Direniş boyunca Ford Otosan'ın önünde kalmakta ısrar eden muhabirimizin gözlem ve değerlendirmelerini yayınlıyoruz
Direniş boyunca Gölcük Ford Otosan'da direniş alanında kalan muhabirimiz, gözlemleriyle birlikte son gün yaşananlara ilişkin değerlendirmelerini kaleme aldı:
Son iki hatta bir güne kadar sağlam duran Ford Otosan direnişi, 14. gün sabahtan başlayan iç hareketlilik ve gün boyu yaşananlardan sonra akşam saatlerinde bölüm bölüm kopmalarla sonuçlandı. Bu sonuç elbette ki 14 gün boyunca olup bitenlerin etkisinden bağımsız ve bir anda olup bitmedi.
Direniş başladığı günden itibaren içeriden katılımlar belirgin bir oranda arttı. Bu ilk hafta çok açık görülüyordu. Ancak bizim de sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bu katılanların bir kısmı ya 15 günlük rapor almış ya da senelik izne çıkmış işçilerden oluşuyor. Aralarında bilinçli olarak senelik izne çıkarılıp direniş alanına yollananlar da var.
Direnişle bu şekilde ilişkilenen işçiler izinleri bitip gidene kadar kendi kararsızlıklarının diğer işçilere de sirayet etmesinde önemli bir rol oynadılar. Rapor alıp gelenler raporları bittiğinde "Bu kadar destek verebiliriz . İşimizi kaybetmek istemiyoruz. Çoluğumuz-çocuğumuz, borçlarımız var. İçeri girmeliyiz" diyerek gittiler. Direnen işçilerin kafasında soru işaretleri, kaygılar bırakarak...

Direnişteki öncü işçiler deneyimsizlikleri, sınıf bilinçlerindeki boşluklar nedeniyle bu soru işaretlerini giderebilecek bir pratik geliştiremediler. Biz haklıyız, üç ekmek parası istiyoruz, başka bir şey değil. Onurumuzu satmayalım, dik duralım, kazanacağız" gibi söylemlerle bu ruh halinin direniş lehine dağıtılması mümkün değildi. Bu işçilerin birliklerini korumak için harcadıkları samimi çaba elbette ki çok değerli ve anlamlıydı. Sürecin doğası gereği sınırları belliydi.
Bu işin bir tarafı.
Sürekli mesajlar, telefonlar, evlere gönderilen tebligatlar, ailelere yapılan telkinlerle de direnişçi işçiler üzerinde çok yönlü bir baskı oluşturuldu. Bu baskı özellikle aileler üzerinden pekiştirildi. Anlatılan birkaç örnek bile bunun düzeyini açıkça ortaya koyuyor. Mesela banyo vs. ihtiyaçlarını gidermek için bir geceliğine eve giden bir işçinin babası tarafından zorla servis aracına bindirilip işe gönderildiği söyleniyordu. Bu tür örneklerin sayısının az olmadığı... Ya da bir direnişçinin eşi tarafından ayrılmakla tehdit edildiği, eşinin çocukları da alıp babasının evine gittiği belirtiliyordu. Bu direnişçinin daha sonra "Ne yapayım evimi-yuvamı mı dağıtayım" diyerek koptuğu...
Öncü işçiler ilk hafta alanı çok sıkı tuttular, işçilerle daha kesintisiz ve canlı bir iletişimleri vardı. Fakat ikinci haftada bu esnedi, rahatlama sözkonusu oldu. Alana giriş çıkışlar önceki kadar sıkı tutulmadı. Özellikle içeriden gelen işçilerle direnişteki işçiler arasındaki iletişimde yaşanabilecek geri telkinler, direnişin bırakılması yönündeki ikna çabaları denetlenemedi. Bir işçi "telefon geldi, bir konuşmak istiyorlar" deyip alandan ayrılıp çağrılan yere gidebiliyordu. Sonrasında ne olduğu denetlenmiyordu.
Ya da direnişte olup alana gelmeyenlerin de bir çoğunluğu oluşturduğu görülüyordu.

