Pembe gözlükler

Yanıldığımı, varolanı pembe gözlüklerle izlediğimi sadece bir cümleyle doğrudan sınıfın ağzından öğrendim

İŞÇİ SINIFI
Cuma, 20 Mayıs 2016 (10 yıl 5 ay önce)

Ben bir üniversite öğrencisiyim. Sistemi az çok anlayabildiğini, kavrayabildiğini düşünen bir üniversite öğrencisiydim. Yanıldığımı, aslında kavrayışımın ne kadar sığ olduğunu ve varolanı pembe gözlüklerle izlediğimi sadece bir cümleyle doğrudan sınıfın ağzından öğrendim.



 



Geçenlerde İnşaat-İş bünyesinde bir bildiri dağıtımına katıldım. Kartal’da devasa boyutlardaki şantiyenin önünde bildiri dağıtıyoruz, işçiler gelip geçiyor. Günün yorgunluğu yüzlerinden okunabiliyor. Kimi öfkeli kimi yılgın kimi inatla koruyor neşesini. Bildiri uzatıyoruz herbirine; “İnşaat işçisi köle değildir” diyoruz. Diyoruz demesine de ben işte o sığ kavrayışımla, o cümlenin ağırlığını tartabildiğimi düşünerek, vurgu yaparak tekrar ediyorum bu cümleyi. Sonra 45-50 yaşlarında bir işçi yaklaşıyor, uzatıyorum bildiriyi;



 



- Merhaba ağabey, inşaat işçisi köle değildir! Sizlerin hakkını savunan bir sendika var, İnşaat-İş Sendikası diyorum.



 



- Sağol delikanlı. Bizi de insan yerine koydunuz. Teşekkür ederim diyor.



 



Bu ana kadar vahşetin boyutunun farkında değilmişim... Tepeme bir balyoz iniyor ve pembe gözlükler düşüyor o an gözümden. Anlamak çok zor...



 



Düşünün ki bir insan, size sırf onu muhatap aldığınız için teşekkür ediyor! Çalışma koşulları, ücret, işçi hakları falan şimdilik bırakın bunları bir kenara, insanlık onuru gasp edilmiş bu insanların...



 



İnşaat işçilerinin durumu işte bu! Türkiye’deki inşaat işçisinin sosyal konumu tam anlamıyla kölelik. Sistem onları o kadar yok sayıyor ki, diğer sektörlerde çalışan işçilere yönelik yaptığı gibi sınıf çizgilerinin üzerini örtmeye, çizgileri görünmez kılmaya bile yeltenmiyor. Bir fabrika işçisine ya da beyaz yakalı işçiye kendini özgür bir bireymiş gibi hissetmesini sağlayacak maddi-manevi kaynaklar sunmuyor mesela. Örneğin arada bir “bahşettiği” o sadakalarından vermiyor inşaat işçisine ya da kendisine ve ailesine ayırabileceği bir zaman dilimi bırakmıyor, kof statülerle de donatıp -sözde- onurlandırmıyor.



 



Aksine, inşaat işçisi sosyal yaşamın dışına itiliyor, önce işçiliğinden utanır hale getiriliyor, sonra insanlığından... Burjuvazinin vahşi yüzünü görmek isteyenlere tavsiyemdir; inşaat işçilerinin koşullarına bakın! “ Köpeğin önüne koysan yemez” -o işçinin ifadesidir- yemekler, ahırımsı yatakhaneler vs... Burjuvazi için onlar kelle hesabından ibaret varlıklar.



 



Öyle ki, yakın zamana kadar inşaat sektöründe bazı spesifik işlerde kullanılan işçi güvenliğine yönelik ürünler Türkiye’de üretilmiyor ve hatta ithal dahi edilmiyordu.



 



Düşünün ki, inşaat işçilerinin bu ihtiyacı, kapitalistlerin temel güdüsünü/kar güdüsünü harekete geçirmekte, onların ilgisini cezbetmekte bile zorlanmıştır. Bu ürünlerin üretilmediği ve ithal edilmediği tespitini yapan ise İş Sağlığı ve Güvenliği kurumunun genel müdürüdür. Ve bu zat, iş cinayetleri konusunda yöneltilen bir soruya “...alan razı veren razı olduktan sonra bizim yapabileceğimiz bir şey yok” diyerek bekçisi olduğu sistemin işçiye ve iş güvenliğine verdiği değeri apaçık ifade ediyor.



 





 



Bu vaziyet ilkel bir vahşetin yansıması değil midir? Bugün Türkiye’deki inşaat işçisinin sosyal, politik ve ekonomik durumunun 18.-19. yüzyıl Londra’sından bir farkı var mıdır? Şantiye denen yapılar, koşulları itibariyle Nazilerin çalışma kamplarına benzemektedir. Geç ödenen/hiç ödenmeyen ücretleri saymazsak ya da sırtından kurşunlanmak yerine çatıdan aşağı “atılan” işçileri saymazsak inşaat işçisi Nazilerin elindeki esir/kölelerden farksızdır.



 



Peki sınıfın bu kesiminin bu durumda olmasının ve daha da kötüsü hâlâ sınıf bilincinden yoksun olmasının sebebi nedir? Bernsteincılar, oportünisler gibi oturup biribirimize burjuvaziyi tukakalayıp, “akışına bırakalım” gibi kendiliğindenci, mücadele kaçaklığına kılıf olacak bir anlayışa mı sahip olacağız ya da elitistler gibi sınıfın cehaletinden, eğitimsizliğinden mi dem vuracağız?



 



Bugün bir inşaat işçisi ya da tüm sınıf bu vahşi kapitalist koşullara başkaldırmıyorsa elbette bunda payımız büyüktür. Bu bizim eksikliğimizdir. Peki biz devrimci güçler olarak ne yapmalıyız? Şöyle diyor Lenin:



 




Şimdi ortaya çıkan soru şu: Politik eğitimin içeriği ne olmalıdır? İşçi sınıfının otokrasiye karşı düşmanlığı fikrinin propagandasıyla yetinilebilir mi? Kuşkusuz ki hayır. İşçilerin politik yönden ezildiklerini açıklamak yetmez (tıpkı onların çıkarlarının, işverenlerin çıkarlarına aykırı olduğunu açıklamanın yeterli olmaması gibi). Bu baskının her türlü somut görünümünü ajitasyonda kullanmak gerekir (tıpkı ekonomik baskının somut görünümlerini ajitasyonda kullandığımız gibi). Ve toplumun en farklı sınıfları bu baskıdan nasibini aldığı için, bu baskı da yaşamın en farklı alanlarında -mesleki, kamusal, bireysel, ailevi, dinsel, bilimsel vb.- ortaya çıktığı için, otokrasinin çok yönlü politik bilincini geliştirme görevimizi yerine getirmemiş olacağımız açık değil mi? Baskının somut görünümlerini ajitasyonda kullanabilmek için, bu görünümleri teşhir etmek gerek (tıpkı ajitasyonu yürütmek fabrikalardaki kötü durumların teşhirini nasıl gerektirdiyse).” [Ne Yapmalı]




 



Yani biz devrimci güçler bu sömürünün, bu insanlık dışı muamelelerin teşhirini üstlenmeli ve pratikte en uygun yöntemi bularak hızla uygulamaya geçmeliyiz. Bırakın burjuva devrimcileri, oportünistler vahşi kapitalizm döneminin sona erdiğini iddia edip, sırça köşklerinde ekonomi politik üzerine reformist teoriler üretmeye devam etsinler. Biz vahşeti her gün gözlerimizle görüyoruz.



 



İnşaat işçisi köle değildir!