Kazanım bizim bayramımız olacak!

Şişecam’da direnişteki işçilerin temsilcisi İsmail Yılmaz ile Şişecam direnişi üzerine konuştuk

İŞÇİ SINIFI
Cumartesi, 12 Aralık 2015 (10 yıl 10 ay önce)

Alınteri: 200 arkadaşınızın 6 Kasım’da işten çıkarılacağını duyduğunuzda ne hissettiniz?



İsmail Yılmaz: Biz, işten çıkarma yerine Paşabahçe’de kapatma olur diyorduk. Fabrika kapanmazsa kimse işten çıkarılmaz diye düşünüyorduk. Çünkü zaten mevcut sayıyla fabrika zar zor işliyordu. Üstelik Nisan-Ekim ayları arasında, 60 kişilik izin dönüşüm ekibi (geçici işçi) olmasına rağmen fabrikada eleman sıkıntısı vardı. Bizim fabrikada 58 kişinin çıkacağı öğrenilince, başta temsilciler herkes sessizliğe bürünüp beklemeye başladı. Sendikacılar kıdem teşvik uygulamasından kaç kişinin faydalanacağını bekliyordu. İşçiler ise adının listede olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu.



 



Alınteri: Sendikanız ile bu durumu ilk konuştuğunuzdaki tavırları ne oldu?



İsmail Yılmaz: İşten çıkacak kişilerin uzun süreli ve kronik istirahatçiler olacağı söyleniyordu. Fabrikada çoğu işçi de bu sağlık sorunu yaşayanları kambur olarak görünüyordu. Hatta ikramiye ödemelerinde kesinti yapılmazken 2014 TİS’inde imzalanan protokolle istirahatlerde ikramiye kesintisi yapılmaya başlanmıştı ve bunun müsebbibi olarak da istirahat raporu alanları görüyorlardı. Arkadaşlarıma bu çıkışların onlarla sınırlı kalmayacağını, bunun bir cadı avına dönüşebileceğini, sendikanın muhaliflerden patronun da sorunlu insanlardan kurtulmak isteyebileceğini, bu yüzden “masum” insanların da bu listelerde olabileceğini söyledim. Ulaşabildiğim herkese bunu anlattım. Teşvikten faydalananlar dışında kimsenin işten çıkarılmaması gerektiğini buna topyekun karşı durmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım.



 



Herkeste bir korku vardı. Listede adının olduğunu düşünenler ya sendika ya da patron aracılığıyla ismini sildirmenin çabasındaydı. Kimse direnmeyi aklından bile geçirmiyordu. Zaten sahipsiz olduğunu ve zaten işten çıkarılacağını düşünenler teşviklere imza atıp işten hemen ayrıldılar.



 



Alınteri: Direnişe geçmeye nasıl karar verdiniz?



İsmail Yılmaz: Sendika genel merkez yöneticilerinin söylemlerine bakılırsa sadece kendi rızasıyla ayrılanlar ve emekliliğine 1-3 yılın altında kalanlar çıkacaktı. Diğerlerinin çıkışına izin verilmeyecekti. Fabrikadaki temsilciler ise tamamen sessiz, işi oluruna bırakmış bir şekilde genel merkezden gelecek talimatları bekliyorlardı Hatta listede yer alan “kendi adamlarını” listeden çıkarabilmek için mücadele veriyor, listeye başkalarını yazdırmaya çalışıyorlardı. Beni arayıp da “Listede sen de varsın, ismini listeden çıkartayım mı” diyenler oldu. Onlara, “Eğer 58 kişi için mücadele vereceksen tamam, ama sadece ben çıkacaksam hiç uğraşma. Çünkü ben listeden silindiğimde yerime “masum” bir arkadaşı yazacaklar. Benim böyle bir şeye vicdanım el vermez. Zaten o fabrikada da çalışamam” dedim. Birkaç kez temsilcilerle de münakaşaya girdim, ağız kavgası yaptık. “Nasıl böyle rahatsınız, 58 kişi işinden oluyor. Siz nasıl sendikacılarsınız. Hiç mi vicdanınız sızlamıyor” dedim. “Yapacak bir şey yok. Patron yasal hakkını kullanıyor” dediler. “Ne yasal hakkı? En büyük hak insanın  çalışma hakkıdır. Çalıştığı bir işte emekli olma hakkıdır, buna dur demek zorundasınız” dedim ama nafile!



