İşçi Portreleri -III

'Emeğin iktidar olabilme düşüncesini ilk orada, Netaş'ta tartmıştım"

İŞÇİ SINIFI
Çarşamba, 6 Nisan 2016 (10 yıl 6 ay önce)

'Bir otele beş müdür çok, 1 müdür yeter!'



 




Son 2 sayımızda, sınıfın 1980 sonrası neoliberal birikim politikaları ve yenilgi koşullarında geçirdiği değişimi yansıtmayı amaçlayan “işçi portreleri”ne yer vermeye başladık.





Bu yıllarda şekillenen yeni işçi bölüklerinin gerek neoliberal kapitalist kültür gerekse dinsel ve milliyetçi ideolojilerin etkisiyle nasıl bir kimlik edindiklerini, sonrasında bunların hangi etkenler sonucu nasıl ‘sınıf’ kimliğine dönüştüğünü somut örnekler üzerinden göstermeyi amaçladık…





Bu sayımızda ise bir parça geriye gidiyoruz. 12 Eylül öncesinden başlayan bir dönüşümün, ‘87 bahar eylemleri içinde nasıl bir nitelik kazandığı ve giderek sınıfsal bir içeriğe kavuştuğuna dair çarpıcı bir örnekle devam ediyoruz. 



 



İşçi bölüklerinin kuşaksal farklılıkları ve bu farklılıkların sınıf kimliğinin oluşmasındaki etkilerinin anlaşılması için önceki 2 portremizle bu anlatımın birleşik okunmasının verimli sonuçlar yaratmasını umuyoruz: 




 



Kırdan İstanbul’a göç etmiş bir ailenin çocuğuydum. Sol düşüncelerle tanışmamın en önemli sebepleri arasında İstanbul’da yaşadığımız mahalledeki ezilmişlik, kalabalık nüfusla kötü koşulları olan bir göz evde barınmak, yetersiz beslenme, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarımızı en alt sınırda tutmak zorunda kalmamız gibi etkenler vardı. O dönemde “sağ-sol çatışması” denen bir ortamın içerisinde tarafsız olmak gerçekten mümkün değildi. Bir yerde ya aktif olarak ya sempati duyarak ya da taraftar olarak kendimizi ifade etmemiz gerekiyordu. 



 



O dönemde ailem içerisinde kamuda çalışan birçok akrabam vardı. Hepsi de sol düşünceleri benimsiyordu. Onlardan bu konuda insani olarak etkilenmiştim; fakat hiçbiri bana sol düşüncelerin devrimciliğin ve devrimin ne olduğunu, ne anlama geldiğini anlatmamışlardı. Zaten o dönemin yoğunluğu ve çatışmaları içerisinde buna fırsat da yoktu. O sırada her şey o kadar hızlı ve acı bir şekilde gelişiyordu ki yanı başımdaki sıra arkadaşım ertesi gün öldürülmüş olabiliyordu. Her an her yerde bir bomba patlayabiliyor, kahveler taranabiliyordu, okullar faşistlerin hakimiyetindeydi ve kendinden olmayanlara şiddet uyguluyorlardı. İnsanlar bu koşullarda kendilerini bir düşüncenin yanında var etmeye daha hızlı geçebiliyordu bu yüzden. Çok genç yaşlarımda bu yüzdendir ki devrimcilerin daha adaletli ve insan olduklarına dair bir inanç oluşmuştu bende. Devrimcilerin bir yerdeki olumsuzluğu bir gecede değiştirecek gücü, özgüveni ve cesareti taşımaları, ellerinin değdiği yerde güzel izler bırakmaları, genç yaşlarımda bana çok gizemli geliyor ve bana film kahramanlarını çağrıştırıyordu. Bu atmosfer beni giderek içine çekmeye başlamıştı. 



 



O dönemdeki bilincimin çok gelişkin olduğunu söyleyemem elbette. Kendime devrimciyim diyordum fakat devrimin ne olduğunu ve nasıl olacağını bilmiyordum. 



 



Çalışma hayatına 16 yaşında Taksim’de bir otelde komilik yaparak başlamıştım. Çalışmamın 15. gününde bir grevle tanıştım orada. Oradaki örgütlü sendikanın grevi içerisinde fiili olarak kendimi buldum. Ama bu grevin karar alma sürecinde hiç yoktum. Grev nedir, niçin grev yapılır bunları hiç bilmiyordum. İlk “Grev gözcüsü” önlüğümü orada giymiştim. Grevi örgütleyen işçiler ilk tanıştığım devrimcilerdi. Yıllarca süren arkadaşlığımız oldu bu insanlarla. Ve bugünden o günlere baktığımda bu insanların emeklerinin çok değerli olduğunu daha iyi anlıyorum. Okul gibiydi bu insanlar Kapitalizm, emperyalizm nedir, sömürü nedir, işçi nedir patron, sermaye nedir, sömürü, artı-değer nedir bu insanlardan öğrenmiştim. Bunlar benim ilk duyduğum şeylerdi. Ve bir lise öğrencisi olarak bu yaşamda derslerden çok daha başka şeyler de öğrendiğimi ve bu öğrendiklerimin de aslında dünyayı değiştiren şeyler olduğunun farkına varmıştım. 



