ABD seçimlerinin verdiği mesaj

Dünyanın hala en etkin emperyalist gücü olduğu için ABD’de kimin başkan seçileceği haliyle dünyayı da ilgilendiriyor

DÜNYA
Pazar, 21 Şubat 2016 (10 yıl 6 ay önce)

Amerika, önümüzdeki 8 Kasım’da yeni başkanını seçecek. Hala dünyanın en etkin emperyalist gücü olduğu için ABD’de kimin başkan seçileceği haliyle dünyayı da ilgilendiriyor.



 



Gerçi bu, ABD başkanının göründüğü kadar etkili ve yetkili biri olduğu anlamına gelmiyor. O da sonuçta bir sistemin parçası. Vitrindeki yeri ne kadar parlak olursa olsun, tayin edici kararların tezgahın arka tarafında, ABD emperyalizminin çelik çekirdeğini oluşturan dev tekeller, para babaları, askeri-sınai kompleks tarafından alındığı bir mekanizmanın bir dişlisi hatta vidası.



 



O yüzden zaten Reagan ya da Bush gibi çapsız moronlar dahi bu ülkede pekala ‘başkan’ olabilirler. Ya da liberal ahmakların “dünyayı alt üst etmesini” umdukları Obama’nın gücü ve karizması, Guantanamo’daki işkence üssünü bile kapatmaya yetmez.



 



ABD’ye başkan olmak nasıl ki Wall Street’in para babalarının, özellikle de silah ve petrol tekellerinin çıkar ve beklentilerinin, Pentagon, CIA ve FBI bürokrasinin izin verdiği sınırlar içinde bir “iktidar” anlamına geliyorsa; başkanlık yarışı da, farklı fikir ve programların tartışılmasından çok “Amerikan budalalığını” peşine takmak için milyarlarca doların akıtıldığı show ve demagoji kampanyaları anlamına gelir.



 



Önümüzdeki başkanlık seçiminin öncekilerden bu yönüyle bir farkı yok. Yalnız bu kez özellikle aday adaylarının kimlikleriyle şu ana kadar yapılan ön seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar bakımından ‘ilginç’ bir tablo var.



 



Cumhuriyetçi Parti’nin aday adayları, birbirleriyle adeta gericilik ve cehalet yarışına çıkmış kütüklerden oluşuyor. Hele içlerinde bir Donald Trump var ki, insana, “Allah düşmanımın başına vermesin” dedirtecek cinsten. Aslında tipik bir “Amerikalı”.



 



Bu adam, emlak spekülatörü bir dolar milyarderi. Paris’in yerini ve Fransa’nın başkenti olduğunu bilmeyecek kadar dünyadan habersiz bir zır cahil.



 



“Müslümanları Amerika’ya sokmayalım, olanları da atalım” diyebilecek kadar gözüdönmüş bir ırkçı. Aynı ölçüde azgın bir göçmen ve kadın düşmanı. “Amerika’nın düşmanı” olarak gördüklerinin tepesine bir nükleer bomba atarak işlerini bitirmeyi savunacak manyaklıkta bir emperyalist saldırgan. Ve bu herif şu an Cumhuriyetçi Parti’nin aday adayları içinde en popüler olanı ve önde gideni.



 





 



Demokratların aday adayları içinde ise iki isim önde. Biri Hilary Clinton. Clinton hanedanının ikinci temsilcisi. “ABD’nin ilk kadın başkanı” olmayı kafasına koymuş oportünist bir hırs küpü.



 



İkinci popüler isim ise, Bernie Sanders. 3-5 ay öncesine kadar Amerika içinde bile fazla tanınmayan ve başlangıçta kimsenin şans vermediği bir senatör. Sanders kendini, “sistemdeki çürümeye, özellikle de Wall Street egemenliğine savaş açmış bir sosyalist” olarak tanımlıyor. Farkı ve özgünlüğü de burada. Sanders’i “sosyalist” olarak görmek en başta sosyalizme hakaret olur ama “komünizm düşmanlığı” adeta genlerine işlemiş tutucu ötesi bir toplumda onun “sosyalist” olarak ortaya çıkıp bu kadar destek kazanması gerçekten ‘ilginç’ ve şaşırtıcı.



 



Hem Trump’ın hem de Sanders’ın bütün “aykırı” özelliklerine rağmen bu kadar destek görüp yerleşik kalıp ve sınırları zorlamaları, aslında dünyanın başka yörelerinde de başka biçimlerde karşımıza çıkan genel bir akımın ABD’deki tezahürü. Bunun temelinde, sistemin geleneksel kurum ve işleyişine, en başta da neoliberalizmin hepsini birbirine benzetip aynı tornadan çıkmışçasına düzleştirdiği düzen partilerine duyulan tepki ve bıkkınlık yatıyor.



 



Bu yüzden neredeyse bütün kapitalist toplumlarda genel bir arayış var. Burjuva siyaset biliminin “uçlara yönelmek” olarak tanımladığı bir yönelimi de beraberinde getiriyor bu arayış. Bu değişim talebine kim, ne kadar yanıt oluşturabilirse rüzgar onun yelkenlerini şişiriyor. Nasıl sorusuna, yani içeriğe fazla bakmıyor bu arayış. Geniş kesimlere güven ve heyecan veren sosyalist ya da devrimci demokratik bir alternatifin yokluğu ya da zayıflığı koşullarında pekala ırkçı faşist parti ve örgütlere yönelip Trump gibi soytarıların peşine takılabiliyor.



 



Onun için, bunun beraberinde getirdiği tehlikelerin önünün alınması isteniyorsa şayet, sadece durumu ve nedenleri tespit ve eleştirmekle yetinmeyip tutarlı olduğu kadar da kitlelere umut ve heyecan verecek ciddi sosyalist alternatiflerin yaratılmasına yoğunlaşmak gerekir. İskandinav ülkeleri, Fransa, Almanya ya da farklı bir kategori olarak Yunanistan ve İspanya örneklerinden sonra şimdi de ABD seçimlerinde karşımıza çıkan tablonun verdiği mesaj öncelikle buradan okunmalı.



 



[Alınteri'nin 15 Şubat 2016 tarihli 19. sayısında yayınlanmıştır]