"Düşünün, mesai esnasında patron tuvalet kapılarına kilit vuruyordu! İşçilik hayatıma kötü bir başlangıç yapmıştım"
Adanalı mevsimlik bir işçiyle konuştuk:
Alınteri: Söze kendinizden bahsederek başlayalım.
Arif: 22 yaşındayım. Annem ve babam Urfa’dan buraya gelmişler. Malumunuz iş meseleleri. Ben de Adana’da doğdum ve büyüdüm. Biri kız toplam 8 kardeşiz. İlkokul ve liseyi okuduktan sonra okul hayatıma devam edemedim. Aslında hem kendi isteğim hem de çalışma mecburiyeti.
Alınteri: Okul konusunda tereddüt gördüm, biraz daha açabilir misiniz?
Arif: Aslında liseye geçtikten sonra meslek lisesi metal bölümünde karar kılındı benim için. Okuyup belki bir meslek sahibi olur, fazla zorluk çekmem diye. Tabii siz bir de bana sorun o zorlukları. Liseye başladığımda beyaz gömlek olan okul kıyafetini babamın büyük beyaz gömlekleri ile doldurdum. Zaten sıska olan bedenim gömlek içerisinde kaybolmuştu. Giydiğim ayakkabı ise babamın eski ayakkabılarıydı desem yalan olmaz. Açıkçası utandım bu durumdan ve ilk başlarda okula gitmek istemedim. Sonraki yıllarda az da olsa çekidüzen verdim ama lise bittikten sonra üniversite hayal olarak kaldı.
Alınteri: Peki, okul hayatınız bittikten sonra ne yaptınız? Yani iş hayatı nasıl gitti diye soruyorum.
Arif: İş kısmına katılıyorum ama hayat olduğu pek söylenemez. Nasıl mı? Hiçbir niteliğe sahip olmayan bir insan için -daha doğrusu bir işçi için- iş ve hayat nasıl olabilir? İş kısmı ağır şartlar altında çalışma, hayat kısmı ise iş kadar çetrefilli. Liseyi bitirdiğimden bu yana hemen hemen 4 yıl geçti ama üzerine ne koyabildiniz diye sorarsanız size cevabım koca bir HİÇ olur.
Alınteri: 4 yıl dediniz ve bu uzun bir süre. O kesitteki hayatınızı ve iş deneyimlerinizi anlatır mısınız?
Arif: Şöyle başlayayım; 2 yıl boyunca ailemle başka şehirlerde mevsimlik işçi olarak çalıştık, çadırlarda kaldık. Bu yıllarda Sivas’ta çobanlık yaptım. Elinde az bir sermayesi olan babam kurbanlık koyun işine giriyordu ama çoğu zaman hiçbir kar elde edemeden ya da zarar ederek dönüyordu. Bu 2 yılı ben kendim adıma “yavaş yavaş bilinçli oluyorum” diye ayırıyorum. Yani içinde yaşadığım durumun ayırdına varıyordum.
Askerlik çağına gelmiştim ve askere gitmek zorundaydım. Çünkü ailem beni evlendirmek istiyordu. Doğu kökenli bir ailede iseniz ve aileniz eski kafada ise yaşınız fazla geçmeden evlendirmek isterler. 2014 yılının ilk aylarında muayene oldum ve çürük verdiler. Aslında bu çürük raporu bir yandan iyi bir yandan kötü diye düşündüm. İyi yan 12 ayımı hiçbir mantığı olmayan bir kışlada heba etmeyecektim. Kötü yan zaten niteliksiz olan benim için iş bulma olasılığı düşecekti… ki öyle de oldu. Çürük raporu verildikten sonra bunun peşini kovaladım ve Ankara’ya gittim. Orası da aynı şeyleri söyledi ve elime yol masrafımı vererek beni geri gönderdiler. Artık askere gitme durumum yoktu. Askerlik işi olmayınca asgari ücretle bir karton fabrikasında işe girdim. Koşullar o kadar kötüydü ki kaldıramadım açıkçası. Düşünün, mesai esnasında patron tuvalet kapılarına kilit vuruyordu! İşçilik hayatıma kötü bir başlangıç yapmıştım ve patron kısmının ne mal olduğunu gözlerimle görmüştüm. Bu fabrikada bir de sendika var usta. Sendikaların her zaman işçilerin yanında olduğunu duymuştum ama orada şahit olduklarım hiç de öyle olmadığını gösterdi bana.
Alınteri: Sendikaların birçoğu maalesef böyle. Ağalar tarafından işgal edilmiş durumda. Devam edelim isterseniz?
