İşçi portreleri

Gazetemiz Alınteri'nin bu sayısından başlayarak yeni bir bölüm açıyoruz: İşçi Portreleri...

İŞÇİ SINIFI
Salı, 1 Mart 2016 (10 yıl 7 ay önce)

 



Gazetemiz Alınteri'nin bu sayısından (1 Mart 2016) başlayarak yeni bir bölüm açıyoruz: İşçi Portreleri...



 



Her sayı yer vermeye çalışacağımız bu dizide, değişik işçi eylemlerinde, faaliyet yürüttüğümüz fabrika ve işyerlerinde uzun süre birlikte olduğumuz işçilerin kişilik özellikleriyle birlikte farklı etkenler sonucu yaşadıkları dönüşümün resmini çizmeyi amaçlıyoruz.



 



Türkiye işçi sınıfının son 30-40 yıl içinde çok yönlü köklü bir değişim geçirdiği bilinen bir gerçek. Bu konuda yetersiz de olsa bir dizi bilimsel-akademik araştırma ve çalışma var. Yapacağımız diziyle bir nevi “sözlü tarih” çalışmasına benzer şekilde bu bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu verileri tekil örnekler üzerinden ete kemiğe büründürmeyi amaçlıyoruz.



 



Bu mütevazı çabanın sınıfı doğru dürüst tanımayan ve ona hala uzak olan genç devrimcilerde ilgi ve merak uyandırmasını amaçlıyoruz; öte yandan, sınıfı Marksist klasikler ve romanlardaki kalıplarla düşünmeye (ve fetişleştirmeye devam eden) dogmatik yabancılığın kırılmasına da katkıda bulunmasını diliyoruz.



 



* * *



 



Son yılların en popüler söylemlerden biri de işçi sınıfının kapitalist üretim içinde disipline edilerek özümsendiği, sayısız korkuyla hareketsiz kılındığına dairdir. Toplumsal değişim ve dönüşümün, daha da ötesinde devrimin asıl olarak bu disiplin çemberi dışında kalan enformel kesimlerce gerçekleşebileceği belirtilir bu teorilerde.



 



Hatta kimileri kapitalist üretim organizasyonlarının, sömürü çarkının dışında kalan tüm toplumsal kesimleri bir devrimin esas dinamiği olarak tanımlarlar.



 



Bu akımların sınıf hakkında söylediği pekçok şey bugün açısından esaslı bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.



 



İşçi sınıfı son on yılların neoliberal dönüşüm yasaları içinde kapitalist üretimle daha kölece bir ilişki kurmaya başladı. Sendikal örgütlülüğü bile yok denilecek düzeye indi, örgütsüzleşti… Burjuvazi ve devletinin tüm saldırıları karşısında adeta pelteleşmiş bir duyarsızlığa sürüklendi. Çelişkinin yoğunlaştığı, bıçağın kemiğe dayandığı anlarda yaşanan kıpırdanmalar, kimi zaman dalgaya dönüşen hareketler dışında genel anlamda ‘kendisi için sınıf olmaktan’ hayli uzaklaştı. Uzaklaştığı gibi kapitalist kültürün, tarihsel gericilik birikiminin doğrudan hedefi haline geldi.



 



Bu açılardan bakınca sınıfın bu haliyle tarihin dinamiği olamayacağı açık… Marx’ın da dediği gibi “İşçi sınıfı ya devrimcidir ya hiçbir şey!”. Bu, bu kadar yalın ve nettir.



 



Fakat biz sınıf devrimcileri açısından sınıfın tarihin gerçek lokomotifi olduğu yaklaşımı, onu fetişleştirdiğimiz anlamına gelmediği gibi; yaşadığı yoksulluk, sıkıntı ve çaresizliklerin onu kendiliğinden devrimcileştiremediğini de biliriz. Onun tarihteki devrimci rolü, devrimcileşmesi oranında sözkonusu olur. Onun kapitalist üretime dayalı sömürü sistemini yerle bir edecek gücünün, üretim içindeki kilit konumunun yanı sıra esas olarak bu konumunun farkında olmasına dayandığını biliriz. Bunu bildiğimiz için de işçi sınıfının dönüş(e)mediği bir toplumun da aslında dönüşemeyeceğini asla unutmayız.



