Tarihten ders alabilmek

Faşizmin Duçe ya da Führer’de cisimleşen mutlak otoriteye tam itaat beklentisi, faşist parti ve hareket içinde de geçerlidir

GÜNCEL
Çarşamba, 18 Mayıs 2016 (10 yıl 5 ay önce)

A. Can



Tayyip Erdoğan’ın ‘tayin yoluyla’ AKP’nin başına ve başbakanlığa getirdiği kişiliksiz kukla Ahmet Davutoğlu’nu bir kalemde harcaması, değişik biçimlerde yorumlandı. Kimileri bunu “dostlarına sadakat ve vefa duygularıyla bağdaşmayan” bir karakter sorunu olarak yorumlayıp ayıpladılar, kimileri “dinci gericiliğin pragmatizmine, insanları kullanıp atma huyuna” bağladılar.



 



Halbuki Davutoğlu gibi bir kuklaya dahi tahammülsüzlük, siyasal gücün alabildiğine merkezileşip yoğunlaşmasında gelinen noktanın simgesel ifadesiydi. Operasyonun bu denli aşağılayıcı bir biçimde yapılması bile bilinçliydi. Bununla, tek adamın elinde toplanan mutlak otoriteye tam bir sadakatle uyum göstermeyen kim olursa olsun harcanır mesajının altı bir kez daha kalınca çizilmek istendi.



 



Tarihi doğru okumak



 



Her biri kendine özgü farklı koşullarda gerçekleşen tarihsel süreçler ve olaylar arasında kaba paralellikler kurmak kuşkusuz doğru bir yöntem değildir. Fakat bu, aradaki benzerliklerin hiçbir anlam ve önem taşımadığı şeklinde de anlaşılmamalıdır. Anlamı ve içerdiği tehlikeler başlangıçta yeterince görülemeyen gelişmelerin daha sonra nerelere evrilip hangi sonuçlara yol açabileceğine dair birer uyarı ve ders olarak bakılmalıdır geçmişte yaşanmış olanlara.



 



Bu yöntemle baktığımız zaman, Davutoğlu gibi birinin bile azledilmiş olması hiçte “şaşırtıcı” görünmez gözümüze. Daha da önemlisi, bunu, “kişilik çatışması, Tayyip Erdoğan’ın vefasızlığı ya da İslamcı hareketlerin pragmatizmi” sınırları içinde ele alan yaklaşımların sığlığını farkederiz. Çünkü dünyadaki faşist hareketlerin tarihinde de öz olarak benzer bir dizi tasfiye operasyonunun yaşandığı gerçeği çıkar karşımıza.



 



Bazıları kanlı bazıları görece daha yumuşak yöntemlerle gerçekleşen bu tasfiyelerin hepsinin temelinde ise faşizmin mutlak iktidar-otoriteye (Führer’e) kayıtsız şartsız itaat ilkesi yatar.



 



Faşizmin temel yasası: Mutlak itaat



 



Bazıları faşizmin tartışmasız mutlak bir otorite peşinde koşmasının, onun sadece toplumla ilişkilerinde geçerli olduğunu düşünür. Ama bu, faşizmin mantığını ve egemen burjuvazinin ona neden ihtiyaç duyduğunu yeterince hesaba katmamaktan kaynaklanan eksik bir kavrayıştır. 



 



Faşizm, özellikle de temsil ettiği tekelci sermaye kesimleri adına hayatın her alanında kendisini hiçbir yasa ve kuralla sınırlı görmeyen tam ve mutlak bir egemenlik anlayışını temsil eder. O zaten bu özelliğiyle neoliberal kapitalizmin özüne ve ihtiyaçlarına en uygun biçim olarak çıkar karşımıza.



 



Faşizmin Duçe (şef) ya da Führer (önder)’de cisimleşen mutlak otoriteye tam itaat beklentisi, faşist parti ve hareket içinde de geçerlidir. Her kim olursa olsun beklenen itaati göstermeyenler eninde sonunda tasfiye edilirler.



 



Bu tasfiyelerin görünürdeki nedenleri ve zamanlaması kadar biçimi de farklılık gösterebilir. Fakat son tahlilde hepsinin temelinde yatan faşist yasa değişmez.



 



Bazen kansız, çoğu kez kanlı



 



Alman faşizminin tarihinde von Papen’in tasfiyesi, ‘yumuşak’ yöntemle yapılan bir tasfiye örneğidir. Hitler’in iktidara gelişinin önünü açan gerici burjuva politikacılardan biri olan von Papen, bu uğursuz rolünü oynayıp işi bittikten sonra süpürülüp bir kenara atılır. Önce Viyana’ya, arkasından Ankara’ya büyükelçi olarak sürgüne gönderilir. Çünkü Hitler, mutlak otorite sahibi bir diktatör olarak kimseye “borçlu” görünmek istemez, birilerinin ortalıkta “kendisinden alacaklı” gibi dolaşmasına da izin ver(e)mez.



