Cam işçilerinin anlatımlarıyla cam sektöründe yaşananların kamuoyuna yansımayan tarafları...
Sorunları çözülene kadar açlık grevlerini Kristal-İş Genel Merkez’inde sürdürecek olan cam işçilerinin anlatımlarıyla cam sektöründe yaşananların kamuoyuna yansımayan tarafları...
Cam işçileri, önce sendika yöneticileriyle neler konuştuklarını anlatarak başladılar sohbete:
Cam işçileri: İşveren, emekliliğine 2-3 yılı kalanların çıkarılacağının söylemesine rağmen sekiz yılı, on yılı olanları işten çıkardı. Engelli kadrolarda işe alınan arkadaşların çıkarıldığını ve yerine taşeron çalıştırıldığını ilettik.
Eskişehir’de kendi rızasıyla ayrılmak isteyen 47 kişinin dilekçe vermesini yok sayıp, iki kişinin isteği dışında işten çıkarıldığını söyledik. Bunların sebeplerini sorduk. Bize bilgilerinin olmadığını ve işverenin bazı gerekçeler sunduğunu ifade ettiler. Biz bu gerekçelerin doğru olmadığını söyledik. Gerçek neyse onu araştırmalarını ve bu soruna bir çözüm bulmalarını istedik. Direniş sürecinde yaptığımız görüşmeleri kendilerine anlattık. Siyasi partilerle, Türk-İş’le olan temaslarımızı anlattık. Kendilerine bu görüşmelerin bilgisinin geldiğini, birçok şeyden haberdar olduklarını, kendilerini Çalışma bakanlığının Müsteşarı’nın aradığını ifade ederek her şeyin işçilere söylendiği gibi olmadığını, farklı ağızlardan farklı şeylerin aktarıldığını söylediler. Neticede biz buraya hiç kimsenin sözüyle gelmedik. Sendikanın çözüm üretmesi gerektiğini söylemek için geldik. Bu çözüm yolunu uygulatmak için geldik. Kesinlikle bu soruna çözüm bulmadan Kristal-İş Genel Merkezi’nden ayrılmayacağız, terk etmeyeceğiz burayı.
Alınteri: İşten çıkarmalar yapılırken sendikanın liste hazırlaması olayını sordunuz mu?
Cam işçileri: Onu da sorduk. Ama kesinlikle böyle bir şey yok diyorlar.
Alınteri: Buna siz inandınız mı?
Cam işçileri: Bizim inanıp inanmamız için ispat gerekli. Yalnız şöyle bir şey oldu. Engelli arkadaşlardan emekliliğine az kalan arkadaşlar vardı. Onlar işten çıkarıldığı zaman fazla bir zarar görmüyorlardı. Yine emekli olabiliyorlardı. Emeklilik hakkını kazanmışlardı zaten. Bu arkadaşların yerine işten çıkacaklar listesine iki engelli arkadaşın eklenmesi üstelik emekliliklerine daha çok var bu arkadaşların. Yani bu listedeki değişiklikler konusu soru işareti dolu. Bunun yorumunu size bırakıyorum artık.
Bir işçinin emekliliğine sekiz, on yılı varsa, hiç raporu yoksa, çalışması iyi olup işverenden takdir görüyorsa, ayrıca sendikanın emekliliğine az kalanların dışında çıkış olmayacak demesine rağmen bu durumdaki arkadaşlar çıkış listesine alınıp işten çıkarılıyorsa burada bir sıkıntı vardır. Ve bizim aklımıza başka bir şey gelmiyor bu konuda
Alınteri: İşten çıkarılmalar olmamalı aslında, işten çıkarılmalarla işçiler, emekçiler işsizliğe mahkûm edilip sermayenin dayattıklarını kabul eder duruma getirme var. Bir dayatma söz konusu aslında…
Cam işçileri: Bir işletme fabrikayı tamamen kapatıp, üretimi sonlandırıyorsa istesek de istemesek de bunun önüne geçemeyiz. Ama biz Şişecam gibi bir kurumdan bahsediyoruz. Dünya çapına dağılmış işletmeleri olan, devasa üretimi olan bir Holding’ten bahsediyoruz. Burada istihdam fazlası, ekonomik kriz söylemleri inandırıcı değil. Çünkü Şişecam fabrika kapatmıyor. Taşınıyor. Bizde üretimi tamamen ortadan kaldırmak diye bir şey söz konusu değil, kaldırılan üretimin yerine yenisi geliyor. Bunu bir örnekle anlatayım size; Gebze’de kapatılacağı söylenen Elyaf Cam var, bu fabrikanın Bilecik’te açılacağını herkes biliyor. Burada fabrika kapatıyorum diyemezler, taşıyorlar çünkü. Fabrika taşınırken bütün her şeyiyle, makinası, aleti edevatıyla birlikte beyaz yakalılar da götürülüyor. Burada sorun mavi yakalıların götürülmemesi ve işsizliğe sevketmeleri. Bu hiç ahlaki değil, inandırıcı değil, insani değil, çözüme endeksli bir yol değil. Ama siz gelişmiş teknolojiyle başka bir yere fabrikayı taşıyorsunuz.