Arif: Karton fabrikasındaki koşulları kaldıramayınca oradan ayrıldım. Sonra bir arkadaşla şehir dışında çalışmaya karar verdik. İlk durağımız İstanbul oldu. Burada inşaatta, bir inşaatın güvenliğinde ve asansör yapımında çalıştım. İşe girişte sıkıntı yaşayacağım diye tereddütte kaldım biraz. Sağlık raporu istenebilirdi. Ama değil sağlık raporu, sağlığa bakılmadı bile desem yalan olmaz. Zaten bilirsiniz en fazla taşeronlaştırma, inşaat iş kolundadır. Çalıştığım yer de bir taşerona bağlıydı.
Firmanın belirlediği bir doktor -ki bu doktor birçok firmaya bakıyor- beni çağırdı şöyle bir göz attı ve sonra “bu iş görür” dedi. Hâlbuki sol gözümde 4/10 oranında görme kaybı var…
Aylık ortalama bin 600 lira ile işe başladım. 5-6 ay çalıştıktan sonra Adana’dan haber geldi. Kardeşimi cezaevine atmışlar. Eşyalarımı toplayıp Adana’ya geri döndüm. Birkaç ay kaldıktan sonra bir şey yapamayacağımı anladım ve tekrar İstanbul’a döndüm. Bu sefer asansör işine girdim. İşi babam ayarlamıştı. Buradan giderken işin çok iyi olduğunu, kalacak yerin bulunduğunu ve koşulların da çok iyi olduğunu söylediler. Ama söylenenler maalesef gerçekleşmedi.
İşe başladım ve ortalama bin 300 lira alacaktım. Kalacak yerimiz evet, vardı. Ama koşullar çok kötüydü. Sabah ezanıyla uyanıyorduk yola erken çıkmak için. Saat sabah 07.00’de işbaşı yapıyorduk akşam 19.00’a kadar da çalışıyorduk. Eve dönüş 20:00’de oluyordu. Akşam yemeği ve tekrar yatış… Her an asansör boşluğuna düşüp ölebilirdik. Çünkü her işçinin halatı yoktu.
Daha sonra büyük bir araziye yapılan ve geçen aylarda bir işçinin yüksekten düşerek öldüğü ‘Kristal Şehir Projesi’nde güvenlik olarak çalıştım. Güvenlik belgem olmayınca ben işten çıkardılar. Daha sonra Ankara’ya gittim. Orada da inşaat işinde çalıştım. Mevsim gereği Adana’ya döndüm ve ailem ile çadırda kalmaya başka şehre gittik. Ağa’nın koyunlarını güdüp tarlalarda çalışıyorduk. Adana’ya döndükten sonra kış boyunca tarlada çalıştım. Bu yaz ise Zonguldak’a geçiş yaptık işte. Şu an da buradayım işte, Adana’da.
Alınteri: Aslında röportajımızın ana konusuna geldik: Zonguldak. Buraya kadar anlattıklarınızı röportajı okuyacak olanların sizi daha iyi tanımaları için anlatmanızı istedim. Sizden ricamı kırmayarak kabul ettiniz. Şimdi asıl sorumuza gelelim; Zonguldak’a gidiş nasıl başladı, nasıl bitti?Alınteri: Aslında röportajımızın ana konusuna geldik: Zonguldak. Buraya kadar anlattıklarınızı röportajı okuyacak olanların sizi daha iyi tanımaları için anlatmanızı istedim. Sizden ricamı kırmayarak kabul ettiniz. Şimdi asıl sorumuza gelelim; Zonguldak’a gidiş nasıl başladı, nasıl bitti?
Arif: Zonguldak’a gidiş aslında ilk defa oluyor. Yani fındık toplamaya ilk defa gidiyorduk. Annem ve 3 kardeşim benden önce gitti. Daha sonra ‘yanlarında erkek olsun’ diye ve burada iş bulamamamdan dolayı babam beni de gönderdi.
Gideceğimiz yer Zonguldak’ın Alaplı ilçesinin bir dağ köyüydü. Toplam 25 kişi gidiyorduk. Peki neyle? İşi ayarlayan ve bizi arabasıyla götürecek olan Elçi, arabasını mahalleye getirdi. Araba transit tipi bir araba. Eşyaları yükledikten sonra önce arabaya sonra kendimize baktım. ‘Buraya nasıl sığacağız,’ diye düşündüm. Ama mecbur sığacaktık. Allahtan çocuklar vardı da çok fazla sıkışmadık. Yani birbirimizin üstüne çıkmadık. Dizlerimizi karnımıza çekip oturabiliyorduk. Kadın, çocuk demeden arabaya doluştuk ve öğlen saat 14:30’da yola çıktık.
