Geri bilince yaranmaya çalışmak

Burjuva ideolojisi bugün işçi sınıfı içinde özellikle iki biçimiyle çok etkin: Dinci gericilik ve şoven milliyetçilik...

İŞÇİ SINIFI
Salı, 1 Mart 2016 (10 yıl 7 ay önce)

Türkiye işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi, sendikal sınırlar içinde dahi çok geri.



 



Burjuvazinin özelleştirme saldırılarına karşı savunma refleksiyle girişilen TEKEL Direnişi gibi kendiliğinden siyasal anlam kazanan kimi istisnaları saymazsak sınıfın siyasal bilinç ve eylemlilik düzeyi bunun da gerisinde.



 



Günümüzde sınıfın ezici bir çoğunluğunu 15-35 yaş arası kuşak oluşturuyor. Sınıfın yapısında, sınıf içi ilişkilerde ve sınıf mücadelesinin koşullarında büyük değişikliklere neden olan neoliberalizm koşullarında adeta yeni bir kalıba dökülmüş olmanın yanında 12 Eylül yenilgisini izleyen yıllarda şekillenmiş olan bu kuşağın bazı yönlerden henüz tam anlamıyla ‘işçileştiği’ bile söylenemez. Bırakalım işçi sınıfının öz çıkarları doğrultusunda siyasal bir eyleme katılmış, siyasal bir örgütle dirsek teması kurmuş olmayı, bu kuşağın çoğunluğu “sendika” ve “grev” sözcüklerine bile yabancıdır.



 



Bu gerilik elbetteki onların kusuru değildir. Diğer yandan, sadece geride bıraktığımız yıllardaki nesnel koşulların elverişsizliği gibi bir bahaneyle de açıklanamaz. “Sınıfın komünist öncüsü” oldukları iddiasıyla ortalıkta boy gösteren kimileri, sol’un toplamının sınıfla olan ilişkilerindeki cılızlık ve etkisizliği en başta bu nesnelliğe bağlamaktadır.



 



Aslında bu tezin kendisi, pespaye bir ‘kuyrukçuluğun’ itirafıdır ve sınıfın siyasal bilinç ve örgütlülüğünün hala neden bu kadar geri olduğunun belirleyici öznel nedenlerinden birini –hatta birincisini- ele vermektedir.



 



Sosyalist-devrimci hareketin genelinin sınıfla olan bağlarının zayıflığını sınıf hareketinin düzeyinin geriliğine bağlamak, öncü ile artçı (kitle) arasındaki ilişkiyi tersyüz etmektir. Eğer ‘öncü’nün sınıf üzerindeki etkinliğinin düzeyi sınıfın kendiliğinden hareketinin düzeyine bağımlı ise o zaman bu nasıl bir ‘öncü’lüktür ya da sınıfın böyle bir ‘öncü’ye ne ihtiyacı vardır?..



 



Sözünü ettiğimiz kuyrukçuluk, kendini, sınıf hareketi üzerinde etkili olma, sınıf içinde güç toplama çabaları sırasında da bu kez farklı biçimlere bürünmüş olarak gösterir. Biçim ve söylem değişse dahi bunların hepsinin özünü, kendini sınıfın en geri duygu ve beklentilerine uyarlayarak onlara şirin görünme, bu sayede ilişki kurup sürdürme oluşturur.



 



İzlenen yolun burjuva politikacılığına has oportünist karakteri yanında “kimin kimi örgütlediği”, “kimin kimi kendine benzettiği” sorusu çıkar burada karşımıza. Sorunun yanıtı açıktır aslında: Bu temelde kurulan bir ilişkide, ilişki kurulan ‘kitle’ daha önce bulunduğu noktadan ileriye doğru çekilmemiş, güya onları etkileyip kendi çizgisine yaklaştırdığı yanılsaması içinde olan ‘öncü’ kitleselleşeyim derken ‘kitleleşmiş’tir.



 



Sonuç olarak, işçileri, işçi sınıfının dünya görüşü ve bağımsız sınıf çizgisi temelinde örgütlemek değildir bu. Tersine, kendini geri bilince uyarlayarak ‘güç olmaya’ çalışmaktır bunun adı.



 



Ancak bu yol, tutarlı ve samimi bir devrimci örgütlenmeye güç katmaktan çok güçsüzleştirir. Nitekim Türkiye sendikal ve siyasal hareketinin tarihi, bu kuyrukçu yolu seçtiği için zamanla kendisi olmaktan dahi çıkan nice siyasal bozulma ve yozlaşma örneğine tanıktır.



 



Geçtiğimiz günlerde bu kuyrukçuluğun kendini kustuğu kimi yeni örneklerle karşılaştık.



 



Bunların en göze batanı DİSK Genel Kurulu’nda yaşandı. DİSK’teki fiili bölünmenin artık su yüzüne vurduğu bu genel kurul sırasında, aralarında anlamlı bir özsel fark olmayan sendika bürokratlarından salonu terk eden takımın asıl karın ağrılarından biri Kürt sorunuydu.