Başka bir örnek; daha önce Gebze Çayırova Şişe fabrikası kapandı dediler, Yenişehir’e taşındı. İstanbul Beykoz’da Züccaciye fabrikası (yeri şu an bulunduğumuz Kristal İş Sendikası’nın arka tarafında) kapanırken Eskişehir ve Mersin’de açıldı. Yani bu fabrika kapatmak değil taşımaktır. Şişecam fabrika kapatıyorum diye kamuoyunu aldatıyor. Bütün bunları kendisi de, sendika da, işçiler de biliyor ama kamuoyu bilmiyor. Yine bizim çalıştığımız fabrikada Tezyinat bölümü var. Cam ürünlerini boyayan ve pazara o şekilde sürülen bölüm var. Bu bölümü bizde kapatıyor ama Eskişehir’e dâhil ediyor, bizde kapatıyor dışarıda taşerona yaptırıyor. Yani yaptıkları ne bölüm kapatma ne üretim sonlandırma ne de kısmı kapatma; yaptıkları üretimi ortadan kaldırmak değil yerini, sahasını değiştirmektir. Örgütlü bir üretimden örgütsüz bir üretime geçme çabalarıdır bunlar. Bizim bütün itirazımız bunlara, sendikanın da bunlar itirazı olması gerekiyor.
İşveren sendikanın önüne maliyeti sürebilir, zarar ediyorum diyebilir. O zaman şunu sormak lazım Şişecam yaptığı karın ne kadarını üretime ayırıyor? Şişecam’ın kendi açıklaması şöyle 6 aylık cirosu 640 bin milyon. Bu ilk 6 ayda yapmış bunu peki bu 640 milyonun ne kadarını işçiye ayırdınız? Önümüzde üçüncü yıl zammı var, bu enflasyon artı 2.5 puan cam sektörü için gerçekten çok komik bir rakam yeni bir taslak oluşturulacak ve yeni bir sözleşmeye gidilecek. Kar edersen ettiğin zaman ne kadarını işçiye ayıracaksınız? Bir kriz olduğunda bunun her türlü ceremesi işçiden, üretimden çıkarılıyor. Hiçbir zaman kendi masraflarından kısmıyorlar.
Bizim çalıştığımız fabrikada iki fırın çalışırken üç müdür vardı. Ama şimdi tek fırın çalışıyor altı müdür var. Buradaki tezatlığı düşünmek gerekiyor. Tek fırın var diyor, on işçi fazla diyor, ama tek fırın çalışırken altı müdür çalıştırıyor. Bir müdürün ücreti on işçinin ücretine bedel
İşçiler bunları görmeliler, her zaman işverenin söyledikleri doğru değil, işçi kendi tarafından bakmasını bilmeli, emeğini veren, alınteri döken, üretimi büyüten işçinin kendisidir. İşçi hakkını savunmalı, savunuyorsa haklıdır.
Cam işçileri: Ben mesela engelli olarak çalışıyorum. Benim çalıştığım kısmı kapattı, ben idari işler yapıyordum. Benim işimi taşerona veriyor, yanımdaki arkadaşımı başka bir bölüme kaydırıyor. Biz buna razı değiliz.

Alınteri: Kaç engelli işçi çalışıyor toplamda?
Cam işçileri: Yasa gereği yüzde 3 engelli personel çalıştırmak zorunda, fabrikada ondan fazla engelli işçi çalışıyor. Şu an iki engelli işçi çıkardılar. Biri ben İbrahim Özcan, biri de Mersin’de Murat o arkadaşın eşi hamile olduğu için burada değil. Bir de Fatih arkadaşımız var ama o çalışırken iş kazası geçirdikten sonra sakatlandı.
Biz bunları anlatıyoruz. Bunları okuyan kişiler şunu düşünebilir. ‘İşveren işine yaramayan adamı çalıştır mı?’ diyecekler, belki. Bunu madde madde açıklamak istiyorum.
1- İşveren bu duruma gelen işçiyi çalıştırmayacaksa eğer, onun hayatını idame ettirecek kadar destek olması ve maaş bağlaması gerekir. Çünkü bizler ne dağ gezisi yaparken, ne plaj sefası yaparken sakatlandık. Fabrikada sakatlandık.
