yenigün'ün göreve gelişiyle birlikte bu haklar teker teker geri alınmış. Bu yüzden işçiler, 4 sene önce göreve gelen Haydar Yenigün'ü de son yaşananlardan TM ile birlikte sorumlu tutmakta. Haydar Yenigün göreve gelmeden önce senede birkaç kez piknik düzenlendiği, televizyon gibi hediyelerin dağıtıldığı, 250 liralık ihtiyaç kuponu verildiği, bayramlarda belirgin şekilde ikramiyelerin olduğu, araba çekilişlerinin olduğu anlatılanlar arasında. Haydar Yenigün geldikten sonraysa bütün bunların kırpıldığı, piknik düzenlemelerinin ve çekilişlerin bittiği, son 4 sene içinde sadece bir kez semaver hediye edildiği söylenerek tek sorumlunun Haydar Yenigün olduğu belirtiliyor. Öyle ki, bu direniş sonunda büyük patronların Haydar Yenigün'ü görevden alacakları gibi bir beklenti bile var işçilerde...




Bu aktarım, bugün eylemleriyle tarih yazan metal işçilerinin genel bilinç düzeyi hakkında da  çarpıcı bir veri sunuyor bizlere.



 



Bugün gerek anlaşmaların yapıldığı gerekse direnişi hala sürdüren bütün fabrikalardaki işçi kitlesinin ezici bir çoğunluğu sendikal bilinç ve deneyim anlamında dahi çok geri ve tecrübesiz. Yaş ortalaması itibarıyla da 20-30 yaş kuşağının ağır bastığı genç bir kitle. İçlerinde TM çetesine karşı 1998 ve 2012 isyanının tecrübesine sahip olanlar da var. Ancak bunlar geçmişte yaşadıkları o bozgun deneyiminin de korkusuyla öne çıkmaktan bilinçli olarak uzak duruyorlar. Dahası içlerinden bazıları örneğin TOFAŞ'ta içeri giren grev kırıcılar arasında yer alacak kadar gerilemiş, sınıflarına ve kendilerine yabancılaşmışlar.



 





 



Direnişlere katılan işçilerin ezici bir çoğunluğu kendisini “ülkücü” ya da “muhafazakar” olarak tanımlayan bir siyasi görüşe sahip. Bu yüzden zaten kendileriyle dayanışmak amacıyla fabrika önlerine gelen “yabancıları” -tabii “solcuları”- katı bir tutumla içeri dahi almıyorlar. Bir biçimde girmeyi başaranlar da işçilerle ilk konuşma denemelerinde bulunur bulunmaz farkedilip dışarı çıkmaya zorlanıyor. Bu konuda sivil polislerin gammazlamasına bile gerek kalmadan genellikle MHP eğilimli işçilerden oluşturulan “güvenlik” görevlileri veya “temsilciler” hemen devreye giriyorlar. Bu arada “yabancı”larla konuşmayı reddetmeyen hatta selamlaşan işçi de ayrıca uyarılıyor.



 



Renault, TOFAŞ, Gölcük Ford Otosan  gibi büyük fabrikalardaki kitle içinde parmakla sayılabilecek kadar az sayıda “sol” eğilimli işçi de var (Bunlar daha çok CHP, EMEP, TKP ve ÖDP taraftarı. Bazı fabrikalarda yurtsever işçiler ve DHF taraftarları yanında birkaç Kızıl Bayrak okuru da var). Ancak bunların hiçbiri yönlendirici bir konumda olmadıkları gibi siyasal kimliklerini açıkça belli eden bir duruş sahibi de değiller. İşçiler tarafından derhal tecrit edileceklerini bildikleri için “araziye uyarak” alçak bir profil sergiliyorlar (Önceleri sürecin “örgütleyicisi ve yönlendirici gücü” pozları takınanların bile alınan sonuçların ardından saatlerce yutkunduktan sonra bütün suçu “temsilcilere” atıp “bu maç bitti, yenisine bakalım” demekten başka  bir söz edememeleri bu etkisiz kuyrukçuluğun itirafı değilse nedir zaten?..)



 



Tabanın siyasal yapısı ve eğilimleri, patronlarla görüşmeleri yürütmek üzere seçilen temsilcilerde de somutlanıyor. Şu an direnişin sürdüğü Gölcük Ford Otosan ve Türk Traktör dahil anlaşmaların yapıldığı fabrikalarda da temsilciler ağırlıklı olarak “ülkücü” ve “muhafazakar” işçilerden oluşuyor. Renault ve TOFAŞ'ta olduğu gibi aralarında tek tük daha ılımlı ve demokrat yapıda işçiler de var ancak genelde ağırlık birincilerde.