 



Bunların sözcüsü olarak kürsüye çıkan Birleşik Metal-İş Kocaeli şube başkanı, “işyerlerinde DİSK’i savunmak durumunda kalıyoruz, tabanda her türlü düşünceye sahip işçiler var ama DİSK yönetimi işçilerin hassasiyetlerini gözetmiyor, DİSK’in bütün siyasi partilere eşit mesafede olması gerekirken o (HDP’yi kastederek) tabanın tepki duyduğu bir partiye yakınlık gösteriyor” derken aslında sınıf içinde yaygın olan Kürt düşmanlığının neden dikkate alınmadığını sorguluyordu.



 



BMİS’e hakim olan sendikal anlayışın “tabanın hassasiyetlerine” ne kadar duyarlı olduğunu, kimi şube yöneticileri ve fabrika temsilcilerinin, Kürt düşmanlığının şaha kalktığı günlerde HDP binalarının basılması sırasında sergiledikleri pratikten de biliyoruz zaten.



 



Sınıf içinde etkin olan şoven “milli hassasiyetlere” saygının başka biçimlerini de görür olduk son günlerde. Kendini herkesten çok “sınıf devrimcisi” gören ve kimseleri beğenmeyen bir çevre, düzenlediği kongre ve etkinliklerde kürsünün arkasına pabuç gibi Türk bayrağı asar oldu. “Her ne kadar kurucularının bile terkedip gittiği bir tabela sendikası olsa da ‘sınıf sendikası’ olduğunu iddia eden bir sendikanın genel kurulunda Türk bayrağı asmak da nereden çıktı” diye düşünürken, birincisinden de keskin sosyalist nutukların atıldığı bir “Emekçi Kadın Kurultayı” kürsüsü gördük ki, bu kez Türk bayrağı da kesmemiş olmalı ki kürsünün diğer tarafında da bir Atatürk portresi boy gösteriyordu.



 



Ne de olsa “sınıfın hassasiyetleri”... İçlerinde ulusalcı Kemalistler de var tabii. Dikkate almamak olmaz!!! (Gerçi o portre kiralanan salonun demirbaşlarından olabilir. Ama öyle bir etkinlikte salonda yer alan simgelerin ideolojik işlev ve öneminin farkında olan bir duyarlılık, istedikten sonra onu bir biçimde kapatıp perdelemenin yolunu bulur).



 



Burjuva ideolojisi bugün işçi sınıfı içinde özellikle iki biçimiyle çok etkin: Bunlardan birincisi dinci gericilik, diğeri ise bugün özellikle Kürt düşmanlığı biçiminde tezahür eden şoven milliyetçilik.



 



Bunlardan özellikle şoven milliyetçilik, diğerini -ve örneğin Kemalist ulusalcılığı da- içine alıp peşinden sürükleyecek kadar baskın. Dolayısıyla mızrağın sivri ucunun yöneltilmesi gereken hedefi oluşturuyor.



 



Sınıfı burjuvazinin ideolojik-siyasi hegemonyasından kurtarıp kendi sınıf çizgisinde bilinçlendirmek ve örgütlemek niyet ve amacında olan devrimci bir güç, özellikle bu ikisine karşı ilkeli bir tutum içinde olmalı, akıllı ve sistematik bir savaşım yürütmeli.



 



Bu savaşım, her şeyi bir kenara bırakıp dinci gericilik ve şoven milliyetçiliğe yalın kılıç bir savaş açmak anlamına gelmiyor elbette. Sınıfın geniş kitlelerini öncelikle emek-sermaye çelişkisi temelinde mücadeleye çekmek esas alınmalı. Kavganın eğiticiliğine güvenilmeli. Yalnız bu noktada da kendiliğindenliğe terkedilmemesi gereken ideolojik savaşımın bu zeminde yürütülürse daha etkili ve sonuç alıcı olacağı unutulmamalı.



 



Fakat bu genel doğrular akılda tutulurken, daha doğrusu onların arkasına saklanılarak sınıf içinde etkin gerici-şoven şartlanma ve önyargılara prim veren, onlarla savaşımı ‘merkezileştirmeme’ adına onlarla uzlaşmanın da ötesine geçen kuyrukçuluktan da uzak durulmalı.



 



Alınteri olarak kendi pratiğimizden de biliyoruz, bunun bedeli bazen, uzun zaman ve emek sonucu kurulmuş kimi ilişkilerin yitirilmesi olabiliyor. Ancak sınıfı kendi bağımsız çizgisi temelinde eğitip örgütlemekten söz eden devrimci bir ‘öncülük’ iddiasındaysak eğer, ilkeli ve tutarlı olmak diye de bir derdimiz varsa şayet bu bedel göze alınmalı.



 



Yoksa, bugünün Türkiyesi’nde, ‘öncü’ bir rol oynamak şurada dursun, devrimciliği bile tartışmalı bir oportünizmle karşı karşıyayız demektir.



 



[Alınteri'nin baskıdaki 1 Mart 2016 tarihli 20. sayısının DSB köşesidir]