2- Bu arkadaşlar tamamen iş yapamayacak durumda değil. Fabrika bünyesinde bu arkadaşların rahatlıkla yapabileceği işler mevcut. Fatih mesela, çalışırken iş kazası geçirip sakatlanan arkadaşımız. Onun en son yaptığı iş barkot okutmaktı. Tek eli, kolu çalışan bir işçinin rahatlıkla yapabileceği bir iştir barkot okutmak, sen bu insanı raporlu, sakat diye işten atamazsın.
3- Biz her ne kadar cam üretimi yapsak da bizde masa başı işler de var. Bizde sayımcılık işi de var. İşçi arkadaşların sağlık koşullarına göre yapabileceği bir sürü iş var fabrikalarda. Ama işveren kalifiye eleman gerektirmeyen bu işleri taşerona verip, beyaz yaka yapıp, kapsam dışına çıkarıp, memur yapıp işçi kadrosunu azaltıyor. Buradan da sana göre işim yok deyip işçileri işten çıkarmaya kalkıyor.
Bütün herkes, kamuoyu, basın, sendikalar, işçiler tüm bunların farkına varmalılar. Bugün genel merkez isterse cam fabrikalarında greve gidilebilir. Genel merkez istesin cam fabrikalarında üretim durur, şalter indirilir. Ama daha önceden yaptığı bir anlaşma var, kabul ettiği şeyler var. İşveren şunu söyleyebilir, “Daha önce biz seninle mutabık kaldık. Sen eylem yapıyorsun” diyebilir. Ama biz şunu söylüyoruz sendikaya, “Biz size sorunu çözmeniz için baskı yapmaya geldik. Daha önce Topkapı’da nasıl direnişleri sahiplendiyseniz bu direnişi de sahiplenmek zorundasınız” diyoruz. Sendika bizim direnişimizi sahiplenecek bunu yaptıracağız. İşçi sendikayı mecbur bırakmadıkça, sadece Kristal-İş için değil bugün bütün sendikalar için geçerli bu söylediğim. İşçiler mecbur bırakmadıkça direnişler gerektiği gibi sahiplenilmiyor.
Başka bir konu da şu; biz işten atıldık. İşimizi geri istiyoruz. Ancak bizi başka bir ilde bulunan fabrikaya alsınlar demiyoruz. Mersin’de başka cam fabrikaları var oralarda istihdam edebilirler. Kurulu bir düzenimiz var. Ailemiz, çoluğumuz, çocuğumuz, eşim, hasta annem var o nedenle bizi böyle de allak bullak etmelerini istemiyoruz. Benim de bir sürü rahatsızlıklığım var. Astım, farenjit, boyun fıtığı v.s. 20 yılım bu fabrikada geçmiş, hastalıklarım ilerlemiş, borcumuz var. Çalışıyoruz diye kredi çekip ev almışız, işten atıyorlar. Doktora gidiyorsun rapor alıyorsun adam bir kere olsun gelip de ya sen neden doktora gittin, rapor aldın diye sormuyor.
Fabrika içinde hastalıklara yol açacak etkenler var. Nedir bunlar, bunların başında sıcak-soğuk dengesi olmaması geliyor. Makine başında çalışıyorsun bin 500 derecede el değemezsin; yemeğe, sigara içmeye, çaya ya da atölyeye gidiyorsun soğuk… Bunun bir dengesi yok, geçişi yok, yani ne oluyor o zaman bel fıtığı, boyun fıtığı, eklem ağrıları, diz ağrıları hepsi bundan kaynaklanıyor.
Cam tozlarından, elyaf tozlarından alerjik hastalıklar oluyor. Bunları düzeltir insanca çalışma ortamı yaratırsınız. Sen neden hastalanıyorsun demeye hakkın olur. Bütün bunları düzeltmiyorsun işçi hastalanıyor, işe yaramaz diye niteliyorsun bunun kabul edilebilirlik yanı yok.
Mesela ben dumanın, yağın içinde çalışıyorum, rahatsızlanıyorum. “Sen neden akciğer hastalığına yakalandın” diyor… akıl işi değil yani.
6 ayda bir akciğer filmi çekiliyor. Kontrol yapılıyor. Neden çünkü çalıştığımız ortam bu hastalıkların oluşmasına yol açıyor. Hastalanıyorsan bu da fabrikanın suçu, işçinin değil.
Size ilginç bir örnek anlatayım; Eskişehir de cam fabrikasında çalışan bir arkadaş işten atılıyor. Başka fabrikalarda iş arıyor tabii aç kalacak değil ya… CV vermek istediği fabrikalardan hiçbiri bunu almıyor. Arkadaş, “Neden almıyorsunuz diyor. Aldığı cevap şu: “Sen cam fabrikasında çalışmışsın, sizde meslek hastalığı vardır. İşe alamayız; bu nedenle CV de alamayız”. E bu arkadaş ne yapacak, soruyorum size…
Şişecam fabrikasında çalışan arkadaşların silikozist hastalığına yakalanma oranları da var. Bu hastalıktan raporlu olan arkadaşlarımız var. Bu hastalık kot taşlama işçilerinde olur genellikle, böyle biliniyor. Cam fabrikalarında çalışanların bu hastalığa yakalanabilecekleri daha basına yansımadı. Kimse bilmiyor. Sekiz arkadaşımıza bu hastalığa tutulduklarına dair rapor verildi.