Polisin sürekli alana girip çıkabilmesi, işçilerle sohbet etmesi önlen(e)medi. Hatta öncülerle bile çay içip sohbet ediyorlardı.
"Başından beri gözettik" dedikleri bir direniş kırıcının alandan uzaklaştırılması gibi bir çaba içerisine girilmemesi de bizim sonradan öğrendiğimiz şeylerden biriydi.
Direnişin içten kırılabilme riski düşünülüp, hiç olmazsa Tofaş’ta yaşananlar işçilerle tartışılıp konuşulabilinirdi. Tanıdığımız öncü işçilere bunu birkaç kez ilettik öneri olarak. Fakat bu yapılmadı. Direniş kırıcıların alana girmelerinin denetlenmesi ya da uzaklaştırılmaları sözkonusu olmadığı gibi sürekli "Bunları yaparsak kırılmaları tetikleriz" korkusuyla hareket edildi.
Direnişler burjuva medya tarafından adeta "görülmedi", görenlerse kırıcı bir rol oynadılar! Devrimci-demokrat basın da işçilerin engelleyici ve sınır koyucu tutumuna fazla direnemedi.
Biz Alınteri olarak devrimci sosyalist kimliğimizi gizlemeden direnişle bağ kurmakta ısrarlı olduk. Başlangıçta isçiler bizi de aralarına almamak, direniş alanına sokmamak için çok direndiler. İlk günler başkaları gibi bizi de alandan çıkarma girişimleri oldu. Ancak karşı çıktık, amacımızı ısrarla anlattık ve kalmaya başladık. Diğer devrimci demokrat gazete ve dergilerin bu ısrarı göstememiş olmalarına şaşırdığımızı belirtmeliyiz.
Bütün işçiler daha çok yerel gazeteleri dikkate alıyorlar, okuyorlardı. Bu anlamda direniş içerisinde Gebze'de Bugün gazetesinin büyük rolü vardı. Bu gazetenin direnişin kırılmasında da önemli bir rol oynadığı açıktı. Son gün yaptıkları haber işçilerin dilinde dolaştı akşama kadar. 'Gölcük Ford Otosan'da büyük kırılma' diye yapılan haber (daha önce yaptıkları bazı haberler de vardı ama en önemlisi bu idi) işçilerin moralini büyük oranda bozmuştu.
Eskişehir’e gittiklerinde orada öncülerin söyledikleri, "Biz üretmiyoruz, ama sizde yüzde 20 üretim var. Biz boyamıyoruz, sizin boyahaneniz boya yapıyor. Buradaki işçiler bunu sorguluyor, daha fazla tutamayız" diye bilgilendirme yapması moral bozucu oldu. Orayı ziyarete giden işçilerin bu durumu dikkate alıp, kırılmanın olabileceğini öngörerek orada bir ekip bırakması iyi olurdu. Bu işçiler açısından moral bir etki yaratırdı.
Ama bunu öngöremediler, bir sohbette söyledikleri gibi tahmin edemediler. Eskişehir’in içeri girdiği haberi ortalığı karıştırdı. Ayrıca insan kaynaklarından gelen "yeni bir komite oluşturursanız görüşme olacak" haberi ve bunun üzerine yeni komite oluşturulması ama bu komiteyle de görüşülmeyeceğinin açıklanması moral bozukluğu ve karmaşayı büyüttü.

Bundan sonra çözülmeler görülür şekilde cereyan etmeye başladı. İşçilerle dışarıdan ilişkilenmeler arttı, direnişi bırakmaya ikna çabaları alenileşti. Bu engellenemedi, engelleme çabası içine de girilmedi.
İş hukuku uzmanı Av. Murat Özveri'nin sorulan bir soruya "Bu direniş bura yasalarına göre yasadışıdır. Ama uluslararası yasalara göre değil" şeklinde yanıt vermesi alandan "Bakın avukat da bunu söylüyor. Hiç olmazsa içeri girin işinize sahip çıkın. Başka seçeneğiniz yok" içerikli konuşmaların, kırma çabalarının yükselmesine neden oldu. Özveri'nin konuşması daha bitmeden alanda öbek öbek toplanmalar, hiddetli tartışmalar ve fabrikaya doğru yol almalar başladı.
