Metal grevi sırasında Ejot Tezmak’ta işyeri temsilciliği yapmış eski bir temsilci anlatıyor
Alınteri: Merhaba, metal grevi sırasında Ejot Tezmak’ta sendikanın işyeri temsilcisiydiniz. Grev sırasında BMİS yönetiminin tutumu hakkında bilgi verebilir misiniz. Greve bakış açısı, grev yasaklandığında ki tavrı ve iç tartışmaları anlatabilir misiniz?
Temsilci: Aslında süreci gerilerden ele almak daha doğru olur. Öncelikle Mehmet Beşeli’nin durumundan başlayayım isterseniz. Ejot yaklaşık 30 yıldır sendikal örgütlülüğün olduğu bir fabrika. İki dönem öncesi MESS’e üye oldu. İlk üye olduğu dönem Ejot fabrikası grubun dışında olduğu için MESS’le münferit olarak masaya oturduk. MESS ile ilk tanışmamız grup sözleşmesi imzalandıktan sonra, geçtiğimiz dönem oldu. Ondan önceki dönem olmadı. 2010’da grev yaşandı, grev sonrasındaki dönem MESS’LE birebir masaya oturup sözleşme yaptık. MESS’in genel sekreteri yeni değişmişti, yıllardan beri olan sözleşmesi bitmiş yerine KOÇ grubunun avukatlığını yapan zat gelmişti. Masada toplu sözleşme sürecinin başından sonuna kadar aynı işverenle sözleşmeyi yapar gibi biz, Ejot fabrikası özelinde MESS ile münferit sözleşme yaptık. Sözleşme için taslak hazırlanması öncesindeki toplantılar da dahil bütün toplantılara BMİS’İ temsilen Mehmet Beşeli girdi. Kendisiyle Ejot fabrikasında 9 yıl birlikte çalıştım. 7 yılda temsilcilik ve çeşitli kadrolarında yer aldım. Mehmet Beşeli hocayı tanıyorum ancak, sözleşme uzmanlığı ve sendikada MESS karşısında temsil etme durumunda ilk defa yaşayarak gördüm.
Biz, grev olan dönemden önceki dönem yani grevsiz sözleşmenin imzalandığı dönem masada Mehmet Beşeli birebir MESS bürokratlarıyla hatta MESS’in genel sekreteriyle, avukatlarıyla, üst düzey yöneticileriyle, toplu sözleşme dairesiyle nasıl bir mücadele içinde olduğunu görüyorduk. Bırakın Ejot’un sözleşmesini, grupta imzalanan sözleşme, ondan sonraki sözleşme, 2010 yılının 30 yıl sonraki ilk grevin muhasebesi, sonraki dönemin çatışması ve bir sonraki dönemin tartışmalarını masada birebir MESS yönetiminde yaşayarak gördük. Bu tartışmaların yanında bizim sözleşme güdük kalıyordu.
Sonraki dönemde 2010’dan önce greve çıkılsın mı çıkılmasın mı tartışmaları Kemal Türkler Tesisleri’nde yapılmıştı ve ‘greve çıkılmasın sözleşme imzalansın’ kararı alınmıştı. Grubun içinde olmasak da işveren MESS’e üye olduğu için bütün toplantılara Ejot Fabrikası olarak TİS sürecinin içerisindeydik. Bu süreç içinde genel merkezin tutumunu, Genel Merkez heyetinin başında Mehmet Beşeli’nin o dönem greve çıkılsın mı çıkılmasın mı tartışmalarındaki tutumlarını ve grev süreci dönemdeki Adnan Serdaroğlu başkanlığındaki merkez yönetimin ve altındaki uzman kadrolarının tutumunu da biliyoruz.
