Kim ki sendikaların bağımsız olduğu iddiasında bulunuyorsa, o, emekle-sermaye arasındaki karşıtlığı reddediyor demektir
Sınıf savaşımının doğası, onun ihtiyaçlarına yanıt vermeyen hiçbir düşünce, örgütlenme ve eylemin kendisini büyütmesine, etki alanını genişletmesine hatta ayakta kalmasına olanak tanımaz. Bu basit gerçek nedeniyle günümüzde ‘sol cenah’, sınıf mücadelesi ve sendikal çizgide geriye çekilen, gittikçe içe büzüşen bu yüzden de etkisizleştikçe etkisizleşen bir tabloyla karşı karşıyadır.
Sendikalar gerçekte işçi sınıfının öz örgütleridir. Fakat burjuvazi ve sınıf işbirlikçileri sendikaları “tarafsızlık” adı altında bu işlevinden koparırlar. Kim ki sendikaların “tarafsız-bağımsız” olduğu iddiasında bulunuyorsa o, emekle-sermaye arasındaki karşıtlığı reddedip özünde burjuva ideolojisi zemininde düşünüyor demektir.
Bu anlayıştan radikal bir kopuşa ve sınıf sendikacılığı anlayışı temelinde bir alternatifin yaratılmasına ihtiyaç var. Bu kopuş en başta proletaryanın ideolojik çizgisinin, onu iktidara taşıyacak sosyalizm bilincinin sınıfa taşınma düzeyiyle eşgüdümlü şekillenecek. Bu doğrultuda şekillendirilecek komünist çekirdekler/hücreler ve o çekirdekler etrafında örülecek ağlar üzerinden devrimci bir sendikal örgütlenmenin, sendikalar içerisinde devrimci bir dönüşümün yaratılmasının önü açılacaktır.
Sınıf içerisinde bu yönde elle tutulur bir birikim oluşturmadan var olan tabloyu değiştirmek çok mümkün değil. Aynı zamanda bu birikimin yaratılması da ancak ve ancak sınıfa dönük planlı, etkin, çok yönlü devrimci/komünist bir faaliyetle mümkündür.
Lenin, işçi sınıfı içerisinde sosyalist bilincin kendiliğinden olamayacağını onun ancak dışardan taşınması gerektiğinin altını çizer. Tarihsel deneyiler göstermiştir ki, “işçi sınıfı, kendi çabasıyla sadece sendikal bilinci, sendikalar içerisinde birleşmenin, patronlara karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın gerekli olduğu inancını geliştirebilir.”
Ki neoliberalizmin kıskacında hallaç pamuğuna çevirilen işçi sınıfı ve dumura uğratılmış sendikal örgütlülük, bugün bu düzeyin bile çok uzağında seyrediyor. Kiralık işçilik ve taşeronluğu tamamen kurumsallaştıran, kölelik koşullarını derinleştiren, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında, geleceğinde yıkım yaratacak olan yasanın mecliste onaylanma sürecinin adeta seyredilmesi bunun çarpıcı güncel bir örneğidir.

Kapitalist sömürü koşullarında oluşan kendiliğinden bilincin, sınıf mücadelesinin tarihsel birikiminin de itilimiyle belli bir politik muhteva da kazanarak emeğin haklarının korunması savaşımında hükümetlere kök söktürme geleneği mesela bir Fransa’da hala canlılığını koruyor. Orada burjuva hükümetlerin “iş reformu” adı altında gündeme getirdikleri ve emeğin tarihsel kazanımlarını kazımayı hedefleyen saldırı paketleri, işçi sınıfı başta olmak üzere gençliğin, kadınların bir bütün olarak emek hareketinin birleşik etkin direnişine çarpıyor.
Bu savaşım, 1995 yılında Fransa’da 3 ay süren genel grev ve direnişler sonucu haftalık çalışma süresini 35’e indirebilmiştir. Emperyalist Fransız burjuvazisi ne zaman bu hakları kökten biçmeye yönelse, emeğin birleşik direnişi bu saldırının önüne set oluyor. Burjuvazi bu birleşik direnişi çözemeyince, saldırı paketlerini esnetip, sürece yayarak parça parça uygulamaya koyuyor. Orada savaşım bu eşikte bir denge üzerinden yürüyor.
Türkiye’de kapitalistleşme ve işçi sınıfının ortaya çıkış süreci tarihsel olarak gecikmeli olmuştur. Sınıf savaşımı birikimi daha zayıftır. Dolayısıyla ekonomik-demokratik bilinç ve örgütlülük düzeyi dahi alabildiğine geridir. Bu geriliğin kıskacını, onun geriye çekici etkilerini yaracak inatçı, etkin bir devrimci faaliyet olmaksızın işçi sınıfı içerisinde politik-pratik bir etki yaratmak mümkün olmaz.
[Alınteri'nin 16 Mayıs 2016 tarihli 25. sayısının DSB köşesidir]