 



Son yıllarda yaşanan hemen pekçok direnişte, sınıfın son on yıllarda kazandığı profilin resmini tüm açıklığıyla gördük. TEKEL direnişi, Greif, metal fırtınası… gibi irili ufaklı pekçok direnişte öncüleşen işçilerin birçoğunun tarihsel gericilik birikiminin etkisinde olduklarına, şovenizm başta olmak üzere dini tutuculuğun sınırlarına çarptıkları oranda o reflekslerini harekete geçirdiklerine tanık olduk.



 



Fakat tanıklıklarımız sınıfın bu zincirlerden kurtulmasının yegane yollarından birinin direniş okulları olduğunu açıkça ortaya koyan örneklerle doludur.



 



Komünistlere, devrimcilere, Kürtlere, Alevilere, diğer etnik farklılıklara… yönelik önyargılar, bugün neredeyse sınıfın bütününü etkisi altına alacak kadar güçlü ve yaygındır. Bu gövdeye ulaşmak, onunla bir biçimde iletişim kurmak, onu hayatın içinden temaslarla en azından sorgulama kültürüne yöneltmek zor olsa da kaçınılmazdır. Sınıf devrimcileri bunun için en uygun alanlardan birinin direniş okulları olduğunu bilerek ilişkilenmek zorundadır. Artık toplumsallaşan proletarya dönüşmedikçe, demokrasi kültürünü içselleştirmedikçe bu ülkede de dünyada da gerçek bir dönüşüm mümkün değildir. Cizre’de yüzlerce insan yakılırken “oh olsun” diyen bir proletarya, sadece sınıf kardeşininkini değil kendi mezarını da kazmış olur!



 



Bu nedenle de sınıfın gerçek kurtuluşu toplumsal kurtuluş, esas olarak bulunan her fırsatın doğru temellerde değerlendirilmesine ve bunda bir sürekliliğin sağlanmasına bağlıdır.



 



Böyle bir proletaryaya ulaşmanın yegane adreslerinden biri direnişlerdir dedik. Ekonomik-sosyal haklarının gaspı, işçi kıyımı gibi saldırılar, işçinin kendiliğinden bilincinin emek-sermaye çelişkisi temelinde derinleşmesine uygun bir zemin hazırlar. Bu, direniş içindeki öncü-ilerici güçlerin harekete geçen işçilerle kurdukları içerden ilişkiler ve harcadıkları emeklerle daha somut bir ifade kazanmaya açık bir zemindir.



 



Etnik ve dinsel farklılıkları merkeze koyan ırkçı şoven ideolojilerin etkisinde kalarak sınıfsal varlığını unutan pekçok işçinin, sermayeyle dolaysızca karşılaştığı direniş alanları başta olmak üzere her yerde doğru bir sınıf siyaseti izlendiği oranda nasıl bir dönüşüm yaşadıklarını gözlemledik. TEKEL direnişinde MHP’den ayrılan işçilere, Ülker’de tüm muhafazakarlıklarına rağmen komünistlere kapılarını açanlara, metal fırtınası döneminde MHP etkisindeki pekçok işçinin direniş içinde öne çıkışına tanıklık ettik.



 



Eylem kesitlerinde yaşanan bu dönüşümlerin, ilişkiler süreklileşmedikçe kalıcılaşmadığına da tanık olduk.



 



İşçi sınıfı içinden çıkan bazı dönüşüm örnekleri, kendisini sınıf çıkarlarından uzaklaştıran pekçok ideolojik odakla nasıl bir hesaplaşma içine soktuğunun fotoğrafıdır adeta. Fakat henüz ilk adımlar anlamına gelen bu sorgulamalar, kendileriyle ilişkilenen öncü güçlerin varlığı ve doğru temellerde ilişkilenmeleriyle verdikleri güvenle birleşmediği oranda hızla sönümlenmeye aday bir cılızlıktadır.



 



Burada sorun, sınıfın tüm bölükleriyle nasıl bir ilişki kurulduğu, bu ilişkinin içeriğinin nasıl doldurulduğu, onlara öncüler olarak güvenin hangi tutumlar üzerinden, nasıl verildiğidir. Doğru bir ilişki kurmanın, işçinin sermayeyle bu doğrudan karşılaşması koşullarında işçide nasıl bir dönüşüm yarattığını, doğru bir ilişkinin aslında ne olduğunu, işçinin özünde neyi merkeze koyarak ilişkilendiğini, direniş içinde hangi değerler sistemiyle buluşarak en azından eskiden etkisi altına girdiği ideolojik-siyasal yaklaşımları sorgulamaya giriştiğini açıkça göstermektedir. [SÜRECEK]



 



Direnişin öncesi-sonrası: Bir dönüşüm öyküsü