Sınıf mücadelesinin üç sacayağı var. Bunlar ekonomik, siyasal ve teorik/ideolojik yönlerdir
Sınıf mücadelesinin üç temel cephesi, sacayağı var. Bunlar ekonomik, siyasal ve teorik/ideolojik yönlerdir. Daha kapitalist üretimin yaygınlaşmaya başladığı ilk dönemlerde işçi sınıfının bilimsel önderlerinden Marks ve Engels bunun altını net bir biçimde çizmiş, aralarındaki ilişkiye/bütünlüğe işaret etmişlerdir.
İşçi sınıfını iktidara taşıyan sosyalizmin kurucularından Lenin, özellikle “Ne yapmalı?” yapıtında, sınıf mücadelesinde bu bütünlüğü koparanlara karşı amansız bir mücadele yürütmüştür.
Burjuvazi, kendi mezar kazıcısı olan proletaryaya karşı yürüttüğü savaşımda, ekonomik olarak ücret, sosyal haklar ve çalışma koşullarını sürekli aşağılara doğru bastırır. Bu alanda yarattığı eşitsizlikler üzerinden işçi sınıfını kendi içerisinde rekabete sürükler. Sendikal örgütlülükleri boyunduruk altına alarak bu emellerini daha pürüzsüz gerçekleştirmeye çalışır.
Siyasal olarak işçi sınıfını etnik, dinsel, düşünsel, mezhepsel ve cinsel ayrımlar üzerinden bölüp saflaştırarak, çatıştırarak kontrol altında tutar. Baskı aygıtı burjuva devlet eliyle her türlü sınıf eylemini sınırlandırmaya, icazet sınırlarına çekmeye, başaramadığı noktada ezmeye girişir. İşçi sınıfının kurtuluşuna kılavuzluk edecek olan devrimci, sosyalist, komünist örgütlere yönelmesine izin vermez.
Teorik/ideolojik olaraksa kapitalizmin yenilmez olduğunu pompalayarak alternatif arayışlarının sonuçsuz, sosyalizmin ise bir hayal ve ütopya olduğunu pompalar. Bu alanlardaki savaşımı sınıf mücadelesinin düzeyi belirler.
Her kim ki bu üç alanı birbirinden kopuk, herbirini kendinde şeyler olarak ele alıp ona göre hareket ediyorsa, farkında olsun ya da olmasın, o kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesini baltalamış, proletaryayı burjuvazi karşısında zayıflatmış-silahsızlandırmış olur.
Sınıf mücadelesinin üzerine yükseldiği bu sacayaklarından özellikle ekonomik olanı, işçi sınıfının en geri kesimleri için hayli caziptir. İşçinin yaşamını idame ettirmesinde ücretin belirleyici olması bunun temel nedenlerinden biridir. “Ekmek davası” deyimi bu nedenle işçinin bilincinde yerleşiklik ve yaygınlık kazanmıştır.
Bu yüzden o, karnı doyduğu sürece ücretli köle olduğunun ayırdına varmadan, şikayetlenmeleri olsa da durumu “kader” olarak kabullenip yaşar. Azgın sömürü ağında ekmeği küçüldüğü, yaşamda sırtı duvara dayandığı oranda mücadeleye girişir. Geleneksel bürokratik ücret sendikacılığı burada devreye girer. TİS süreçleri mücadeleyi ücret pazarlığına doğru sıkıştırarak yaşanır.
Ücret sendikacılığı ve buna da kaynaklık eden ekonomist-sendikalist sınırları aşmayan “politik” yaklaşımlar, sınıf mücadelesini kendi bütünlüğünden kopararak onu sakatlar. Bu yüzden işçi sınıfını “gönüllü olarak” ebedi köleliğe mahkum etmenin etkili araçlarından birisidir ekonomizm. Bu hastalık, işçi sınıfını sistemin döngüsü içerisine hapseder. Oportünizm, bu döngüyü sürekli yeniden üretir. Bu yeniden üretimin mimarları, işçi sınıfının ayağındaki prangaları kalıcılaştırmaya hizmet ederler.
Bu anlayışlar, sınıf içerisindeki militan sosyalist etkinin zayıflığıyla da birleşik olarak kendisine alan açabiliyor. Bunlar kendini politik olandan soyutlamış, sınıfa hedef gösterip onu ileriye çekecek politikalar üretmek yerine, sınıf içerisinde kendisini en geri olana uyarlayıp onun peşinden sürüklenen pespaye bir kendiliğindecilikle malüldür.
Ekonomik sömürünün derinleşmesini güvence altına alan burjuva siyasal baskı bugün yaşamın her alanında kendini azgınca kusuyor. İdeolojik olarak gericileşme dalgasının etkisi bu baskıyla birlikte daha da genişliyor.
Dolayısıyla emek-sermaye arasındaki çelişki ekonomik bir karaktere sahip olduğu kadar da siyasal ve ideolojiktir. Ekonomik ve siyasal özgürlükleri genişletmenin yolu, kendini yeniden yapılandıran faşist rejime ve onun her türlü saldırganlığına, çizdiği sınırlara karşı da ideolojik ve pratik olarak cepheden, net bir tutum almaktan geçiyor.
Bu tutuma sahip olmayan oportünist akımlar, dilleri ne söylerse söylesin, hangi kılıfa bürünmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ekonomizm batağında debelenmekten ve sistemin payandası olamaktan kendilerini kurtaramayacaklar.
Bu çarpık yaklaşımları da aşacak biçimde, yeni bir sendikal hareket ihtiyacına yanıt oluşturmanın koşulu, ancak ve ancak yeni bir emek hareketinin yaratılmasıyla eşgüdümlü şekillenecek. Zaten asıl sıkışma da burada yaşanıyor. Emek hareketinin zayıf, cılız ve parçalı yapısı burjuvazinin ekonomik-siyasal-ideolojik saldırganlığında sınır tanımamasını getiriyor.
Bu bütünlüğü kurabilenlerin itilimiyle de yeni, kitlesel ve militan bir emek hareketi ekonomizm sarkacını ve kapitalizme mahkumiyeti parçalayacaktır!..
[Alınteri'nin 3 Mayıs 2016 tarihli 24. sayısının DSB köşesidir]