Araba da kusan mı dersiniz, bayılan mı… Elçinin umurunda mıydı bu? Tabii ki hayır. Sigarasını yakmış, müziği açmış, sanki arka tarafta cehennemde yaşayan ölüler yokmuş gibi yola devam ediyordu. Sadece birkaç kez mola verdik. Oraya vardığımızda gece saat 04:30’du. Arabadan indiğimde toprağı öpecektim. Gitmeden önce kalacak yer ve yemeğin fındık sahibi tarafından karşılandığını söyledi Elçi. Ama öyle olmadı. Verdikleri yer 2 katlıydı, alt tarafı eski ahırdı. Biz orada kalacaktık. Sözde ahırı temizlemişlerdi!..
İçeri girip eşyaları yerleştirdik. Kaldığımız yerin lavabosunun borusu çatlakmış. Biri boruya çarpınca tüm pislik arkadaşın üstüne geldi ve söve söve evden çıkarak gitti. Peki işi bıraktı mı? Hayır, mecburdu çalışmaya… Elçimiz bir de utanmadan hepimizden adam başı 10 lira kesmez mi? Tam kafayı yemiştik ama çalışmak zorundaydık. Vardığımız gece eşyaları yerleştirip uyuduk. Sabah 06:30’da bizi uyandırdılar “hadi çalışmaya,” diye. Saat 07:00’de ise işbaşı yaptık. İşçi fazlalığı olduğu görülünce işçiler arasında rekabet doğdu. Kimileri sabahın 6’sında uyanıp durağa gitmeye başladı. Fındık sahibi eleme yoluyla işçi seçmeye başladı. Aklıma Kemal Sunalın filmi geldi bir an orada.
Alınteri: İş koşullarından bahsedebilir misiniz?
Arif: Ailemdeki çalışanlar dahil toplam 20 kişinin (geri kalanı Suriyeli) çavuşu yaptılar beni. Onları gözetliyordum ve boş olduğum zamanlarda ben de fındık topluyordum. Sabah işe başladıktan sonra saat 09:00-09:30 arası yarım saat kahvaltı molası veriyorduk. Saat 13:00-14:00 arası öğle yemeği arasıydı. Saat 17:00 gibi de 15 dakikalık ‘soluklanma’ molası verdikten sonra saat akşam 19:30’a kadar çalışıyorduk. İşi bıraktıktan sonra yola koyulup saat 20:00-20:30 arası kaldığımız yere varıyorduk.
Üzerimizde çok fazla baskı vardı. Mesela, 18-19 yaşlarında Suriyeli genç bir hamile kadın çalışıyordu bizimle beraber. Ben de oturup bir sigara yaktım. Önümdeki ağacın tepesine çıktı fındıkları toplamak için. Üzerine çıktığı dal kırılmaz mı? 2 metrelik yerden düşüp dereye yuvarlandı. Dikkatimi çeken şey ise, hiçbir şey olmamış gibi kalkması, üstünü başını düzeltmeden, karnındaki bebeği düşünmeden kırdığı dalı kimse görmeden yerine koymaya çalışmasıydı…
Yemek fındık sahibi tarafından verilecekti ama kendi cebimizden ödedik çoğu zaman. Kaldığımız yerde banyo yoktu. Banyoyu birçoğumuz derede yapıyorduk. Bazen de yıkanmadan yatıyorduk. Yemeği yedikten sonra ayakta kimseyi bulamazdınız. Herkes uyurdu. Çünkü erken uyursan erken uyanırsın. Erken uyanamazsan işe gidemezsin. Çoğu kadın çocuklarını yanında getirirdi çalışma yerine. Yaşadığımız koşulları onlar da yaşadılar. Hem de iliklerine kadar.
Aldığımız ücreti siz sormadan ben söyleyeyim. Ücret üzerine konuşulmadı. Fındık bittikten sonra, kaymakam mı ne belirleyecekmiş ücreti. Dalda fındık kalmasından hiç hazzetmezdi patron. Bir tane bile kalsa onu almamızı isterdi. Uçurum kenarındaki ağacın bir dalında fındık kalmış diye iki kişi birbirine tutunarak oraya kendilerini sarkıttılar ve aldılar. Her an ölebilirlerdi. Peki, durum fındık sahibinin umurunda mıydı? Hiç de değildi. Mesela, Suriyeli bir adamın kızının sanırım dizi dönmüş. Hastaneye götürmek istiyor. Elçi, mazot parası istemesin mi adamdan? Adam, “sen götür ben sonra vereyim” diyor, Elçi kabul etmiyor. Ben de araya girdim. “Ağabey götür” dedim. “Yok” dedi. “Gün içerisinde hepsi geliyor, hepsini götürürsem ne yapacağım ben” dedi.
Alınteri: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Arif: “Yaşamak bu mu…” diye kendime soruyorum bazen. Ama hayatımı, size anlattığım gibi gözümün önüne getirince hiç de öyle olmadığını görüyorum. Yaşamak bu değil. Bu, hayatta kalmak mücadelesi değil, zaten belirlenmiş bir ölümün gelmesini beklemek!..