 





 



İlk yazdığım pankart o dönem “Bir otele 5 müdür çok, 1 müdür yeter!”di. Aslında son derece apolitik bir slogandı bu. İlkokul sıralarında okuma yazmayı yeni öğreniyor gibiydim. O dönemde patronun işyerimizde vücut bulduğu kişiler müdürlerdi. Ve bize sürekli emrediyorlardı. Bu canıma yetmişti. Ve ilk tepkim onlaraydı o çocuk bilincimle. Patrona zarar vermek dürtüsünü taşıyordum sürekli. Otelin meyve sularını camdan aşağıya atıyor, çatalına, kaşığına, tabağına zarar veriyordum. Çalıştığım yerdeki grevin en toy çalışanı olarak yaptığım şeyler mazur görülüyor ve daha öğrenecek çok şeyim olduğu söyleniyordu bana etrafımdaki devrimcilerce. Grev çok iyi kazanımlarla son bulmuştu. Bu kısacık çalışma hayatımda çok önemli ve coşkulu bir deneyimdi. Anlamıştım ki devrimciler sadece yaşadığımız mahallelerde değil aynı zamanda çalışma hayatımızda işçi sınıfının da içindeymiş. 



 



Yıllar sonra işçi sınıfı tarihini okuyunca bu yaptıklarımın aslında makine kırıcılarına denk düşen bir davranış olduğunu öğrenmiş oldum. Bilmeden bir doğru ne kadar güzel yapılıyorsa o dönem belki ben onu yapıyordum gibi geliyor bana. Çok safçaydı. Temizdi. Fakat daha da bilinçlenince, sınıf kinim açığa çıktıkça aslında bunların ne kadar yanlış olduğunu, şekilde kaldığını da anlamıştım. Bir emekçinin gündelik yaşantısını değiştirecek bir şey yapmalıysak onun 24 saatinin tamamına temas etmek gerektiğini yıllar sonra anladım. 



 



Sendikaların politik faaliyetinin eğitim çalışmaları içerisinde “işçi sınıfı okulu” gibi çalışan küçük birimler oluşuyordu her fabrikada. Bu faaliyetler o dönemin hızı içerisinde bir kadro ihtiyacına hizmet ediyordu. Fakat sendikaların aynı zamanda çok fazla bölünmüşlüğü ve atomlara ayrılmışlığı bu hızın ivmesini de düşüren bir yanlış olmuştu. Bu benim için acı bir deneyimdi. Her örgütün kendi sendikasını oluşturma gayesi, sınıf mücadelesinin hızlı devrimci yükselişi içerisinde kendi içindeki çatışmalara da davetiye çıkarmıştı. Bu işçi sınıfının içerisinde bir duraksamaya zaman zaman kendisini soldan soyutlamaya varan bir süreci de doğurmuştu. Bu parçalanmışlığı sermaye de kendi lehine kullanmaya başlamıştı. Sermaye bu açığı yasalaştırmış örgütlü olunan bir sendikada birçok yasal mevzuatı kullanıp işçileri hepten parçalamaya ve atmaya girişiyordu. O dönemlerde kendimizle gurur duyan, kendimize güvenli ve kendisine güvenilen işçilerken birbirimizden koparılıyorduk. 



 



Bu umutsuzluğa ve yılgınlığa karşın 12 Eylül sonrasında aradığımı da bulduğuma inandığım ilk örgütlenme Netaş’ta yapılmıştı. Netaş Ümraniye’de bir işyeriydi. Sol bir sendika örgütlenmişti. Ve büyük bir grevdi. Türkiye’nin her yerinden devrimcilerin gözbebeği bir grevdi bu. Ümraniye halkının çocuklarının ders çalışmaya grev çadırlarına gittiği, herkesin evindeki aşını, battaniyesini, çeyizindeki yastığını direnişteki işçilerle paylaştığı bir grevdi. İstanbul’un birçok ilçesinden gelen işçilerin çalıştığı bu fabrikada uzun kış koşullarına karşın mahalleyi de kendisine katan bir grev başarılı bir örnek sergilemişti. Umutla baktığımız, solmasını istemediğimiz bu grev hepimizde bunun daha büyüğü ya da en azından benzeri olması gerektiği inancını oluşturmuştu. Hepimiz büyülenmiştik. Bunun çok fazla yaygınlaşmasının iktidarı sarsacak ve yeni bir yaşamı açığa çıkartacak büyüklükte olduğunun farkına Netaş direnişiyle vardım. Emeğin iktidar olabilme düşüncesini ilk orada tartmıştım. 



 



Bir devrimcinin kendini sınadığı yer nasıl bir işkence tezgahıysa bir işçinin de kendisini sınadığı yer sömürünün, üretimin olduğu yerdir. Orada görüyorsun işçinin ne kadar sınıf kinini taşıdığını. Bir zincirin küçücük bir halkasıyken zincirin bütününü yaşanan deneyimler üzerinden, mücadele birikimi üzerinden görmeye başladım. Anladım ki tarih tek tek işçileri yazmaz, üzerine sürekli bir artı koyarak oluşturduğu işçi sınıfının tarihini yazar.



 



[Alınteri'nin 1 Nisan tarihli 22. sayısından alınmıştır]