Fransa’dan tüm dünyaya yayılan '68 ruhunun yeniden canlanmasına, o çapta bir esintinin oluşmasına ihtiyaç var
Serhat Tuna
Yeni bir '68 esintisine gerçekten ihtiyacımız var. Uluslararası alanda koyulaşan gericileşme dalgasının yarattığı boğucu havayı yarmaya, böylesi bir esinti üzerinden başlamak mümkün. Bu esintinin tohumları “Arap Baharı” olarak anılan dalgalanmada atıldı fakat, ayaklanmanın yaşandığı coğrafyadaki halkların deneyim, bilinç ve örgütlülük düzeyindeki zayıflığın etkisiyle de erken bastırıldı.
Mısır’da kırk yıllık Mübarek'in devrilmesi sonucu yaşanan Mursi ve ardından Sisi iktidarı sürecinde de görüldüğü gibi bu dalga çoğu yerde tersine çevrildi. Libya ve Suriye’deki tablo ortada… Tunus vs. gibi yerlerdeyse hareket geriye çekildi.
Halk isyanları, emperyalist egemenlik çatışması ve bunların müdahaleleri, Ortadoğu’daki yerleşik dengeleri sarstı. Birikmiş toplumsal patlamalar, iç örgütlülük ve önderlik sorunuyla bağlantılı olarak tersine dönen sonuçlar da yarattı. IŞİD gibi yapay mezhepsel saflaşma ve gericilik birikimine yaslanan güçler bölgede etki alanını genişletti.
Emperyalist güçler ve işbirlikçilerinin gerici kuşatmasına rağmen Rojava gibi yüzü ileriye dönük, devrimci dinamikler de kendisine alan açmayı başardı. Tüm kuşatma ve saldırılara rağmen ezilen halkların umudu kırılamadı.
Yeni bir ’68 esintisinin emarelerini, şimdilerde asıl kaynağında duyumsamak daha fazla mümkün hale geldi. Fransa’da aylardır yaşananlar, bu esintinin işaretlerini taşıyor. Yeni iş yasasında somutlanan neoliberal barbarlığa karşı bir meydan okuma biçiminde şekillenen grev, işgal-blokaj, boykot ve militan kitlesel gösteriler…

Paris Komünü deneyiminden bu yana sokağın basıncını hep ensesinde hisseden Fransız burjuvazisi, her saldırı hamlesinde, işçi sınıfı, kadın, gençlik ve bir bütün olarak emek hareketini hesaba katmak zorunda kalıyor. Hesaba katmak zorunda kalıyor, çünkü başka yerlerden farklı olarak orada saldırılar karşısında emeğin haklarının korunması ekseninde ayrı ayrı kanallardan akmaktan çok birleşik davranma kültür ve yeteneği kazanmış bir emek hareketinden söz etmek abartı olmaz. Ki emeğin haklarını koruma savaşımı, haftalık 35 saatlik işgünü gibi zaman zaman o hakların genişletilmesini sağlayan sonuçlar da doğurmuştur.
Tarihsel süreç içerisinde edinilmiş bu özellik, o hareketin sınırlılıklarının olmadığı anlamına elbette gelmez. Hareketin en temel sorunu, önderlik boşluğuyla da bağlantılı olarak kendisini burjuva demokrasisi sınırları içerisinde, ekonomik-sendikal talepler ekseninde kazanılmış hakları koruma mücadelesiyle sınırlamasıdır.
Burjuvazi, emek hareketini, artık bu sınırdan da gerilere doğru bastırmayı, daha fazla sınırlandırmayı, daha önemlisi kırmayı ve çözmeyi hedefliyor.
Neoliberal saldırganlığa karşı aylardır devam eden inatçı toplumsal direniş, bir taraftan daraltılıp kriminalize edilmeye çalışılırken, diğer yandan sendikalarda etkinliği olan Fransız Komünist Partisi (PCF), saldırının tarafı olan Sosyalist Parti (PS) ve ulusalcı-gerici anlayışlara sahip bürokratlar eliyle sönümlendirilmek isteniyor. Tutarlı bir önderlik boşluğuyla ilişkisi içerisinde, mücadele geleneği ve direnişin gücüne rağmen bu tehlikeler küçümsenmeyecek düzeyde etkiler yaratmaya adaydır.
Emperyalist kapitalizmin uluslararası alandaki neoliberal yıkım politikalarının gözü dönmüş bir biçimde işletilmesi açısından Fransa, onlar için geriye çekici kötü bir örnek olma özelliği taşıyor. Bugüne kadar neoliberal saldırı paketlerini geri çektirmeyi, en kötü haliyle esnetmeyi başaran birleşik emek hareketinin, farklı biçimleri iç içe kullanan militan direnişi, bugün daha gözü dönmüş bir saldırıyla karşı karşıya. Emperyalist rekabet ilişkileri açısından rakipleri tarafından da köşeye sıkıştırılmış Fransız burjuvazisi, emeğin tarihsel kazanımlarını budamakta bu sefer daha keskinleştirilmiş bir çizgi izliyor.
“Sosyalist” etiketli Hollande’ın, “Önceki hükümetler vazgeçti diye ben de geri adım atmayacağım. Halka, hiçbir şey yapmamış bir devlet başkanı imajı vermektense, reformlar yapan bir devlet başkanı imajı vermeyi tercih ederim” çıkışı ve yeni iş yasasının parlamento onayından bile kaçırılarak yasalaştırılması bunun yansımasıdır.

Tarihsel mücadele birikimine sahip Fransız proletaryasının, emperyalist burjuvaziyle daha sert bir çarpışmaya girişmesi, ancak tutarlı komünist bir önderlikle mümkün olacak. Fransız solu içerisinde bu yönlü arayışlar olmasına rağmen henüz ete kemiğe bürünmüş bir güçten bahsetmek çok gerçekçi olmaz.
Dünya ölçeğinde emperyalist kapitalizmdeki gericileşmenin katlanarak artmasıyla birleşik, bir karşı dalga geliştirilemediği ölçüde dünyamızı daha ağır tahribatlar bekliyor. Dolayısıyla yeni bir ilerici-devrimci dalga yaratmaya fazlasıyla muhtacız.
Fransa’dan tüm dünyaya yayılan '68 ruhunun, “Arap Baharı” ve Rojava devrimi deneyimleriyle de zenginleşerek bugünün koşulları içerisinden yeniden canlanmasına, o çapta bir esintinin oluşmasına ihtiyaç var!..