 



Renault gibi direnişin başını çeken, TOFAŞ ve Gölcük Otosan gibi eyleme sonradan katılıp yayılmasını hızlandıran bütün büyük fabrikalarda örgütlenme girişimleri en az 4-5 yıl öncesine dayanıyor. Bu girişimlerin temelinde TM çetesine duyulan tepki var ve gizli yürütülen bu örgütlenmeler uzun süre TM'ye tepki temelinde sürüyor. Örneğin 6 bin 500 işçinin çalıştığı Gölcük Otosan'da örgütlenmenin başını çeken ilk çekirdek grup 7 işçiden oluşuyor. TM'nin 2011'de imzaladığı satış sözleşmesinin ardından çalışma koşullarının hızla kötüleşip hak kayıplarının yaşanması üzerine 4 yıl önce başlayan girişim, kontrollü bir biçimde adım adım genişleyerek bir süre sonra farklı bölümlerden 35 işçiyi kapsar hale geliyor. Ancak bu girişimin fabrikanın bütününe yayılıp kitleselleşmesi asıl olarak  Renault işçilerinin TM çetesinin saldırısına uğraması ve yaralanmalardan sonra olmuş. Bardağı bu damla taşırmış. İşçilerin anlattıklarına göre iki gün içinde fabrikanın yarıya yakınını bir araya getiriyorlar, bu arada Bursa'da direnen fabrikalarla temas kuruyorlar, İzmit'te toplantılar yapıp kısa sürede direnişi başlatma kararı alıyorlar.



 



Renault ve kısmen Mako dışında ilk harekete geçen bütün fabrikaların hikayesi aşağı yukarı aynı.



 





 



Kısa sürede yan sanayiye de sıçrayıp otomotiv sektöründeki büyük fabrikaların başı çektiği dalganın çekimine kapılarak cesaretlenip harekete sonradan katılan fabrikalardaki direnişlerde ise sosyal medyanın rolü daha ön planda. TM çetesine ve ağırlaşan çalışma koşullarına tepki hepsinde yine ortak temeli oluşturuyor. Ankara'daki Türk Traktör sözcüsünün aşağıdaki sözleri bu gerçeği çok güzel özetliyor:




 ...Alınteri: Bugün Türk Traktör direnişin 3. gününde. 3 günlük süreci değerlendirir misiniz?





EC: İlk önce bu direnişin bir patlama olduğu söyleniyor. Bu direnişin bir evveliyatı var, uzun süredir haklarımız her gün geriye düşüyor. Her gün çalışma koşullarımız ağırlaşıyor. Her toplu sözleşme yaptığımızda ücretlerimiz biraz daha eriyip gitti. Aslında bu senelerin birikimi sonucunda oluşan bir patlamaydı. Yoksa anlık bir öfke ya da anlık bir galeyan falan değil.





Arkadaşlar da sanki bu günü bekliyormuşçasına hızlı bir biçimde örgütlendiler. Siz de görüyorsunuzdur zaten çadırları... Sanki adamlarda bugün için doğmuşuz gibi bir hava var.





Genel anlamda baktığımızda bunun sebebi belli: İşçi temsilcisi  olması gereken Türk Metal'in bizi sattığını düşünüyorlar, ki bunun da kanıtı birkaç kişinin lafı-sözü değil. En büyük kanıt kendi hayatları zaten. (...) Tabii bunun sonucunda bir tepki olarak böylesi patlamalar oluşuyor. Aslında bunu Renault ateşledi. Bizlere cesaret veren Bursa’daki metal işçileriydi. Ama şurası bir gerçek ki Türk Traktör için, 'bir şey olmaz, burası İç Anadolu, muhafazakar ve milliyetçi , buradaki işçiler hayatta birleşmez, burada hayatta bir grev çıkmaz, burası Türk Metal’in kalesi' gibi laflar kullanıyorlardı. Ama sizlerin de gördüğünüz gibi bunlar sabun köpüğü gibi dağılıp gidiyormuş yani. (Alınteri röportajı, http://alinteri.org/su-an-bile-biz-kazandik.html)




Ancak eskiye dayalı örgütlenme girişimleri buralarda çok cılız ve etkisiz. Bu boşluğu ise “solcu” geçinen birçok çevre ve sitenin bile günlerce görmezden geldiği direnişin duyurulmasında önemli bir rol oynayan sosyal medya kapatıyor. (*)



 



Sosyal medyanın direnişlerin yayılıp kitleselleşmesindeki rolünü Ford Otosan'dan bir işçi şöyle anlatıyor:



 