 



Alınteri: Direnişe ilk başladığınızda sendikanın tavrı nasıldı?



İsmail Yılmaz: İşten çıkarılma duyulduğundan beri direnişe başlanmasından yanaydım, ama herkes kendi postunun derdine düşmüştü. Sendika sadece bir kez, fabrikaya 100 metre kala insanları servisten indirip sloganlarla yürüttü, o kadar...



 



İşten çıkarılacağımız hafta arkadaşlarla ne yapacağımızı konuştuk. Ya fabrikayı terkedecektik ve aynı zamanda açlık grevine başlayacaktık. Ya da yan fabrika olan ACS’nin (Anadolu Cam Sanayi) direnişine katılacaktık. Çünkü hiç kimse fabrikada bir direnişten söz etmiyordu.



 



Alınteri: Sendikanın sizi direnişte yalnız bırakacağını tahmin etmiş miydiniz?



İsmail Yılmaz: İlk direniş ACS fabrikasında başladı. Orada 125 kişi işten atılmıştı. Oranın diğer avantajı da şube başkanının o işyerinden olmasıydı. Ancak orada da eylem için çok beklendi. Öncesinde, örneğin 29 Ekim bayramı vardı. Biz bayramlarda çalışmayız. Bu bir sendikal eylemdir. Üstelik 1 Kasım’da genel seçimler vardı. Bu bir avantaj olarak kullanılabilirdi. Fakat onlar bile yapılmadı. Ta ki 2 Kasım’a kadar... Pazartesi günü seçimle değil merkez atamayla göreve getirilen temsilci, “Eylem falan yok,” diye açıklama yapmış. Şube Başkanı da fabrikaya gidip o temsilciyi tartaklamış. Ondan sonra saat 16:00’dan itibaren fabrikayı bir vardiya terketmeme eylemi başladı.



 



Alınteri: Sendikanın bu tavrının işçiler üzerinde nasıl bir etkisi oldu?



İsmail Yılmaz: O fabrika 5 Kasım’da uzlaşmayla sonuçlandı. Genel Başkan açıklama için Mersin’e geldi. Ancak açıklamasında Mersin’le ilgili bir şey yoktu. Biz de tepki gösterdik. 58 kişinin 31’i imza verip ayrılmıştı. “27 kişiyi kaderine mi terkediyorsunuz? Siz nasıl sendikacısınız,” deyip yöneticilerin üzerine yürüdük. Amacımız dövmek olmasa da bizden kaçtılar. Arabaları yumruklandı, pet şiye fırlatıldı. Tam o olayın sonrasında, ben ve bir-iki arkadaşım oradaki kalabalığa bağırdık: “Bu nasıl işçilik, nasıl insanlık, nasıl sendikacılık” dedik. Sonra şube başkanını sıkıştırdık. O da “Ben ne yapayım” dedi. Biz de, “Oradaki eylemi buraya taşıyoruz” dedik. Detaylara girmeyeceğim, o günden itibaren Paşabahçe direnişi başladı.



 



Baştan tavırları çok olumsuzdu, ürkek ve korkaktılar. Çünkü üç arkadaşımız çok galiz küfürler edip tehditler savurmuştu. Direnişimize kerhen destekte bulunuyorlardı.



 



Sonra fabrikadaki muhalif ekibin lider gruplarından biri ve onların adamları 5 otomobille genel merkez yöneticilerinin peşinden Adana Havaalanı’na gittiler, ama yetişemediler. Bunlar 5 Kasım’da oldu. 6 Kasım’da muhalif ekipten patrona yakınlığıyla bilinen bir kişi listeden çıktı. Yerine iktidar tarafından “masum” bir arkadaş yazıldı. Bunun üzerine temsilciler direnişi sahiplenmeye başladılar. Çünkü asıl hedeflerindeki adam listeden çıkmış, işbaşı yapmıştı. Daha sonraki günlerde genel merkezin de baskılarıyla temsilciler direnişten çekildiler. Direnişe tek destek veren şube yönetimi kaldı.