Ayrıca cam işçilerinin büyük çoğunluğunda ‘tenisçi dirseği’ hastalığı oluyor. Bunu bir meslek hastalığı olarak adlandıracak kurum yok, tazminat hakkını isteyeceğin bir kurum yok. Yapılan her şey kurumsal olabilse… ama olan sadece işçiye oluyor.
Şişecam, “Dünya üçüncüsü olacağız” dedi. Her yere reklam yaptı ‘vizyonumuz şu’, falan diye. Biz de direnişte sloganlaştırdık. “Üçüncü ol, vizyonu kullan, eskit at!”
Bizler şunları da gözlerimizle gördük. İşçi arkadaş, kafasını makineye kaptırdı. Doktora gitti, dikiş attırdı. Geri geldi çalıştı. Bunlar gece vardiyasında oldu. Başka bir arkadaş elini makineye kaptırdı. Doktora gitti, eli sargılı bir şekilde geldi çalıştı. Neden arkadaşlar o halde gelip çalıştı. Çünkü, “rapor alırsam beni de işten atarlar” baskısından kaynaklı…
Başka bir örnek; bir arkadaşımız bel fıtığı hastası, bu arkadaşımız ameliyat oldu, geldi işbaşı yaptı ardından tekrar rahatsızlandı tekrar gittiğinde doktor, “Sen bu durumda çalışamazsın” diye 30 gün rapor vermek istemiş. Arkadaşımız “Bana yedi gün yeter, yedi gün sonra çalışırım” demiş. Doktor, “Sen 30 gün çalışamazsın” diye diretince arkadaşımız heyete giriyor ve kendi imzasıyla yedi günlük rapor alıyor. Eğer 30 gün rapor alırsam işten atılırım diye bunu yapıyor. Baskıyı illaki kafamıza vurarak yapmaları gerekmiyor. Baskının alasını yaşıyoruz.
1999’da çıkarılan yasayla emekliliğe yaş sınırı getirildi. Bu ne anlama geliyor, ne kadar çalışırsanız çalışın bu yaş sınırını doldurmadığınız sürece emekli olamazsınız. Daha eskiden primini dolduran emekli oluyordu. O nedenle rapor alanlar, rapor paralarını da getirip işyerine verirlerdi ki, prim eksiği çıkmasın. Rapor paralarını işyerinin muhasebesine verirlerdi hem de çalışırlardı, raporu kullanmazlardı. Daha sonra ne oldu 99’dan sonra çıkarılan yasayla bunun bir esprisi kalmadı. İşçiler artık rapor parasını alıp işverene götürmüyor. Neden, primi doldursa da emekli olmayacağı için kendi kullanıyor. Üstelik aldığı ücretten de yüksek oluyor.
Ben mesela 6500 primim var, bana 5000 prim gün sayısı yetiyor, benim prime ihtiyacım yok. O nedenle rapor parasını işverene götürüp vermiyorum. Benim yevmiyem belli, sigorta nasıl yatıyor. Son 3 aylık bordronuza bakıyor, bir günlük yevmiyenizi brüt olarak hesaplayıp bununda üçte ikisini veriyor. Bu cazip geliyor. Bir de ikramiyesini alıyor. İnsanlara cazip geliyor. Bunun önlemi de var, nedir, varolan yasayı değiştirmek. Burjuvazi bundan rahatsızsa emeklilik yaş haddini aşağı indirsinler, primini dolduran kişi emekli olsun. Bunu gerçekleştirdiklerinde hiç kimse keyfi istirahat kullanmaz, kullanmak da istemez.
20 yaşında işe başlıyorsun ama 65 yaşında emeli olabiliyorsun. Hele bizim sektörde, madende, demirçelikte, otomotivde çalışmak 45-50 yaşına kadar verimli oluyor. Bu yaşlardan sonra aynı verimliliği bulamazsın. Biz insanız, makine, robot vs. değiliz. Üstelik bizim işimiz masabaşı iş değil, biz bedenimizle çalışıyoruz. 65 yaşına gelmiş bir öğretmenle biz bir değiliz, bunun anlaşılması gerekiyor. Yanlış bir kıyaslamayla haksız, adaletsiz bir yasa çıkarılıyor. Üstelik prim gün sayısı doldursan bile ne maaş bağlanıyor ne sağlıktan yararlanabiliyorsun. Yaşını doldurana kadar devlet bizim paramızı bizim sırtımızdan kullanıyor.