Yüzlerce işçinin katledildiği Soma'dan sonra değişen bir şey yoksa durup düşünmeliyiz
Kar hırsıyla yüzlerce işçinin kanının içildiği Soma'da katliamın üzerinden 2 yıl geçti. Bu kitlesel işçi kırımı karşısında ortaya çıkan toplumsal tepkiyi hamaset yoluyla emmeye çalışan siyasi iktidar o günden bu yana işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda hiçbir adım atmadı.
İşçi öğüten madenler ve inşaat başta olmak üzere hemen tüm işkollarında iş cinayetleri sıçramalı bir seyir izleyerek devam etti. Sadece AKP'li yıllarda (2002'den bu yana) Türkiyede 17 bin 57 işçi güvenlik önlemlerinin esemesi okunmadığı için iş cinayetlerinde katledildi.
Bu rakam savaşın, krizin, rekabetin kızıştığı bugünkü koşullarda geometrik bir artışla fırladı. Son yılların ilk dört ayında en fazla iş cinayeti 2016'da yaşandı.
8 Mayıs'ta Haliç Kongre Merkezi'nde başlayan '8. İş Sağlığı ve Güvenliği Konferansı'nda konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu çarpıcı tablo ortadayken halen "İş kazaları işverenlerin hassasiyetiyle önlenemez, işçiler de hava sıcak diye baret takmıyor mesela" diyecek kadar pişkince konuşabildi. Kendi yasalarındaki asgari kuralları bile hiçe sayarak güvenlik önlemlerini denetlemeyen burjuva devletin rolünü hiçleştirebildi.
Büyük Soma katliamından sonra en fazla iş cinayetinin yaşandığı madenlerde hiçbir güvenlik önlemi alınmadı. Yaşam odaları, denetim sistemi ve başka gereklilikler ertelendikçe ertelendi. Patronlar birkaç kuruş ödeyip alabilecekleri önlemlerin hepsinden adeta azade kılındı.
Sonuçta anlaşıldı ki güvenlik önlemeleri Türkiye'de ne burjuvazinin ne de devletinin hiçbir zaman gündemi olmamıştı ve olmayacak. Bu gerçek güvenlik önlemlerinden birinci derecede sorumlusu olan genel müdür tarafından yapılan bir konuşmada çarpıcı ifadelerle doğrulandı.
Soma'dan sonra ve önce diye okunması gereken tarih hep aynı yerinde saymaya devam etti. Değişmezler değişmezliğiyle kaldı. Bunlardan biri de işçi sağlığı ve güvenliği için birkaç kuruş ödemekten bile ölümüne korkan patronların devletleri tarafından fonlarla, hibeler ve desteklerle ihya edilmeleri oldu.
Soma'da yüzlerce işçiyi katleden Soma Holding patronu ödüllerden, yeni ihalelerden ve desteklerden mahrum bırakılmadı. Katliamdan hemen sonra binlerce işçiyi bir anda işten çıkaran bu vampir ödemesi gereken tazminatları bile ödemeyip, devlet desteğiyle sürüncemede bıraktı.
Katliam için açılan davanın seyri ortada. Esas katiller dışarda! Katliamdan birinci derecede sorumlu olan devlet görevlilerinden hiçbiri yargılanmıyor. Soma Holding patronu halen çıkıp küstahça konuşabilecek cesareti gösterebiliyor. Tutuklanan şirket yetkililerinden ikisi daha ikinci duruşmada tahliye edilebiliyor. Aileler davadan vazgeçsin diye baskıya maruz kalıyor, tanıklık yapan işçiler tehditle-rüşvetle susturulmaya çalışılabiliyor!
Nereden bakarsak bakalım Soma Katliamı ve sonrasında yaşananlar kapitalist barbarlığın irin akan yüzünün çarpıcı bir fotoğrafıdır.
Kömüre, termik santrallere dayanan elektrik üretimi için devlet elindeki tüm ocakları rödovans ya da özelleştirme yoluyla şirketlere devrediyor. Hem de "ne kadar üretirsen ben o kadarını alırım" diyerek...
Patronlar için tıkanmayan bir pazar anlamına gelen bu açık çek onların işçileri iliklerine kadar sömürmesi anlamına geliyor. Daha fazla iş, daha fazla kar demek çünkü. Kar güdüsünü işçi kanıyla doyuracak bir gözüdönmüşlükle ocaklar kelimenin gerçek anlamıyla cehennemle özdeşleşmiş durumda.
Soma Katliamı'nın 2'inci yılını bu sarsıcı tabloyla karşılıyoruz. "Bu pervasızlık, bu gözü dönmüş emek hırsızlığı ve dizginsiz sömürü nasıl bir gerçek üzerinden yürüyor?" asıl soru halen bu.
İşçi sınıfının örgütsüzlüğü, mevcut örgütlerin niteliği bunun esas sebebidir. O kadar ki katliamda birinci derecede sorumlu olan adreslerden biri de Türk-İş Sendikası'na bağlı T. Maden-İş'tir. Aylarca geliyorum diyen katliamı bile bile görmezden gelerek, o ocağın tepesinde şirket yetkilileriyle çay içip, geyik yapan o sendikacılar ve sendikal anlayıştır.
Ve bu adamlar halen sınıf içinde cirit atabiliyorlar.
İşçi sınıfı ve emekçiler bu gerçeği irdeleyip sınıfsal sonuçlar çıkarmadıkça bu katliamların misliyle çoğalacağı açıktır. "Biz bu tablonun neresindeyiz ve neresinde olmalıyız?" diye sorup irdelemedikçe...
Ve elbette sınıfın öncüsü olma iddiası taşıyan tüm güçler, dinamikler...