...biz tamamen sosyal medya üstünden örgütlendik diyebilirim. "Bursa’daki arkadaşlar işte böyle-böyle yapıyorlarmış" falan filan… Hiç kimsenin zaten sosyal yaşamı olmadığı için ne gazete ne televizyonla muhatap olamıyorduk. Bir iki kişi sayfalarında paylaştı, ‘aa böyle bir şey mi vardı?’ denildi. Sonra başka kişiler de paylaşmaya başladı, sonra Bursa’da eşi-dostu akrabası olan yahut orada oturup burada çalışmaya gelen arkadaşlar filan ‘hakikaten var arkadaşlar böyle bir şey. Bursa, Tofaş, Renault  direniyor’ filan... ‘Biz neden yapmıyoruz? Bizim de aynı sendika? Bizim de çalışma koşullarımız bu şekilde? Neden böyle bir girişimde bulunmuyoruz?’ diye herkes birbiriyle sosyal medya üzerinden, çalışma arkadaşları ile yan yana çalışırken konuşmaya başladı.





Hatta biz bir aralar toplu molaya çıkıyorduk, üretim fazla olsun diye yapılıyordu bu. Bu haberler yayılmaya başlayınca bu sefer tek tek çıkarmaya başladılar. Fabrika bunun önüne geçmek istedi. Yani bu şekilde yayıldı.





Tamamen böyle bir organize işmiş gibi, millet daha önce böyle temelden hazırlanıyormuş gibi filan bir şey yok... (Alınteri röportajı, http://alinteri.org/ford-otosan-iscisi-anlatiyor.html)




 



[Sürecek: Halen sürmekte olan direnişin dönüm noktası, TOFAŞ'ta son gece neler yaşandı, Renault'da anlaşma sağlanmasaydı neler olabilirdi, sınıf hareketinde bir eşiğin aşılması, metal işçileri hangi hatta ilerlemeli...]



 



(*) Bu noktada, Metal İşçileri Birliği (MİB)'in facebook sayfasının oynadığı rolü anmamak büyük haksızlık olur.  Tekellerin hizmetindeki burjuva medya bir yana ilerici hatta “sosyalist”, “komünist” vs. geçinen yayın organları ve sitelerin bile önceleri akıl almaz bir ilgisizlikle seyrettikleri ilk direnişlerde yaşanan gelişmelerin sıcağı sıcağına aktarılmasında bu site çok önemli ve değerli bir rol oynadı. Bu işleviyle de kısa sürede direnişçi işçiler tarafından da ilgiyle izlenip görüş ve duygularını dile getirdikleri bir platform olarak benimsendi.



 



Yalnız bu ilgiden başı dönen ve kendilerini hemen “hareketin politik önderliği” olarak görme (ve pazarlama) triplerine giren bu arkadaşların iddia ettikleri gibi işçilerin ilgisi MİB'in siyasi kimlik ve çizgisinin benimsenmesi anlamına gelmiyordu. Tam tersine, adındaki genellikten dolayı işçiler onu Bursa'da direnişi başlatan taban örgütlenmesi tarafından açılmış bir hesap zannettikleri için o platformu kullanmakta “sakınca” görmediler.



 



Ancak polisin yaptığı MİB operasyonu sonrası bu ilgi hızla irtifa kaybetti. O operasyonun yapıldığı gün ve ertesi gün akşam saatlerine kadar Kızıl Bayrak sitesine haber akışında belirgin bir düşme hatta duraksamanın yaşanması da bunun sonucuydu. Keza direnişteki fabrikalardan hiçbirinde MİB operasyonunu protesto eden en küçük bir tepki dahi gösterilmedi. Ne bir slogan atıldı ne bir döviz yazıldı. 4 günlük gözaltı sonrası Adliye'ye sevkedilen MİB üyeleriyle dayanışmak için binlerce işçinin direnişte olduğu fabrikalardan tek bir işçinin bile gelmeyişi görmek isteyene aslında çok şey anlatıyordu. TOFAŞ, Gölcük Otosan, Ankara Türk Traktör gibi büyük fabrikalardan haber akışının baştan itibaren zayıflığı da küçük burjuva bir kibirle kendini olduğundan farklı ve etkili gösterme çabasına giren MİB gerçeğinin sınırlarını gösteren bir başka somut göstergeydi. 



 



Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Lenin, “bir gerçekliği değersiz hale getirmenin en etkili yolu, onu fiili geçerlilik sınırlarının dışına taşırmaya çalışmaktır” der. Küçük burjuvaziye özgü böbürlenme hastalığından muzdarip MİB de metal işçilerinin direnişini kamuoyuna duyurma noktasında yaptığı anlamlı rolün değerini bu yola başvurmakla düşürdü.