2010 yılında, 27 yıl sonra ilk kez çıkılan grevde merkez yönetimin grup toplu sözleşmesinin masada müzakereyle değil de sokakta mücadeleyle çözülmesi noktasında bir tutumu yoktu. Tabanın zorlamasıyla, tabanın baskısı ve kararlılığıyla grev kararı alındı, 2010’da uygulandı ve bir eşik aşılmış oldu. 2012 sözleşmesinde ise MESS münferit imzalı sözleşmede bile daha üzerinde bir nizamla karşımıza geldi. Bir önceki dönem yaşadığı sıkıntıları tekrar yaşamak istemediği için ekonomik olarak iyi bir sözleşmeyle karşımıza çıktı. Maalesef bu dönemde BMİS’in yönelimleri ve sendikadan beklentileri sadece ekonomik temelde olduğu için o dönem kabul gördü. 2012 sözleşmesi sendikanın bütün kadrolarında, işçilerin greve çıkmadan imzalanması istemleri söz konusuydu. Fakat 2014’de böyle gelişmedi. 2014-2016 toplu sözleşme dönemlerinde ciddi bir öfke birikmişliği ve grev iradesi sürecin başından beri vardı. Bir önceki dönemde gözlemlediğimiz genel merkez yönetiminin grev karşısındaki tutumuyla, 2010-2012’deki tutumunu karşılaştırdığımızda bambaşka bir hava olduğunu görüyorduk. Bu dönem hiç beklemediğimiz şekilde bir davranış tarzıyla karşılaştık. Bizim grev istemimizi engelleyici, bu dönem greve çıkılmamasının doğru olmayacağı şeklinde bir tutumla karşılaştık. Greve çıkmak düşüncesinde olan arkadaşlarla, işyerleri temsilcileriyle en sert tartışmaları Mehmet Beşeli yaptı. Biz şuna anlam veremiyorduk, neden greve engel olarak duruyordu. Sözleşmenin masada bitmesi taraftarıydı. Bazı şeylerin zamanında, yerinde konuşulmadığı için biz bunu o dönem idrak edemedik. Genel merkez yönetiminin özellikle Adnan Serdaroğlu genel başkanın 2015 yılı sonunda yapılacak olan Merkez Kongresi için nasıl bir çalışma, nasıl bir hazırlık içinde olduğunu biz anlayamadık. Bugün geldiğimiz noktada bunların çözümlemesini yapabiliyoruz, genel merkez yönetiminin gerek MESS, gerekse hükümetle kongre döneminde Adnan Serdaroğlu’nun başında olduğu oyunun taşlarını, kurallarını kendine göre şekillendireceği yeni kadrosuyla devam edeceğini, kongre dönemlerinde alacağı yolun planları aslında grev süreci üzerine planlanmıştı. Ancak biz bunun farkında olamadık. Bizim önümüzde Genel merkez yönetiminin, özellikle Adnan Serdaroğlu’nun net engelleyici tavrı olmaksızın, hafiften okşama, komitelerin iradesi, işçilerin iradesi gibi süslü ve alışık olmadığımız, daha öncelerinde hep telkinlerde bulunan, grev ve direnişler sonucunda yaşayabileceğimiz olumsuzlukları anlatıp grev taraftarı olmadığını beyan eden genel başkan gitmiş “Bu örgüt gerektiğinde her türlü mücadeleyi yapacak, her türlü bedeli ödeyecek” diyen bir başkan gelmişti.

MESS ile oturumlar yeni başlamıştı. İki ya da üç toplantı yapılmıştı, Sapanca’da yeni satın alınan tesislerde bir eğitim vardı, ben de temsilci olarak katılmıştım. Genel başkan da kapanış toplantısına katıldı. Bütün işçi arkadaşların, temsilcilerin, Sosyal-İş’ten, Genel-İş’ten temsilcilerin katıldığı bir değerlendirme toplantısı yapılmıştı. Orada toplu sözleşmeler yeni başladığı için biraz da görüşmelerden bahsetti. Greve çıkacağımız kesin değildi, MESS”in karşımıza ne getireceğini bilmiyorduk, 3 yıllık dayatması yoktu, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, sosyal şartlarımıza saldırları açıklanmamıştı… Ben o gün şunu sormuştum: “Başkanım AKP Hükümeti bu ülkede anayasal hak olan grevi kullanılmasını birçok argümanla engelledi, grevi başlatan sendikaları terbiye etti. Türk Hava Yolları’nda grevi yasaklayarak, sendikaların yönetimini değiştirerek, Çaykur, Cam fabrikalarının grevlerini engelleyerek terbiye etmiştir. BMİS, Kemal Türkler’den, Maden-İş geleneklerinden bahsediyoruz ya biz greve çıktığımızda, bu kadar grev ertelenmişken, grev ertelemelerinin hepsinde sendika yönetimleri tarafından farklı açıklamalar yapılırken, tezgah başlarına dönüp sürecin yasal akışa bırakıldığı da bir gerçektir. Sizin genel merkez yönetimi olarak düşünceniz nedir? Buna ilişkin bir hazırlığınız, bir çalışmanız var mı? Şahsi olarak da sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?”