 



Alınteri: Sendikanın sizi direnişte yalnız bırakacağını tahmin etmiş miydiniz?



İsmail Yılmaz: Tabii ki tahmin etmiştik. Çünkü bu işin patronla ortaklaşa yapıldığını biliyorduk. Bu yeni de değildi zaten.



 



Yalnızlık çok kötü bir duygudur. Eğer iradeniz sahip değilse çok yara alır, erken pes edersiniz.



 



Arkadaşları buna inandırmak kolay olmadı. Bazı arkadaşlar, “Nasıl olsa kıdem tazminatımı, ihbar tazminatımı aldım; zaten emekliliğime az kalmış. Bir de mahkemeden 30-35 bin tl alırsam yeter bana” zihniyetiyle çadırı bir eğlence olarak gördü baştan. Ama birkaç arkadaşın kararlılığı bu işten başka yapacak işlerinin olmamasından dolayı işe geri dönmek için direnişi sahiplenmeleri diğer arkadaşları da tuttu. Fire verdik elbette, ama bu çok da sırıtmadı.



 



Alınteri: Türk iş 2. Olağan Genel Kurulu’na gitmeye nasıl karar verdiniz? Ne gibi beklentileriniz vardı, neyle karşılaştınız?



İsmail Yılmaz: Çadırımızdaki elektrik kesintisinden sonra tv izleyemez olduk. Açıkçası, Türk-İş Genel Kurulu’ndan geç haberimiz oldu. Bir-iki gün evvel iki kişiyle karar verdik. Ankara’ya otobüs ayarlamak lazımdı. Daha önce Meclis’e gittiğimizde CHP’li Mezitli Belediyesi vermişti. Başka isteyeceğimiz bir kurum yoktu. Sağolsun, yine Mezitli Belediyesi verdi.



 



Tişört işi benim aklıma geldi. Konuşturulmama, kürsüye yaklaştırılmama, hatta salona sokulmama durumunun olabileceğini düşündüm. Bari görsel bir şey olsun dedim. TV olsa da bizi çekmez, çekse de yayınlamaz. Ama yazılı tişört olursa fotoğraflanır ve kalıcı olur, diye düşündüm.



 



Tek beklentimiz Türkiye gündemine oturacak bir eylem gerçekleştirmekti. Ve söz verilmese bile salona, basına sorun ve taleplerimizi haykırmaktı. 



Fakat şube başkanının Türk-İş’le bir dizi temasta bulunması ve kongrenin yapıldığı otelin elverişsizliği bizim planımızı altüst etti. Türk-İş Genel Başkanı şube başkanından ricacı olunca, bizim umutlarımız da onlara kalınca planımızı uygulayamadık. Tam tersi oldu, hiç hesapta yokken genel başkanla bir görüşme yaptık. Hem “yolumuza taş koyma” dedik, hem de üstü kapalı olarak “taş koyarsan sonu iyi olmaz, sana bir hafta süre” dedik.



 



Arkadaşlarımızın çoğunun direniş tecrübesinin fazla olmaması ve ürkekliğinden dolayı biz her şeye rağmen Türk-İş önünde yapabileceğimiz bazı eylemleri yapamamamıza neden oldu.



 



Alınteri: Mersin Paşabahçe işçileri olarak son 10 yıl içinde alışılmadık bir tavır sergilediniz sendikanın kararına rağmen işçi iradesiyle direnişi seçtiniz bunun karşılığında çevrenizde neler yaşadınız. Nasıl tepkiler aldınız?