 



Almanya’da faşizmin iktidara gelişinde tayin edici bir rol oynayan SA’ların tasfiyesi ise kanlı örnekler içinde en ünlüsüdür. Tarihe “Uzun Bıçaklar Gecesi” ya da “Sinekkuşu operasyonu” olarak geçen bu kanlı temizlik sırasında, SA’ların şefi Ernst Röhm başta olmak üzere birçok ünlü faşist elebaşının yanı sıra zamanında Hitler’e muhalefet etmiş Nazi partisi aleyhtarı bazı burjuva politikacılar da katledilmiştir. 



 



O gece (30 Haziran 1934) ortadan kaldırılanlar sayısı 85 kişi olarak bilinir ancak bu sayının çok eksik olduğu sonradan açığa çıkmıştır. Bu arada 1000’den fazla muhalif de tutuklanarak yeni yeni açılmakta olan toplama kamplarına gönderilir.



 



Çatışmanın görünürdeki nedeni, faşist hareketin güç toplama-yükseliş sürecinde küçük burjuvaziye verilen sözlerin tutulması noktasındaki farklılıktır. Hitler ve yardakçıları, köprü geçildiği için bu sözlerin artık geride kaldığı görüşündedirler. SA’ların şefi Röehm ve Strasser gibi faşist elebaşılar ise bu vaadlerin yerine getirilmesinde ısrarlıdırlar.



 



Nazi partisi içinde o sıralar önemli bir görüş ayrılığı konusu olmakla birlikte o kanlı tasfiyenin asıl nedeni bu değildir.  Hitler’in ilk yol arkadaşı, Naziler içinde ona “sen” (du) diye hitap edebilen tek kişi olan Röehm ve emrindeki SA sürüsünün tasfiye edilmesinin gerisindeki asıl neden, Hitler’in, boşalmak üzere olan Cumhurbaşkanlığı (Şansölyelik) makamını da eline geçerek devletin tek hakimi haline gelme arzusu ve planlarıdır.



 



Şansölye seçilebilmek için Hitler’in Alman ordusunun desteğine ihtiyacı vardır. Fakat ordunun başındaki generaller, “ayaktakımı” olarak gördükleri SA’nın büyümesinden ve başına buyruk eylemlerinden rahatsızdır. Üstelik Röehm, Alman ordusunun dağıtılarak yerine Nazilerin iktidarı ele geçirme sürecinde sokaklarda terör estirerek özellikle solculara ve Yahudilere yapmadıklarını bırakmayan bu faşist sürünün almasını savunmaktadır.



 



Emrindeki güce güvenen Röehm’in başına buyruk davranışları, Hitler’i ve onu destekleyen tekelci burjuvaları da rahatsız etmektedir. Hitler önce Röehm’i pohpohlayarak uysallaştırıp denetim altına almayı dener. Onu hükümetine alır, hakkında övgü dolu mesajlar yayınlar. Fakat bunların özellikle de ordunun başındaki generalleri yatıştırmaya ve safına çekmeye yetmediğini görünce işi zor yoluyla çözmeye karar verir. 



 



Bir taraftan Gestapo ve SS’ler arasından seçilmiş güvenilir özel timler kurarken bir yandan da kimi SA şeflerini el altından kendi yanına çekmeye çalışır. Örneğin Nazi propaganda aygıtının şefi Göbbels, önceleri Röehm’in yanında olduğu halde dengelerin değiştiğini görünce saf değiştirerek güçlünün yanına geçer . Bu arada Hitler, SA’lara bir tuzak kurulduğunun kokusunu aldığı için huzursuzlanan Röehm ve önde gelen SA şeflerini bir toplantıya çağırır. Bu da kurulan tuzağın bir parçasıdır ve 30 Haziran gecesi harekete geçerek SA şefleriyle birlikte eskiden beri diş bilediği ya da ilerde başını ağrıtacaklarını düşündüğü kişisel düşmanlarını da ortadan kaldırır.



 



SA şeflerinin ortadan kaldırılmalarını kamuoyuna ‘açıklayabilmek’ için Hitler, onları “casusluk ve kendisine karşı darbe hazırlığı içinde” olmakla suçlar. 13 Temmuz günü Alman Meclisi Reichstag’da yaptığı konuşmada, “Röehm haindi. Fransa istihbaratı adına çalışıyor ve darbe yapmaya hazırlanıyordu” der. Aynı konuşmada kendisini de “Alman halkının yüce önderi (führer)” olarak tanımlar.



 



Hitler’in, “onun iradesine kimsenin karşı gelemeyeceğinin” altını kanlı bir biçimde çizdiği “Uzun Bıçaklar Gecesi”, tarihçiler tarafından bu nedenle, ‘Alman faşizminin mutlak iktidar yöneliminin tamamlanıp perçinlendiği tarihsel dönüm noktası’ olarak tanımlanır.



 



Tarihteki bu olaydan alınması gereken kimi dersler yok mudur sizce?..