Hiç hoşuna gitmeyen surat ifadesiyle cevap vermişti: “Biz diğer sendikalara benzemeyiz, bizim grevimizi erteleyen hükümete dünyayı dar ederiz!” Grev yasaklanırsa diğer sendikalar gibi pasifize olmayacağımızı, mücadele edeceğimizi, yasal sürecin akışına asla bırakılmayacağını, bizlerin 15-16 Haziran’ları yarattığımızı, Kavel direnişiyle bu ülkede yasal grev hakkı yokken grev yapan bir örgütün üyeliğinden geldiğimizi ve yasal grevimizi sermayenin hükümetinin iki dudağının arasında yok edilemeyeceğini söyledi. Biz bunları ne kadar inanmayarak söylediğini, metal grevimizin hükümet tarafından iptal edildiğinde yaşayarak görmüş olduk.
Alınteri: Siz bütün bu konuşmalara gerçekten inanmış mıydınız?
Temsilci: Tabii ki inanmadım. Ancak inanmamakla birlikte bu denli bir işbirliği içerisinde olduğunuda düşünmüyordum. Şunu da biliyorduk, ben daha dün temsilci olmuş biri değildim. Örgüte yeni değildim, birçok dönemi gördüm. Temsilcilik seçimlerine, şube kongrelerinde, hatta fabrikalarda temsilcilerin yapılamasında, şubelerin nasıl yapılandığını Genel Merkez ve Genel Merkez yöneticileriyle hareket eden insanların nasıl bir sendika, nasıl bir yönetici anlayışı içinde olduklarını çok iyi biliyordum.
Ama metal işçisine doğrudan ihanet edip, MESS’le masada, hükümet ile birlikte bu grevin ertelenmesi için -sendikamızın olumlu görüş bildireceği kadar bir alçaklık ve namussuzluk beklemiyorduk, Adnan Serdaroğlu’na da bunu yakıştırmıyorduk. Biz şuna inanıyorduk, sendikanın yönetimi daha önce grevin önünde set olamayacağını gördüğü için grev kararı alarak çıktı. ‘İşçinin grev varsa, iradesi varsa ben neden karşıma alayım, grev kararı varsa ben bunun önünde set olmam sonucuna hep beraber mücadele ederek, ama olumlu, olumsuz, kazanımlı kazanımsız gerekirse bedel ödeyerek karşılarız birlikte katlanırız’ politikasına geçtiğini düşünüyor diyorduk. Perde arkasında kongre hesapları yapıldığını, MESS’le, MESS aracılığıyla hükümetle anlaştığını bilmiyorduk. Hepsini genel merkez yönetiminin son birkaç ay içerisinde önceden kongre planları olduğunu grev sürecinde ve son birkaç ay içinde yaşananlarla birlikte anlamış olduk. Genel Merkezin hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan, kendi karşılarında, onların yanlışlarını eleştiren, sorgulayan insanların olmasını istemiyorlar. Söze geldiği zaman eleştiriye sonuna kadar açık gibi gösteren yöneticiler uygulamaya geldiği zaman farklı davranıyorlardı.