İsmail Yılmaz: Fabrikada 19 yıl birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızdan göremediğimiz desteği fabrika dışından gördük. Siyasiler ve belediye başkanları özellikle destek verdi. Ama en büyük desteği Topkapı direnişinden sonra Mersin’e gelmiş olan arkadaşlarımız verdi. Bunların neredeyse tamamı solcu arkadaşlar. Zaten oradaki direnişin de önderleri bunlarmış. Bize her alanda maddi manevi destek oldular. Her gün çadırımıza gelip bir ihtiyacımızın olup olmadığını soruyorlar ve eylem önerilerinde bulunuyorlar.



 



Alınteri: Direnişe devam bütünlüğünü nasıl sağlıyorsunuz?



İsmail Yılmaz: Aslında bunu kolaylaştıran en büyük etken çadır ve devrimci kültüre sahip bir-iki kişinin olması. Ayrıca bu işe muhtaç olup karakteri gereği inatçı arkadaşlarımızın da olması... Direnişe başından beri zoraki katılan hatta direnişi terkeden arkadaşlarımız oldu. Ama kalanların birbirine sıkı sıkıya bağlanması faydalı oldu. Ayrıca arkadaşlarımızın karakterini bildiğimizden sorun çıkaracak arkadaşları kontrol etmemiz de çok faydalı oldu. Bu direnişte büyük pratik kazandık. Çadırımıza gelen gençler ilerisi için önemli deneyimler elde ettiler.



 



Alınteri: Örnek bir tavırla direniş yapıyorsunuz. İşçi ve emekçilere bir çağrınız var mı? Ne söylemek istersiniz?



İsmail Yılmaz: İnsanlar kendi kaderlerini kendileri tayin etmeliler. Kişi söz konusu olduğunda o kişiyle ilgili kararı ona sormadan, onun rızasını almadan yapamazlar. Bizler direnerek bir şeylerin kazanılabileceğini baştan teslim bayrağını çekmenin hiçbir faydasının olmayacağını görmek ve göstermek istiyoruz.



 



Alınteri: Bundan sonraki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?



İsmail Yılmaz: Bizi motive eden en önemli söz şu oldu: Direnenler kaybedebilirler. Ama direnmeyenler zaten kaybetmişlerdir. Yıllarca aidat ödediğimiz, bütün kararlarına riayet ettiğimiz sendikamıza isyandı bu aynı zamanda.



 



O yüzden hiç kimsenin toplumu zarara uğratacak kararlara ve eylemlere tepkisiz ve sessiz kalmaması gerekir. Söz konusu işçi sınıfıysa son sözü söyleyecek olan da yine işçi sınıfının kendisidir.



 



Bundan sonra doğacak gelişmelere göre hareket tarzımızı belirleyeceğiz. Eskişehir’de tek başına direnen arkadaşımız hiçbir öğrenci grubunu ve siyasi oluşumu çadırı almamış. Bir tek kendi yazdığı dövizler varmış. Baştan yanlış yapmış diye düşündüm. Ancak bizim çadıra gelen gençlerden birinin sivil polis olduğunu öğrenince ve istihbarat zaafına yol açtığını görünce keşke biz de öyle yapsaydık diye düşündüm.



 



Bu süreçte ailem çok zarar gördü diyebilirim. Hem ekonomik hem de manevi yönden... Oğlum 9. Sınıfa gidiyor, onunla hiç ilgilenemiyorum ve dersleri berbat. Bu benim suçum diye düşünüyorum. Sağlık açısından asla yapmamam gereken şeyleri yapıyorum. Ayrıca direniş çadırımız çimento fabrikasının kamyonlarının yüklendiği yerin karşısında; bu süre zarfında ciğerlerimize çimento tozları doldu. Kullandığımız su kuyu suyu. İçmiyoruz, ama çayımızı, yemeğimizi onunla yapıyoruz. Tuvalet sorunumuz sıkıntılı, var ama çok sağlıklı değil. Dişlerimizi düzenli olarak fırçalayamıyoruz. Ayrıca çok soğuk, özellikle geceleri.. Çok sağlıksız koşullarda uyumaya çalışıyoruz.



 



Her şeye rağmen bu işi başarıp bir geri dönüş sağlarsak bütün olumsuzlukları unutacağız.



 



Bizim için o gün zafer bayramı olacak.