'Bu yazı bir işçi güzellemesi ve beyaz yakalı yergisi de değildir'
Hafta içi dünya yansa bir beyaz yakalının Cuma günü yaklaşırken aklında olan şey hafta sonu ne yapacağıdır.
Son bir kaç yılımı bir beyaz yakalıya- zaman zaman işsiz bir beyaz yakalıya- dönüşerek geçirdiğim için buna hiç yabancı değilim.
Teknoloji gelişti, kapitalizm gelişti, Marx ve Engels’in çözümlemesini yaptıkları kapitalist sistem artık sadece ekonomi değil, zenginlik-fakirlik değil, sadece sınıflardan da ibaret değil. Artık bizim evimizde, ailemizde, ilişkilerimiz, alışkanlıklarımız hatta ve hatta hücrelerimizde…
Yapılan işin kol ya da kafa gücüyle olmasına bağlı olarak, işçi profili içindeki en belirgin ayrım beyaz yakalı ve mavi yakalı olmak… Bir süredir dünyaya burdan bakınca, Marx’ın neden umudu işçi sınıfında gördüğünü daha da iyi anlıyorum. Bu yazı bir işçi güzellemesi ve beyaz yakalı yergisi de değildir.
Bir beyaz yakalıyı en iyi beyaz yakalı anlar. Çünkü o, arada kalmıştır. Yoksulluk sınırında değildir, hatta yer yer lükse kaçan tüketim alışkanlıkları vardır. Toplumun büyük kısmına göre “şanslı” dır. Eğitimli, tırnak içinde bilinçlidir. Sabah kahvesini içmeden ayılamaz çoğunlukla ve hafta içi deli gibi çalışmanın tüm stresini hafta sonu yapacağı değişik aktiviteler, içeceği birkaç kadeh bir şeyler vs. ile atar.
Beyaz yakalı olmak şans değildir, zordur; insanların özenerek baktığı masabaşı iş, bir süre sonra beyaz yakalının duvarsız hücresi olur. Çünkü esaret ona sopayla sunulmaz, yanında havuçlar vardır… Yüksek limitli kredi kartları, başkalarının sahip olamadığı şeylere sahip olma şansı, yılın on ayını borcunu ödeyerek geçireceği tatilller ve tüm bunlarla beraber yerleşen ‘öldürücü’ alışkanlıklar. İşte beyaz yakalının derin esareti, bunları kaybetme korkusu onu sessizleştirir, sesini kısar, o sadece kendi önüne bakar. Önündeki tek şey Pazartesi başına oturup Cuma kalktığı bilgisayar, mailler, akıllı telefonu vs.
Son bir yılda yaşadığımız felaketlere, katliamlara, ölüm haberlerine, savaş tehlikesine bakınca… ama hafta sonu o caddeler ışıklar içindeydi ve sokaklardaki rakı sofralarında insanlar haftanın stresini atıyordu. Çünkü o masalarda kadeh tokuşturanlara bakınca, lanet olsun demeden önce aklıma gelen şey, kaçacak tek yerin burası olduğuydu. Marx din için “toplumun afyonudur” tanımı yapar. Uyuşturucu anlamında değil, rahatlatma anlamında. Ahirete, cennet ve cehenneme inanan insan bir ateiste göre çok daha rahattır. Haksızlıkların ve kötülüklerin ergeç- kendisi bunun için hiç çaba göstermese bile- cezasını bulacağını düşünür. Beyaz yakalının afyonu ise, kapitalizmden kurtardığını düşündüğü şu iki gün doyasıya eğlenmektir.
Duyarsız, acımasız, bilinçsiz ya da kötü olduğundan değil. Nefes almak zorunda olduğundan… Kapitalizmin görünürde kendisine bıraktığı o iki gün onun nefes alma zamanıdır. Hakarete ya da haksızlığa uğrayınca kendini savunup gerekirse çekip gidemez. Çünkü aynı oranda iyi bir ücretle iş bulması kesin değildir. “Ne iş olsa yaparım” diyebilecek bir durumda değildir. Ekmeğini taştan çıkaramaz. Tersaneler bunu anlatmak için güzel bir örnek; tersanede işçi ölümlerinin çok yoğun olduğu dönemde tersane patronları da eylemlere katılarak hakkını savunan ve örgütlenen işçileri işten çıkarıyorlardı. Orada çalışanların anlatımına göre, işten çıkarılan işçiler kısa bir süre sonra başka bir tersaneye giriyorlardı. Zaten aynı düşük ücret, aynı haksızlıklar aynı yoksulluk, değişen bir şey yoktu, kaybedecek bir şey yoktu, bir canları vardı onlara kalan -ki durum artık zaten ölüm kalım meselesi haline gelmişti.

Ama bir beyaz yakalı için durum bundan daha karmaşıktır. Alışkanlıklar onun nefes borusu haline gelmiştir ve bunları da kaybederse neye tutunacaktır… Beyaz yakalı olunca kelli felli takım elbiseli, cüzdanı görece kabarık ve eğitimli adamların patron karşısında nasıl sindiğini daha dolaysız gözlemek mümkün.
Kapitalist sistemin çarkını döndüren o kafa işlerini yapan beyaz yakalıları yerden yere vurabiliriz -kendim de dahil. Ama yermeden, yargılamadan önce üzerine düşünmek ve anlamak gerekiyor.
