Bu operasyon etkisiz bir maşa olan Davutoğlu'ndan çok potansiyel iç muhaliflere çekilmiştir
Serhat Tuna
Epey zamandır suyu ısıtılan Davutoğlu kuklası işi biten bir mendil gibi kaldırılıp çöpe atıldı. Davutoğlu’nun ıskartaya çıkarılma süreci bile tek başına rejimin içinde bulunduğu durumu, yaşadığı paranoyayı ele vermeye yetiyor.
Güç merkezileşmesinde, “parti-devleti”ni, tüm yetkilerin resmen tek bir kişinin elinde toplandığı “führer rejimi”ne taşıyan bir yoğunlaşma yaşanıyor. Saraya kulluk ederek bugüne kadar bu geçişin aleti olan Davutoğlu, “alttan alta kendine alan açıyor” kuşkusuyla devre dışı bırakıldı. “Stratejik derinliği” ayağına dolanan bu kişiliksiz piyon, boyunu aşan sürtünmelere çanak tutma olasılığından hareketle resmen bir kaşık suda boğuldu.
Burada mesele, Davutoğlu’nun kendisinden çok, onun kimi çıkışlarından cesaret bularak partide ve bürokraside saray çetesinin kimi direktif ve beklentilerine ayak sürümeye kalkacak olanlara gözdağı verilmesidir. Yani bu operasyon Davutoğlu’ndan çok potansiyel iç muhaliflere çekilmiştir. Davutoğlu burada bir figürdür, özne değil nesnedir.
Azami kontrol/mutlak biat yöneliminin doğası gereği birbirlerine çok rahat sırtını dönebilen “yol arkadaşlığı” ilişkisinde Gülen, Gül ve Arınçgillerden sonra Davutoğlu da fena halde gömüldü. Mesaj çok açık ve net: “Beni bu noktaya taşıyanların bile halini görün. Herkes ayağını denk alsın! Diktaya boyun eğin!”.
Saray çevresinde, adeta “padişahlık” ilişkisi üzerinden kendini yeniden kurgulayan, göstermelik “parlamenter sistem”i dahi askıya alan yeni bir “güç çekirdeği” şekillendi. Bu güç merkezi, Hitler özentisi “führer rejimini”nin fiili olarak hayata geçirilmesi görevini üstlenmiş durumda.
Toplumsal psikolojinin, burjuva politik arenanın, kültürel kodların bu rejim doğrultusunda yeniden dizaynı söz konusu. Toplumsal muhalefetin ezilip yenilmezlik duygusunun yerleştirilmesi (Kürt halkına dönük yürütülen imha operasyonları, sokakların teslim alınmasına dönük saldırganlık, dokunulmazlık dosyaları v.s), Kılıçdaroğlu ve Bahçeli embesillerinde de görüldüğü gibi sözde muhalif burjuva politik figürlerin dahi bu gidişin suçortağı haline getirilmeleri, sosyal-kültürel çürüme ve çöküşün derinleştirilmesi (hırsızlık ve yolsuzluğun meşrulaştırılması, babanın kızına şehvet duyabileceği fetvaları, Ensar Vakfı vakası v.b) bu yönelimin bir parçası olarak işletiliyor.
Bugün rejimin kendisini yeniden tahkim etmeye dönük hamleleri, uluslararası emperyalist gericilik tarafından da, işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisi tarafından da destekleniyor. Destekleniyor, çünkü yıkım ve yeniden yapım sürecinde ortaya çıkan vurgun fırsatlarınının en büyüklerine hiçbir prosedüre, “bürokratik engele” takılmadan konacaklar-konabiliyorlar. Sınırsız sömürü ve vurgunun önü açılıyor. Sermayenin kendini yeniden ve daha güçlü üretebileceği yıkım koşulları onlara birer fırsat olarak peşkeş çekiliyor.
Mesele bu kadar açık ve netken, kendi yavrularını yemekten çekinmeyen neoliberal faşizmin ve onun temsilcisi AKP’nin çatlaklarına bel bağlayan, bunlar üzerinden boş hayaller yayan ahmaklık dizboyu.
Bu ham hayalleri yayanların, bunca şeyden sonra halen akıllarının başına gelmemiş olması şaşırtıcı değil kuşkusuz. Bunlar işçi sınıfı ve emekçilerin, onların örgütlü güçlerinin etkili bir mücadele cephe açmasından da korkarlar. Toplumsal kutuplaşmanın ve safların keskinleştiği yerde sosyalizm mücadelesini ve devrimi büyütmeye seferber olmaktan başka çıkış yolu olmadığını görmezler.
Bunlar, hemen bütün faşist hareketlerin tarihinde olduğu gibi, mutlak egemenlik dürtüsüyle bağlantılı olarak mutlak otorite yöneliminin gerektiğinde kendi içinde de kanlı kıyımlara giriştiğini unutuyorlar. Aynı hamurdan yoğrulmuş, aynı stratejik amaçlara sahip, bu nedenle güç kendilerinde olduğunda aynısını yapmaktan asla geri durmayacak olan tasfiye edilmişlerden (Gül-Arınç-Davutoğlugiller) medet ummak, bunun hayalini yaymak karşı devrimci bir yaklaşımdır.
Faşist rejime karşı birleşik, etkili, militan bir mücadeleyi büyütmekten başka yol yok!