Bu andan sonra kelimelerin kifayetsiz kalacağı görüntüler yaşandı. Grup grup fabrikaya gidenler, geride kalıp ağlayanlar, "asla pes etmeyeceğiz" diyenler, hüzünden kaskatı kesilenler... Direnmek, çaresizlik, öfke, hüzün hemen her şeyi görebilirdiniz.
Bense seyirci kalmanın acısını yaşadım. Sınıfımızla daha içerden ilişkide olamamış olmanın kızgınlığını... Tek yapabildiğimiz tanıdığımız bazı öncü işçilere "Bu şekilde çözülmeyin ne yapacaksanız hep birlikte yapın. Birlikte içeri girip, gerekirse şalteri indirin" demek oldu. Söylediklerim ne kadar doğruydu bilmiyorum ama o an aklıma gelenler bunlar oldu.
Öğleden sonra özellikle bunlar yaşandı. "Girmeyelim" diyenler de oldu ama çoğunluk böyle parça parça girme kararı aldı. İçeriden ustaların gelip "iş garantisi veriyorlar sadece içeri girin yeter, kimse işten çıkarılmayacak" diye telkinlerde bulunması hat safhaya ulaştı. Bu saatten sonra temsilciler çok müdahale etmediler, onlar da bir şaşkınlık içindeydiler. Söyledikleri gibi "3500 kişinin vebali, günahı omuzlarındaydı" ve bunun ağırlığıyla son kararı artık işçilerin kendilerinin özgür iradesiyle vermelerini istediler.
Temsilciler pekçok şeyi öngöremediler. Bu onların suçu muydu? Bence değil... Sınıf bilinci olmayan bu öncüler bir tarih yazılmasını sağladılar, bu direniş için ellerini korkusuzca taşın altına koydular.

Bir tanesi bir sohbetimizde şunu söylemişti:
Ben böyle bir insan değildim yani eylem yapacak, örgütleyecek biri değildim... Evimden işime işimden evime giden biriydim. Yılların birikmişliğiyle rahatsızlıklar ve hoşnutsuzlukların had safhaya çıktığı zamanda Bursa’da yaşananlar birilerinin hadi demesini gerektirdi. Şimdiye kadar hiçbir siyasetle ilgilenmedim, ailem bile beni televizyonda, gazetelerde elimde megafonla görünce şok olmuştu ve bana 'sen nasıl yaptın bunu!' dediler. Ben de 'ekmeğimiz ve hakkımız için yapmak zorunda hissetim kendimi' dedim. Burada bizim esas derdimiz TM ve Haydar Bey... Onlardan kurtulmak istiyoruz. İşimizi seviyoruz, üretmek, kazanmak ve kazandırmak istiyoruz.
Direnişin çıkardığı öncülerin hemen hepsi aşağı yukarı bu profilde. Tabi sınıf bilinciyle daha ileriden ilişkilenenler de vardı, ama tek tük... Onlar da fazla etkili olamadılar.
Genel işçi profili böyle olunca, sınıf bilinciyle buluşamamış bir direnişin öncü güçlerinin bazı şeyleri öngörememiş olması ve çözülme başladığında gerektiği gibi müdahale edememeleri son derece anlaşılırdır.
Öbür taraftan direniş boyunca birçok işçiyle iyi ya da kötü sohbetlerimiz oldu. Ama son gün öğrendik ki fabrikada aslında çeşitli devrimci çevrelerin taraftarları da varmış (ESP, Partizan gibi) ve biz bunlarla da sohbet etmişiz!.. Ama bu işçiler siyasi kimliklerini öyle bir sakladılar ki birebir sohbetlerde bile bunu açık etmediler. Üstelik bunlar yıllardır çalışan işçiler. Bende oluşturdukları kanaat politik kimliklerine rağmen bu işçilerin fabrikada sınıf temelli bir çalışmaya yönelmedikleri, işçilerle sınıf bilincini geliştirecek bir ilişkiye girmekten uzak durmalarıydı. Kısacası politik kimlikle sınıf kimliği arasında bir uçurumun olmasıydı...