Bundan 9 yıl önce bizim şube yöneticimiz görevden aldılar ve şubeyi kapattılar. Yetkileri olmadan yaptılar bunu. Kongre kararı olmadan şube kapatılamaz, ama açılabilir. Ben o zaman temsilci değildim. 5 aylık bir işçiydim. Şubenin kapatılmasına karşı biz o zaman direniş örgütlemiştik. Ve genel başkan beni ve fabrikadan üç temsilciyle birlikte genel merkeze çağırdı. O gün bana şunları söylemişti. “Kırmızı konuşup sarı iş yapan adamlar var, bunların başında da Bayram Meral geliyor” demişti. Biz bu dönemin sonunda şunu gördük. Kıpkırmızı konuşup da kendisinin de sapsarı iş yaptığını anladık. Bugün ortaya çıkan resim de maskenin düştüğü ve kelin göründüğünün kanıtıdır. İşçileri kandırmakta çok iyi bir hatip olan Serdaroğlu’nun yaptığı pislikler, alçaklıklar gözler önüne serilmiştir. Bu yönetimin metal işçisine verebileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Mehmet Beşeli’nin yaşadığı sürecin sonunda geldiği nokta Beşeli ile başlayan bir süreç değildir. Bir yıl öncesinde Hasan Aslan’dan başlayan, merkezde proje de çalışan Sibel diye bir kadın arkadaş, Ayşegül arkadaş çeşitli mobinglerle işten çıkarıldı, daha sonra Ergin arkadaş işten çıkarıldı ve en son Mehmet Beşeli işten çıkarıldı. Genel Merkezde bir şeylerin yanlış olduğunu düşünen, yanlış gittiğini düşünen, merkez yönetime biat etmeyen, onların istediği gibi davranmayan tüm kadroları tasfiye edip yeni bir kadrolaşma yapılıyor genel kuruldan sonra birlikte yürüyecekler, hiçbir şeye ses çıkarılmayacak ve Serdaroğlu tek başına her şeye hakim olacak. Erdoğan’ın tek adam, tek başkanlığın sendikal versiyonu Adnan Serdaroğlu’dur.
Mehmet Beşeli Serdaroğlu’nun tek adamlık için yaptığı operasyonunun son ayağıydı. Mehmet Beşeli için de şunları söylemek istiyorum. Mehmet Beşeli’nin de sorgulanması gereken yanları var. Bildiği şeyleri bizimle zamanında paylaşsaydı, biz bunları bilseydik, merkez yönetimin açıklanamayacak durumlar içinde olduğunu bilseydik. Şube kongrelerinde de şube başkanlarına farklı yansırdı. Merkez kongresinde de şu an kendiyle birlikte hareket eden şubeleri yanına alamamış olurdu ve bedelini ağır bir şekilde öderdi. Mehmet Beşeli sıra kendisine gelene kadar susmamalıydı. Zamanında bir şeyler açığa çıkmaz, konuşulmazsa çok geç kalınmış oluyor. Ama şu anlama da gelmemeli sadece işten atılan bir işçinin yönetime attığı bir çamur olarak değerlendirip bunların üzerine gidilmemesi olamaz. Bunların üzerine gidilmeli, başta denetleme kurulu üyelerinin ekonomik yolsuzluk iddiaları var. Bunlar açığa çıkarılıp üzerine gidilmeli ve metal işçisi bunun hesabını sormalı. Ama maalesef ki çok geç kalındı bütün şubelerin yüzde 70’ini ele geçirip kadrolaşmasını tamamlamış olan bir yapıdan hesap sormak bir o kadar da zorlaşmış durumda. Zamanında Mehmet Beşeli bunları açığa atıp, konuşmuş olsaydı, kongreye bile kalmadan olağanüstü kongre toplanıp bunun hesabı sorulabilir ve bedeli ödetilirdi.
Alınteri: Mehmet Beşeli bugüne kadar bekleyip sıra kendisinin işten atılmasına geldiğinde konuşması, 15 bin metal işçisi grevdeyken ağzını bile açmaması, grev yasaklandığında bile susmuş olması, mahkum edilmesi gereken şeyler. O zaman konuşmadı diye sonsuza kadar susmasını beklemek doğru mu, elbette değil. Ama sadece şimdi konuşmaya başlaması koltuğu gittikten sonra deyim yerindeyse kirli çamaşırları dökmeye kalkması kendi koltuğunun elinden alınmasına kızgınlığından değil mi? Hiçbiri işçileri düşünmemiş aslında. Ortaya böyle bir sonuç çıkıyor. Metal direnişi sırasında oynanan oyunlara karşı sessiz kalarak işçi sınıfına, onun mücadelesine en büyük zararı vermiştir. Çünkü zamanında konuşmuş olsaydı işçiler de sendikacıların o bürokratik, işbirlikçi yüzünü görebilirler ve kendi iradelerini sendikaya dayatabilirlerdi.