Bizi esareti altına alan şeyi daha iyi çözümlemek, alternatif çıkış yolları sunmak gerekiyor.
Beyaz yakalının korkuları vardır, kendince ve açıkçası gerçekliğe bakınca haklı korkular. Dibin dibi vardır, çok uzağa bakmaya gerek yok, her gün önünden geçtiğimiz ve artık varlıklarını kanıksadığımız, ailece dilenen Suriyeli göçmenler. Açlık sınırında yaşam. Sahip olduğu olanakları kaybetmek istemez, görece rahatlığı, bedensel ve ruhsal olarak esir düştüğünü farketse bile.
Birkaç beyaz yakalı profili vermek gerekirse… (isimler gerçek değildir)
Deniz bir firmada muhasebe uzmanı olarak çalışmaktadır. İşyerinde müdürleri tarafından sürekli mobinge uğramakta, haftanın her günü mesaiye kalması için baskı yapılmaktadır. Sürekli sinirli ve streslidir. İşe girdiğinden bu yana özgüvenini kaybetmiş durumdadır. Telefonu her çaldığında irkilerek cevap verir, çünkü ‘acaba yine ne diyecekler, nasıl azarlayacaklar’ diye düşünmekten kendini alamıyordur. Normalde işini gerçekten iyi yaptığı halde, en ufak kişilik hakkını bile koruyamaz durumdadır.
Deniz’in kafasındaki sorular şunlardır:
İşten ayrılsam mı?
Ayrılırsam iş arama süreci var, yeni bir işe nasıl başlayacağım?
Ya iş bulamazsam?
Burada aldığım parayı ya alamazsam?..
Normal şartlarda Deniz’in örgütlenmesini beklemek varolan ruhsal durumuna bakınca ironik oluyor. Deniz işimi kaybederim diye hakarete varan davranışlara, sabahtan gece yarılarına kadar çalışmaya da ses çıkaramaz bir haldeyken nasıl örgütlensin?
İşte bu beyaz yakalının durumudur, hatta dramıdır. Asgari ücretle kendi ücreti arasındaki o bin ya da ikibin TL onun tüm kişiliğini ezip parçalayan bir sistemin sesini çıkaramayan kölesi haline getirir.
Salih ise mühendistir. Okul birinciliği vardır. Demokrattır. Oldukça iyi kazanır. Ama o da işsiz kalabilir. En son çalıştığı yer, küçülmeye gittiği gerekçesiyle işten çıkarmıştır Salih’i ve bir buçuk aylık iş arama süreci onu depresyona sokar.
Salih normalde asgari ücretin beş katı kadar olan maaşıyla, tek başına yaşadığı halde geçinmekte oldukça zorlanır (Beyaz yakalı tüketim alışkanlıklarına para dayanmaz). Tükettiği şeyler, fiyakalı güneş gözlüğü, kahve, içki, farklı mekanlar, tatiller… bunlar Salih’e motivasyon katan, onu toplumdan farklı daha özel, kendine özgü bir birey haline getirdiği sanrısını yaratan unsurlar. Bu da yine oldukça ironik bir paradoks yaratır. Salih sürekli tüketir, tükettikçe çalışmak zorundadır ve çalıştıkça kendi kimliğini bu tüketimle desteklemek zorundadır. Başka türlü nefes alamaz çünkü. Salih işsiz kalsa aslında hiçbir şeye sahip değildir.
Hiçbir şeye sahip olmamakla, aslında hiçbir şey değerinde şeylere sahip olmak. Kapitalizmin bizde yarattığı, kendisi geliştikçe, gerçekliği en gerçek olan şeyden daha da inanılır hale gelen rüyası.
Hiçbir şey değerindeki şeylere sahip olmak için, sınırlarını korumak ve stabil halde kalmak için hareket edemeyen beyaz yakalı işte bu yüzden tek başına hareket etmekte zorlanır. Ne kadar bilinçli olursak olalım, kaybedecek şeylerimiz olduğu zaman bunları korumaya çalışıyoruz.
Mobinge mi uğruyoruz, ama ‘zaten her yer böyle’ diye düşünüyoruz. Yanı başımız kan gölü olmuş ama biz hala sokaktan mı kaçıyoruz? Ama ‘ya bir şey olursa’, diyoruz; insanlar sosyal medya paylaşımlarından dolayı bile işten atılabiliyor artık.
Savaş mı çıkıyor, ama henüz bizim olduğumuz yere bomba düşmedi, düşer gibi oluyor da aslında, tüm İstanbul eve kapandığı ve caddeler hafta sonu bile boş kaldığı zamanlar… demek ki verdiğimiz en uç tepki bu.
Toplumsal sınıfları ve profilleri anlamak için sadece ekonomik kökenli nedenlere baktığımızda da yeterli değil. Bununla birlikte, her şeyi ama herşeyi anlamak ve aradaki bağlantıları kurmak gerekiyor. Okuduğumuz ya da okumadığımız kitaplar, yediklerimiz, eğlenme şeklimiz, insanlara bakışımız, çalışmamız, ailemiz, evliliğimiz, sevgilerimiz ve daha sayamayacağım yüzlerce olgu, her şey birbirine bağlı. Grift halde iç içe geçmiş…
[Alınteri'nin 1 Mayıs tarihli 24. sayısından]