Bir dönüşüm öyküsü

Askerden sonra fabrika, sermayeyle ilk karşı karşıya geliş...

İŞÇİ SINIFI
Perşembe, 3 Mart 2016 (10 yıl 7 ay önce)

Direnişin öncesi-sonrası: Bir dönüşüm öyküsü



 



Onunla ilk tanışmamız samimi bir gülümsemeyle başladı. Bizden önce giden yoldaşlarımızın direnişle kurdukları istikrarlı ilişki ve harcadıkları samimi emekti onun bizi böylesine samimi bir gülümsemeyle karşılamasının sırrı. Çocuksu bir heyecanla bir köşeye çekilip telefonuyla uğraşan bu işçinin hikayesini dinlediğimizde her defasında biraz daha heyecanlandık.



 



Direnişçi işçilerle sohbet ederken söz dönüp dolaşıp Cizre’ye, Sur’a geldi. Bu konularda yorum yapmayı sevmediği belliydi, o nedenle de söze fazlaca karışmadı. “Aranızda sağcı işçi var mı?” gibi bir soruyu soracak kadar samimi bir havada gerçekleşen sohbet, bir anda onun çarpıcı hikayesini anlatmasıyla devam etti. Hem de yaşamının dönüm noktalarını tüm canlılığıyla yaşıyormuşçasına heyecanla hikayesini anlatmaya başladı. Sorularla birlikte temel kıvrımlarına inerek anlattığı bu hikâye ve dönüşüm süreci oldukça etkileyici ve sarsıcıydı.



 



Kürdistan’da -onun deyimiyle Doğu’da- yapmıştı askerliğini, hem de kirli savaş yıllarında. Böylesine çocuksu bir saflık ve samimiyet taşıyan bir adamın o savaşta neler hissettiğini, etkisinde kaldığı o ideolojik ablukayla bu kişiliğin nasıl bağdaştığını merak ettikçe biz, o anlatmayı sürdürdü. Kendisi aynı zamanda sağ bir partide oldukça ileri bir düzeyde görev de yapmıştı. Bu üçü (kişiliği-savaş ve mensubu olduğu parti) birleşince bu kadar doğal ve doğrudan ilişki kuruyor olmamızın sırrı onun sınıf kimliğini bulmaya adım atmış olmasıydı aslında.



 



Sonra anlattıkları, bizde bıraktığı ilk intibanın yanıltıcı olmadığını hissettirdi. Onun deyimiyle Doğu’da askerlik yaparken yaşadığı, tanık olduğu bir olayı aktardığında yüreğinin bir yerinde taşıdığı emekçi sınıfına ait merhametin, ideolojik ablukalarla sarılmış olsa da insani duyarlılığın izlerini taşıyordu:



 



“Ben ve ailem, Kürtlerin dillerini konuşmalarına, kültürlerini yaşamalarına hiçbir zaman karşıtlık içinde olmadık. Askerdeyken gittiğimiz bir köy evinde kurulan sofraya hizmet eden kadın Türkçe bilmiyordu. O kadının kafasına vurularak ‘bu dili konuşmayacaksın’ şeklinde aşağılanması asla onaylayacağım davranışlar olmadı. Fakat ben bu ülkenin bölünmesine, bayrağın değiştirilmesine hep karşıydım, şimdi de karşıyım” sözleri bizim komünist kimliğimizi biliyor olmasından kaynaklı değildi. Samimi duyguları ve düşünceleriydi bunlar…



 



Kendisine biraz da takılarak “daha aşman gereken kırmızı çizgiler var” diyoruz. Ne düşündüğümüzü bilen bu adam, söylediklerimiz karşısında gerici refleksler göstermeden sadece gülümseyerek “yok yok” diyor.



 



Askerden sonra çalışmaya başlamıştı fabrikada. Mensubu olduğu partiyle ilişkisi, işten atıldığı sürece kadar ileri düzeyde devam etmişti. Fakat tam da bu noktada sorgulamaları başlamış, tanıştığı “solcu” çocukların emeklerine de değer vererek kendi partisiyle ruhsal kopuş sürecine girmişti.



 



O bunları anlatırken, işçi sınıfının kendileriyle sınıfsal sorunları üzerinden ilişkilenen güçlerin samimi çabalarına, emeklerine verdiği değerin aslında tüm ideolojik kimliklerin üstünde bir yerde durduğunu hissediyoruz. Bir sınıfın parçası olduğunu hissettiren direniş süreci içinde tüm sınırlı olanaklarına rağmen yanlarında sadece “solcu çocukların/solcuların” olması, direnişin kazanımla sonuçlanması için samimi bir çaba harcamaları, fakat kendi partisi de dahil burjuva partilerin tüm olanaklarına rağmen değil destek köstek olmaya kalkışmaları bu sorgulamayı derinleştiren somut veriler olmuştu. Onların o bürokratik-kibirli tutumlarıyla bir kez olsun yanlarına uğramamaları, uğrasalar da kısa bir süre oturup, “biz bir de öbür tarafı dinleyelim” diyerek onları işten atanları/atılmalarına vesile olanları ziyaret etmeleri, gerçeği yaşamın aynasında gören bu işçi için sarsıcı da olsa bir kopuşu hızlandırmıştı. “Bizim ideallerimizle bu gerçek uyuşmuyordu” diye özetliyor yaşadığı sarsıntıyı.



 



Direnişin ilerleyen günlerindeyse sorgulama daha da derinleşerek “sol” olarak tanımladığı başka bir partiye üye olmasına sıçramıştı. Bu üyelik için duyduğu heyecansa kocaman gövdesine rağmen o çocuksu haliyle görülmeye değerdi.



 



Kendisine, “peki direnişten sonra ne olacak?” diye sorduğumuzdaysa, “ben bir şeye karar vermişsem geri dönüşü yoktur onun, çünkü zaten düşünüp taşınarak yapmışımdır” diye yanıtlıyor.



 



Direnişle kurduğu duygusal ilişkinin niteliğini merak ediyoruz, buradaki varlığına hangi anlamlar yüklediğine dair bir sorumuz oluyor: “Para, işe dönmek falan değil asıl derdim, ben yarın çocuklarımın benimle gurur duyacağı, anlatacakları bir değer yaratmak istiyorum” gibi etkileyici bir yanıt veriyor.



 



Daha pekçok önemli ayrıntı taşıyan bu çarpıcı hikaye, işçi sınıfının kendisi için sınıf olma sürecine attığı ilk adımın, sermayeyle şu ya da bu şekilde karşı karşıya geldiği andan başlayarak, doğru bir ilişkilenmeyle nasıl bir dönüşüme uğradığının çarpıcı resmidir.

Fakat mesele bu değişim ve dönüşümü derinleştirecek siyasal-sosyal içerikte toplumsal ilişkilerin kalıcılaşmasında!



 



[Alınteri'nin 1 Mart 2016 tarihli 20. sayısından alınmıştır]