Temsilci: Bir genel sekreterin oynanan oyunlardan bilgisi olmaması mümkün değil. Çünkü yapılan bütün toplantılara katılıyor ve bütün diyaloglardan bilgisi vardı. Bu anlamda bugüne kadar susmuş olması asla affedilir bir şey değil. Bu gün bakıyoruz Selçuk Göktaş’ın “Artık ben yokum” deyip kenara çekilmesi ve Mehmet Beşeli’nin açıklamalarından sonra bile hiçbir şey söylememesi, açıklama yapmaması da sorgulanması, eleştirilmesi gereken noktalardan biri. Selcuk Göktaş Bursa bölgesinden gelen bir yönetici; ister kazansın ister kaybetsin ama bugünkü ortaya çıkan genel kurulda, basında, kamuoyunda bu gerçekleri gözler önüne sermeliler ve metal işçisinin tabanına duyuracak bir hareketin içinde olmalıydılar. Bunun öncülüğünü yapmalıydılar. Kaçmak yerine bunu yapmaları gerekiyordu.
Biz Ejot Tezmak’ta hükümet grevi yasakladığında 3 gün işgal eylemi yaptık. İçeri girdiğimizde 7 gün şalteri açmadık. Biz bunu kendi kafamızdan yapmadık. Sendikanın TİS kurullarında aldığımız bir karardı. Ama ne yazık ki sendika kendi TİS kurullarında alınmış bir kararın yanında durmadı. Grev yasaklandığında buna boyun eğmeyeceğimizi merkez TİS toplantılarında karara bağlamıştık. Bundan Serdaroğlu’nun da bilgisi vardı. Sendikanın bütün kurallarının aldığı kararı genel merkez uygulamayarak, temsilcilere baskı yaparak, temsilcilere yapılan baskının yetersiz olduğu bölgelerde bizzat kendileri giderek grev çadırlarını sökerek işbaşı yapmaları noktasında işçilere baskı uygulamaları aslında nasıl bir oyunun içinde olduklarını ortaya koydu. Ejot Tezmak’ta ise baskıları sökmeyince yanımıza sadece bir kez geldiler. Bizimle onur duyduklarını, gururlandıklarını ve takdir ettiklerini söylediler ama bizim de diğer fabrikalar gibi işbaşı yapmamız gerektiğini de ifade ettiler. Daha sonra bizim gibi genel merkezin aldığı karara uymayan fabrikalar dışarıdan bazı örgütlerin etkisi altında kalarak böyle davranış gösterildiği beyan edilerek bizleri resmen dışladılar. BMİS’in şu anki gidişatı ikinci Türk-Metal’in doğuşunu andırıyor.
Alınteri: Son olarak söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Temsilci: Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu dönemki grevde müthiş bir kararlılık vardı. Bu sürecin başarısızlıkla, bu şekilde sindirilerek sönümlendirilmesi metal işçisinin tarihine altın harflerle yazılacak bir ihanettir. Bunun bedelini bu yönetim er ya da geç ödeyecektir.
Ayrıca şunu söylemek istiyorum. Yapılan ihanetler sendikaların ihanetleri değil sendikacıların ve yöneticilerin ihanetleridir. Sendikalar işçilerin örgütleridir, bu örgütler işçilerindir. İşçiler bunu bilmeliler. İşçiler sendikadaki yöneticileri güvendikleri iş arkadaşlarından, kendi içlerinden seçmelidirler, ihanet edenleri de alaşağı etmeliler. Sendikaların eski tüzükleri, proğramları yöneticileri istenildiği şekilde hazırlanmalı, işçiyi temsil etmeyen yönetici koltuğunda rahat oturamamalı. Bir de şunun altını çizmek istiyorum. Sendikacılara küsüp, kırılıp, asla sermayeden yana tavır almasın işçiler. Çünkü kapitalizm yerle bir olmadığı sürece emek sermaye çelişkisi bitmeyecektir. Bugün TM üyesi metal işçileri yılların birikmiş öfkesiyle TM’ye nasıl dersini verdiler. Yarın bir gün BMİS’ten de bunun hesabı çok sürmez sorulur.
Son olarak bir özeleştiri yapmak istiyorum. Grevden sonra fabrikadan ayrılıp işi bıraktım. Eğer işi bırakmasaydım en azından işçi sınıfına daha fazla mücadele etmelerinde faydalı olurdum. Maddi olarak ya da kendi adıma pişman değilim ama mücadeleden uzak kalıyorum. Bu anlamda ben de suçluyum aslında bunu da ifade etmek istedim.